GÖRÜNTÜLÜ

Nazım Daştan’dan ‘Heval Birako’ya: Rojava Film Komünü

Rojava Film Komünü Eşbaşkanı ve yönetmen Numan Yiğit, hikayesi şehit gazeteci Nazım Daştan’a ait olan Heval Birako filmini, Rojava sinemasını ve komünal üretimin gücünü anlattı.

Yakın zamanda beyaz perdeye yansıyacak olan ‘Heval Birako’ filmi, Rojava sinemasının zorluklarını, kolektif ruhunu ve direnişin sanatla nasıl iç içe geçtiğini somut bir biçimde ortaya koyuyor.

Öyküsü şehit gazeteci Nazım Daştan’a ait olan Heval Birako, komünal film üretiminin başarılı bir örneği. Rojava Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilecek olan Heval Birako’nun yönetmeni Numan Yiğit, filmin ve Rojava Film Komünü’nün hikayesinin sadece bir film yapma çabasından öte, bir halkın hafızasını ve mücadele ruhunu canlı tutma çabası olduğunu söyledi.

Rojava’nın zorlu coğrafyasında sinema, sadece sanat değil; politik direnişin, hafızanın ve kolektif mücadelenin güçlü bir anlatımı haline geliyor. Bu direnişin seslerinden biri de yönetmen Numan Yiğit. Yeni filmi Heval Birako, DAİŞ esaretinden kurtulmaya çalışan iki Êzîdî kardeşin gerçek mücadelesini, şehit gazeteci Nazım Daştan’ın yazdığı dokunaklı öyküden yola çıkarak perdeye taşıyor.

Senaryosu Önder Çakar tarafından kaleme alınan film, 13 Kasım’da Rojava Uluslararası Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilecek. Önümüzdeki aylarda hem Kürdistan hem de birçok ülkede gösterilmesi planlanan Heval Birako, Reqa, Qamişlo ve Amûdê arasında yer alan Sebahiya köyünde çekildi.

Aynı zamanda Rojava Film Komünü Eşbaşkanı da olan Numan Yiğit ile Heval Birako’nun ortaya çıkış hikayesini, komünal üretimin filmi nasıl şekillendirdiğini, şehit gazeteci Nazım Daştan’ın filmdeki emeğini ve Rojava’da kolektif sinema yapmanın heyecan ile zorluklarını konuştuk.


Öncelikle Heval Birako’nun hikâyesi nasıl doğdu? Nazım Daştan’ın öyküsüyle nasıl bir bağ kurdunuz?

Yaklaşık üç yıl önce elimize üç senaryo ulaştı. Bu senaryoların yazarı Önder Çakar’dı ve her biri farklı yönetmenler tarafından çekilecekti. Heval Birako’nun yönetmenliğini ise ben üstlendim. Daha sonra bu hikayenin aslında Heval Nazım’a ait olduğunu öğrendik. Dolayısıyla film, başından sonuna kadar kolektif bir emeğin ürünü oldu. Heval Nazım’ın duyumsadığı, araştırdığı ve paylaştığı bu hikaye, ortak bir üretim süreciyle senaryoya dönüştü.

Êzîdîlik üzerine yaptığımız derin araştırmalarla hikayenin tarihsel ve duygusal yönünü güçlendirdik. Filmi özel kılan da buydu: Nazım’ın hissettiği bir öykünün, sinemayla yeniden hayat bulması.

Nazım’la tanışmadık ama onun yazılarında, yaşamında kendimizden çok şey bulduk. O yalnızca bir gazeteci değil, aynı zamanda sinema eğitimi almış, estetik duyarlılığı yüksek bir insandı. Cezaevi deneyimi yaşamış, Kürdistan’ın dört bir yanında halkın hikayelerini belgeleyen bir araştırmacıydı. Şengal’de yaptığı çalışmalarla Êzîdî halkının sesini duyurmuştu.

Ben de hem sinemacı hem de cezaevi gibi benzer deneyimlerden geçmiş biri olarak, onunla birçok ortak duyguda buluşuyorum. Bu ortaklık hem filme hem de Nazım’ın hikâyesine karşı içimde derin bir sorumluluk duygusu oluşturdu.

Ne yazık ki film tamamlanmadan kısa bir süre önce Heval Nazım şehit düştü. Biz de bu filmi, onun yarım kalan sözünü tamamlamak gibi bir duyarlılıkla bitirdik.

