Düsseldorf Kürt Film Festivali’nden izlenim

Düsseldorf’taki buluşma, yalnızca filmlerin arka arkaya gösterildiği bir program olmanın ötesine geçti.

DÜSSELDORF

3.Düsseldorf Kürt Film Festivali, 17–19 Nisan 2026 tarihleri arasında Almanya’nın Düsseldorf kentinde üçüncü kez izleyiciyle buluştu. Festivalin bu yılki teması, içinde yaşadığımız politik gerçekliğin doğrudan içinden seçilmişti: “Birlik ve Direniş.” Bu tema, herhangi bir kültürel etkinliğe sonradan eklenmiş bir slogan gibi durmuyordu; tersine, özellikle son süreçte Rojava’ya dönük saldırılar, Kürt halkının farklı parçalardaki ortak kaderini ve birlikte kalma zorunluluğunu daha görünür hale getirirken, festival de kendisini tam bu tarihsel eşiğin içine yerleştiriyordu.

Bu yüzden Düsseldorf’taki buluşma, yalnızca filmlerin arka arkaya gösterildiği bir program olmanın ötesine geçti. Festival, Kürt sinemasını yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil; toplumsal hafızayı taşıyan, yaralı coğrafyalar arasında bağ kuran, ortak direnişi görünür kılan bir alan olarak tarif etti. Belki de festivalin asıl kıymeti burada yatıyordu: Sinemanın yalnızca anlatan değil, aynı zamanda birlik kuran bir şey olduğunu hatırlatmasında.

Kürtler için sinema hiçbir zaman yalnızca sinema olmadı. Dili bastırılmış, hafızası parçalanmış, coğrafyası bölünmüş bir halk için görüntü, ses, anlatı ve kayıt; çoğu zaman var kalmanın, birbirine ses verebilmenin, kaybı ve direnci gelecek kuşaklara taşıyabilmenin araçları oldu. Bu nedenle bir Kürt film festivalinden söz ederken, aslında yalnızca filmlerden değil, hafızanın örgütlenmesinden söz etmiş oluyoruz.

Festival; Rojava’dan, Bakur’dan, Rojhilat’tan, Başûr’dan ve uluslararası alandan filmleri bir araya getirerek tek bir coğrafyanın sinemasını değil, parçalı bir hafızanın bütününü kurmaya çalıştı. Bu yaklaşım, Kürt sinemasının bugün geldiği noktayı da gösteriyor: Artık yalnızca büyüyen değil, aynı zamanda kendi geleceğini tanımlamaya çalışan bir sinemadan söz ediyoruz.

Festivalin en dikkat çekici yanlarından biri, genç bir ekip tarafından hazırlanmış olmasıydı. Açıkçası bu, festivalin kendisi kadar önemliydi. Çünkü kimi zaman bir etkinliğin değeri yalnızca ortaya koyduğu programla değil, onu mümkün kılan emeğin ruhuyla da ölçülür.

Bu genç ekip, işleri sadece “yapmış olmak” için değil, ciddiyetle ve heyecanla yapmış görünüyordu. Evet, imkânsızlıklardan, tecrübe eksikliğinden ya da maddi ve kurumsal sınırlardan kaynaklanan bazı eksikler olmuş olabilir. Böyle bir festivalin pürüzsüz işlemesini beklemek de zaten gerçekçi olmazdı. Ama bazen bir işin kusursuzluğu değil, onu kuran iradenin niteliği belirleyicidir. Burada hissedilen şey tam da buydu: Eksiklerine rağmen vazgeçmeyen, dağılmayan, tersine her aksaklığı bir öğrenme alanına çeviren bir emek.

Bir genç ekip, elbette tek bir festivalle Kürt sinemasını “kurtarmaz.” Zaten mesele de bu değil. Mesele, Kürt sinemasının geleceğine yön verecek ruhun nerede filizlendiğini görebilmektir. Düsseldorf’ta görünen şey, belki doğrudan bir kurtuluş değil ama kesinlikle bir istikametti. Daha cesur, daha kolektif, daha politik ve daha bilinçli bir sinema fikrinin hangi duygudan, hangi kuşak enerjisinden doğabileceğine dair güçlü bir işaretti bu. Bir festival bazen filmlerden önce, o filmleri mümkün kılacak iklimi yaratır. Burada kurulan da buydu.

Festivalin politik çerçevesi de yalnızca tema metinlerinde değil, programın bütününe sinmişti. Festival afişi ve logosunun, Rojava’da bir kadın savaşçının saç örgüsünün kesilmesinin ardından kadınlar arasında bir direniş sembolüne dönüşen saç örgüsünden ilham alması da bu nedenle önemliydi. Bu tercih, estetik bir ayrıntı olmaktan çok, festivalin politik pozisyonunu görünür kılan bir işaretti. Kadınlar burada yalnızca temsil edilen bir figür olarak değil, direnişi taşıyan özne olarak merkeze yerleştiriliyordu.

Festivalin açılışının Rojava yapımı “Heval Birako” ile yapılması da tesadüfi değildi. Bu, doğrudan bir tercihti; hatta daha doğru ifadeyle, bir pozisyon alıştı. Festival, yalnızca film seçmediğini, aynı zamanda nerede durduğunu da ilan ediyordu.