Filmin yapım süreci boyunca Nazım size nasıl eşlik etti?

Bu filmin senaryosu gerçek bir öyküden oluştu. O öykünün hem tanığı hem de kaleme alanı heval Nazım’dı. Biz, heval Nazım’ı bir film karakterine dönüştürme niyetinde olmadık. Bana göre o zaten kameranın kendisiydi.

Heval Birako’da Nazım, hikâyeyi gözlemleyen, karakterlerin duygusuna tanıklık eden bir bakış olarak var. İki Êzîdî kardeşin birbirinden kopuşunu, arayışını, özlemini ve yeniden buluşma umudunu anlatırken, o bu duygulara rehberlik eden bir göz gibi.

Aynı zamanda Reqa’daki özgürlük savaşçılarını izleyen, onların direnişine eşlik eden bir tanık. Belki o iki kardeşin hikâyesinde bir araştırmacı, belki de savaş cephelerinde kamerasıyla direnişi belgeleyen bir yoldaş… Heval Nazım, bu filmde “kameranın kendisi”dir; gören, hisseden ve anlatan bir bilinç.

Çekim sürecinin Reqa–Qamişlo–Amûdê hattında geçtiğini biliyoruz. Bu koşullarda film üretmek nasıl bir deneyimdi?

Yaklaşık dört yıldır Rojava’dayım ve bu süreç bana çok şey öğretti. Her film, her mekan, her koşul bambaşka bir deneyim, bambaşka bir tecrübe kazandırıyor. Reqa’da çekim yaparken savaşın izleri hâlâ çok belirgindi. Yıkıntıların arasında dolaşırken bir yandan o büyük yıkımı hissediyorsun, diğer yandan yeniden inşa edilen bir yaşamın sesini duyuyorsun. Kamera bazen bir yıkıntıya, bazen hemen yanı başındaki yeni binaya dönüyor; bu ikilik, duygusal ve politik anlamda insana çok şey hissettiriyor.

Bu, aslında Rojava’nın gerçekliğini de gösteriyor: Bir yanda savaşın yaraları, öte yanda direnişin inşa ettiği yeni bir hayat. Tabii güvenlik kaygıları da sürekli hissediliyordu. Çekimlerde bazen risk alman gerekiyor ama ekibin kolektif bilinci, birbirine olan güveni ve halkın desteği, bu zorlukları aşmamızı sağladı.

Rojava’daki güvenlik riskleri ve sınırlı teknik imkânlar, sinema üretiminizi nasıl şekillendiriyor?

Rojava’da sanat üretmek başlı başına bir mücadele. Bazen bir drone uçurmak bile riskli olabiliyor. Bir sahne çekimi sırasında dronumuzu, karşı taraftan gelen uyarılar nedeniyle geri çekmek zorunda kaldık; hatta bir seferinde duvara çarptı. Bu tür durumlar sinemada “teknik” bir sorun gibi görünse de aslında politik ve coğrafi bir gerçekliği temsil ediyor. Biz buna rağmen estetik kaygımızdan vazgeçmedik. Tüm bu kısıtlamalar içinde bile sinemanın görsel gücünü korumaya, duyguya sadık kalmaya çalıştık.

Bu koşullarda halkla ilişkiniz nasıl şekillendi?

Bizim için en öğretici kısım o oldu. Çekim yaptığımız yerlerde halk, büyük bir merak ve sahiplenmeyle yanımızda durdu. Amûdê’de insanlar kendi evlerini, köylerini, mezralarını çekimlere açtılar. Reqa’da da aynı şekilde: Kimi kendi evini verdi, kimi yemek yaptı, kimi setin parçası oldu. Bu dayanışma, filmin bir “kolektif üretim” haline gelmesini sağladı.

Rojava’da sinema, sadece bir sanat değil; halkın kendini ifade etme biçimi. Herkes “bu film benim hikâyemdir” diyerek sahipleniyor.

Savaş koşullarında sanat üretmek zor değil mi?

Elbette zor, ama tam da bu koşullarda sanatın anlamı daha da derinleşiyor. Çünkü biz sanatı, kendini ifade etmenin bir biçimi ve yaşadığın gerçekliği estetize etmenin bir yolu olarak görüyoruz. Belki özgürlük ve refah ortamı sanatı kolaylaştırır; ama savaş koşullarında üretilen sanat daha derin, daha insani bir direniş biçimine dönüşüyor.

Bugün Rojava’da film çekmek artık büyük bir engel değil. Çünkü bir tecrübe, bir yöntem ve bir kolektif hafıza oluştu. Herkes sinemanın bu devrimin bir parçası olduğunun farkında. Bu dayanışma hem halkın hem sanatçının direniş biçimi aslında.

Oyuncu kadrosu ile yerel halk filmde nasıl bir rol oynadı ve komünal üretim modeli bu süreçte nasıl işledi?

Oyuncularımızın tamamı profesyonel değil. Bazıları tiyatroda yer almış, birkaç çalışmada deneyim edinmiş arkadaşlar var. Çoğunluğu, yani yaklaşık yüzde 70-80’i, daha önce hiç tecrübesi olmayan kişilerden oluşuyor. Buna rağmen mevcut hikâye ve emek süreciyle birlikte, kendilerini eğiterek ortaya olabildiğince profesyonel bir ürün çıkarmaya çalışıyoruz. Daha önce hiç bu işlerde yer almamış bir anne, bir işçi, bir hoca da var. Özellikle askeri kurumlardan askerler, mesela bu çalışmada yer almaya başladılar. Yani onların ciddi bir emeği var.

Biz de bu deneyim ve tecrübelerden yola çıkararak, onları bu filmin esas anlamını, mesajını ve duygusunu tamamlayacak bir şekilde eğitim süreçleriyle birlikte ortak kaygıda buluşturduk; bir nevi filmi tamamlamak istedik. Onların ciddi bir emeği var bu anlamda.

Bir de filmin fragmanında devasa bütçelere sahip aksiyon filmlerinde göreceğimiz aksiyon sahneleri gördük. Fragmandaki aksiyon sahneleri ve teknik işçilik oldukça dikkat çekici. Bu seviyeye nasıl ulaştınız?

Komuna Filma Rojava, on yıllık deneyim ve tecrübeye sahip bir kurum. Kobanê filmi, Jibo Azadiyê filmi ve iki dizi projesi gibi çalışmalar yürüttük.

Bu süreçte, özellikle düşük bütçelerle nasıl büyük prodüksiyonlar yapabileceğimiz üzerine yoğun bir arayış oldu. Bu alanda deneyimli arkadaşlarımız vardı ve biz de onlardan faydalandık. Özellikle askeri kuvvetlerin filmlerimize sağladığı destek çok önemliydi. Büyük patlama ve çatışma sahneleri için deneyimli kişilerden yararlandık. Bu destek sadece yönetmenliğe değil, oyunculuğa ve mizansen oluşturmalara da yansıdı.

Özellikle patlama sahnelerinde, zarar vermeden nasıl etkileyici efektler yaratabileceğimiz konusunda tecrübeleri bize yol gösterdi. Komuna Filma Rojava ekibi de bu alanda deneyim ve bilgi birikimi geliştirdi.

Kolektif ruh ya da komünal ruh mu bu zorlukları aştı?

Kesinlikle. Küçük bütçelerle büyük prodüksiyonları yönetmek bizim için zorluk olmaktan çıktı. Bu deneyim sayesinde yılda üç uzun metrajlı projeyi gündeme alabiliyoruz. Amacımız sadece büyük bütçeli işler yapmak değil. Herhangi bir hikaye veya konu ne olursa olsun, mevcut imkanlarla en iyi şekilde üretim yapmak bizim önceliğimiz. Kolektif ruhu oluşturmak ise bunun temelidir.

Kolektivizm dediğimizde sadece sinemacılar değil; anneler, askerler, öğretmenler ve çocuklar da bu sürece dahil oluyor. Hikayeye gönül veren herkes ortak amaç, hedef ve kaygılarla birleşiyor. Hikayeyi onların hikayesi haline getirebildiğimizde, bütçe önemli olmaktan çıkıyor. Biz bu kolektifliği çekim sürecinde de somut olarak deneyimliyoruz ve bunun bize büyük katkısı oluyor.

Rojava Film Komünü, sinemayı “halkın kendi hikâyesini anlatma aracı” olarak tanımlıyor. Heval Birako filmi neresinde duruyor?