Festival kapsamında 3 uzun metraj, 9 belgesel ve 17 kısa film gösterildi. Ama asıl mesele sayıdan çok, bu seçkinin kurduğu yapısal bütünlüktü. Filmler Kürdistan’ın dört parçasından ve uluslararası alandan geldi:

  • Rojava: 3 film
  • Bakur: 10 film
  • Rojhilat: 5 film
  • Başûr: 7 film
  • Uluslararası: 4 film

Bu dağılım, festivalin temsil meselesini ciddiyetle ele aldığını gösteriyordu. Ama daha da önemlisi, bu temsilin yalnızca coğrafi bir çeşitlilik üretmek için değil, birbirinden koparılmış deneyimler arasında ortak bir dil ve kolektif hafıza oluşturmak için düşünülmüş olmasıydı.

Festival programında 9 kadın yönetmenin yer alması, seçkinin en güçlü damarlarından biriydi. Bu yalnızca niceliksel bir veri değildi; Kürdistan’ın dört parçasından gelen farklı hafızaların, deneyimlerin ve mücadelelerin sinemadaki karşılığıydı.

Festivalin en sarsıcı anlarından biri, jüri üyelerinin salonda yaptığı açıklamalardı. Rojava’daki savaş durumu nedeniyle orada neredeyse hiç film çekilemediği, Rojhilat’tan ise bir aydan uzun süredir hiç bilgi dahi alınamadığı ifade edildi. Bu cümleler, festival boyunca izlenen bütün filmlerin arkasındaki tarihsel ağırlığı bir anda daha görünür hale getirdi.

Bir festival bazen gösterdiklerinden çok, gösteremedikleriyle konuşur. Rojava’dan neden daha fazla film yoktu? Rojhilat’ta durum neydi? Bu soruların yanıtı estetik değil, doğrudan politiktir. Savaş, baskı, haber alamama hali, üretimin kendisini kesintiye uğratır. Kamera susmaz belki ama kamerayı tutan hayat kuşatma altındaysa, ortaya çıkan boşluk da bu kuşatmanın tanıklığına dönüşür. Düsseldorf’taki festival tam da bu nedenle sadece bir sinema etkinliği değil, aynı zamanda yokluğun da kaydını tutan bir karşılaşmaydı.

Festivalin önemli duraklarından biri de Lisa Çalan’ın semineri oldu. Açık söylemek gerekirse, Kürt sinemasına dair şimdiye kadar dinlediğim en nitelikli konuşmalardan biriydi. Sadece bilgi aktaran bir konuşma değil; düşünmeye, tartışmaya, yerleşik kabulleri yeniden gözden geçirmeye çağıran bir çerçeve sundu.

Festivali izleyen ve izlemeyen çeşitli çevrelerin görüşleri, eleştirileri, itirazları oldu. Bu son derece doğal. Hatta gerekli. Çünkü sanat tam da böyle gelişir; konuşularak, çatışarak, eksiklerini görerek, yeni sorular açarak. Ben bir sinema eleştirmeni değilim. Ama tam da buradan bakınca, Kürt sinemasının en büyük eksiklerinden birinin sinema eleştirmenlerinin neredeyse yokluğu olduğunu söylemek gerekiyor. Üretim var, anlatı var, deneyim var; fakat bunlarla sistemli, derinlikli ve süreklilik taşıyan bir eleştirel ilişki kuran alan hâlâ çok zayıf.

Bu nedenle Lisa Çalan’ın semineri sadece başarılı değil, aynı zamanda umut vericiydi. Çünkü eleştirinin yıkmak değil, derinleştirmek olduğunu; sinemayla daha ciddi bir ilişki kurmanın yolunun onu övmekten ya da sadece sahiplenmekten değil, aynı zamanda çözümlemekten geçtiğini hatırlatıyordu. Belki Kürt sinemasının bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de tam olarak budur: Filmleri yalnızca aidiyet üzerinden değil, sinema olarak da konuşabilecek eleştirel bir alan.

3.Düsseldorf Kürt Film Festivali, bütün eksiklerine ve sınırlılıklarına rağmen önemli bir yerde durdu. Çünkü bu festival yalnızca filmleri göstermedi; Kürt sinemasının bugün hangi tarihsel, politik ve estetik eşikte durduğunu da görünür kıldı. 

Bütün bunlar bir araya geldiğinde, Düsseldorf’ta ortaya çıkan şey yalnızca iyi niyetli bir festival değildi. Daha çok, Kürt sinemasının geleceğine dair bir işaretti. Henüz tamamlanmamış, henüz kusursuzlaşmamış, ama tam da bu yüzden canlı olan bir işaret. Çünkü gelecek bazen büyük kurumlarla, dev bütçelerle, kusursuz organizasyonlarla değil; genç insanların ciddiyetiyle, heyecanıyla, eksiklerine rağmen bir şey kurma cesaretiyle başlar.

Ve belki de bu festivalin geride bıraktığı en güçlü duygu tam olarak buydu: Kürt sineması yalnızca kendini anlatmıyor artık; kendi geleceğini kurmaya da çalışıyor.