Kürdistan’da ve dünyada ortak değerler, acılar ve hikayeler vardır. Kürdistan’da da herkesin paylaştığı kaygılar, değerler ve acılar bulunur. Heval Birako, öncelikle Kürt halkının önemli bir parçası olan Êzîdî halkının hikayesini anlatıyor. Êzîdîlik, Kürt kültürünün en özgün ve yalın parçalarından biridir. Onların yaşadığı acılar ve katliamlar, toplumumuzda derin bir şekilde hissediliyor.

Ayrıca savaşın böldüğü, birbirinden kopardığı insanlar ve aileler de bizim hikayemizin parçası. Sömürgeciliğin Kürtler ve Êzîdîler üzerinde yarattığı kültürel kırımı da biliyoruz. Bu, hepimizin ortak hikayesidir. Ancak buna karşı, kültürün kendini yaşatma ve direnme mücadelesi de bizim ortak deneyimimizdir. Bu yüzden hikaye, ahlaki ve vicdani değerlere sahip herkesin hikayesidir.

Savaş, Ortadoğu ve Kürt halkı için kaçınılmaz bir gerçekliktir. 2017’de Reqa savaşı, DAİŞ’in yarattığı korkuya karşı verilen önemli bir mücadeleydi. YPG, YPJ ve bugün QSD olarak bilinen savaşçılar, bu ortak korkuyu ortadan kaldırdı.

DAİŞ bir dönem tüm dünyanın korkulu rüyasıydı ve herkes bu tehdidin kendi ülkesine ulaşmasından endişeliydi. Reqa’daki mücadele, bu karanlık dönemi sona erdirdi.

Heval Birako filmi, bu gerçekliği anlatırken aynı zamanda bu mesajı tüm dünyaya iletmek zorundadır. Bu, bizim için önemli bir vurgudur. Dünyanın karşısına çıkacağını düşündüğü büyük tehdidi, bu halkın çocukları ve savaşçıları ortadan kaldırdı. Bu nedenle film, yalnızca Kürt halkının değil, tüm insanlığın ortak hikayesidir.

Filmlerinizde profesyonel oyunculardan çok, yerel halkın yer alması bilinçli bir tercih mi yoksa koşulların sonucu mu?

Kuşkusuz her sinemacı, bir anlamda deneyimli ve tecrübeli oyuncularla çalışmak ister. Biz ise biraz mevcut koşulların gerçekliğiyle hareket ediyoruz aslında. Özellikle Rojava'da sinemanın kendisi yeni bir süreçtir; aslında devrimle birlikte gerçekleşen bir süreç. İnsanların kendini tamamen adadığı, örgütlü ve kalıcı bir meslek olarak yerleşmiş değil. Sinemacı kimliğiyle yaşamını sürdüren çok az kişi var.

Biz, Rojava Film Komünü olarak bu süreci öncülükle götürmeye çalışıyoruz; fakat mevcut koşullar ve savaş ortamı nedeniyle sinema henüz tam anlamıyla örgütlenmiş değil. Bu yüzden oyuncuların deneyimleri sürdürülebilir değil; bir oyuncuyla bazen sadece bir kere çalışabiliyoruz ve her seferinde yeniden yeni oyuncularla başlamamız gerekiyor.

Tutkulu ve bağlı oyuncularla düzenli çalışma imkânı bulsak da çoğunlukla yeni yüzlerle ilerlemek zorundayız. Önceleri deneyimli oyuncu oranı çok düşüktü; ancak şimdi bu oran artmaya başladı. Daha fazla film yapıldıkça ve sinema sanat olarak gelişip kurumsallaştıkça, oyuncuların deneyimleri kalıcı hale gelecek.

Özetle, yerel halkla çalışmak hem koşulların zorunluluğu hem de sinemada yakalanan doğallık ve gerçeklik açısından bilinçli bir tercihtir.

Rojava Film Komünü’nün bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz; yeni projeler, eğitim çalışmaları, genç sinemacılar açısından tablo nasıl?

Rojava Film Komünü, devrimle birlikte 14 Temmuz 2015’te kolektif bir ruh ve dayanışmayla kuruldu. Bu kolektifin kurulma sürecinde enternasyonallerin ve daha önce sinema çalışması yürütmüş bazı arkadaşların emeğiyle oluştu.

Ardından akademiler oluştu, öğrenciler yetişti. Yine başlangıçta kısa filmler ve belgesellerle başlanırken, uzun metrajlı filmler ise nadiren gündeme gelebiliyordu. İlk dönemlerde, ‘Büyük bütçeli ve güçlü prodüksiyonlar yapabilir miyiz?’ veya ‘Dışarıdan sürekli destek almak zorunda mıyız?’ gibi kaygılar vardı. Bugünse bu kaygıları aşmış durumdayız. Artık sadece 3-4 yılda bir değil, birden fazla film projesini aynı anda gündemimize alabiliyoruz. Bu, sinema açısından önemli bir mesafe.

Elbette, savaş, ekonomik zorluklar ve insanların farklı yaşam koşulları sinemanın kurumsallaşmasını ve yaygınlaşmasını zorlaştırıyor. Sinemanın tamamen örgütlenmesi için mevcut deneyimin sistematik şekilde toparlanması gerekiyor.

Komüna Filma Rojava olarak, Rojava’nın hemen her bölgesinde sinemaya dair çalışmaları yaygınlaştırdık ve gençleri bu alana çekmek için film gösterimleri, kısa filmler ve atölyelerle aktif çaba harcıyoruz.

Bugün geldiğimiz noktada, dizi ve uzun metrajlı film projelerini gündeme alabiliyoruz. Elbette kat edeceğimiz çok yol var. Dêrik ve Hesekê’de ilk kez açılan sinema bölümleriyle üç yıllık akademik eğitim süreci başladı. Bu da gelecekte daha fazla genç sinemacının yetişmesine, sinemanın daha da gelişip kurumsallaşmasına olanak tanıyacak.

Komünal sinema ya da diğer deyimle kolektif sinema, uluslararası alanda nasıl karşılanıyor, bu alandan sinemacılarla iş birlikleriniz oluyor mu?

Komünal sinema anlayışımız, uluslararası alanda bir paylaşım ve dayanışma süreci olarak karşılanıyor. Rojava Devrimi ile birlikte, Komüna Filma Rojava’nın ürettiği çalışmalar, dünyanın birçok yerinde merak ve ilgi uyandırdı. Festivaller, bireysel temaslar ve ortak projelerle bu ilişkiler güçlendi; dışarıdan sinemacılar da çalışmalarımıza katılıyor. Yakında düzenleyeceğimiz festivale de dünyanın çeşitli yerlerinden katılımcılar davet ettik. Böylece deneyim ve tecrübeler karşılıklı olarak aktarılıyor.

Genel olarak, komünal sinema ve Rojava devrim sineması, uluslararası düzeyde önemli bir destek ve ilgi görüyor.

Rojava sinemasını gelecekte nasıl görüyorsunuz?

Kürdistan’ın dört bir yanında sinema alanında farklı deneyimler ortaya çıktı; ancak parçalılık hâlâ devam ediyor. Bu parçaları bir araya getirip “Kürt sineması” çatısı altında toplamak, kendi özgün dilimizi ve kimliğimizi yaratmak için kritik bir adım. Rojava Devrimi ile birlikte sinema yeni bir hayat kazandı; kolektif bir bilinçle örgütlendi ve giderek daha fazla insan bu alana ilgi göstermeye başladı.

Amacımız, sinemayı günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getirmek. Bunu sürekli film üreterek, gösterimler düzenleyerek ve gençlere eğitimler vererek başarabileceğimize inanıyoruz.

Son yıllarda tamamladığımız uzun metrajlı filmler ve dizi projeleri, bölgede hem yetenek hem de deneyimin hızla geliştiğini gösteriyor. Sinema akademilerinin gençleri yetiştirmesiyle birlikte, bu gelişimin önümüzdeki dönemde çok daha güçlü ve etkili olacağına kesin gözüyle bakıyoruz.

Tüm Kürt sinemacılara çağrımız ise açık: Deneyimlerinizi ve enerjinizi Rojava’nın devrimci sinemasına yöneltin. Rojava, küllerinden yeniden doğan bir toprak ve sinema, bu yeniden doğuşun en güçlü dili olacak. Sinema; ortak emek, kolektif bilinç ve güçlü bir mücadeleyle büyüyen bir alan olarak yoluna kararlılıkla devam ediyor.

Sizin için sinema nedir, nasıl tarif ediyorsunuz?

Aslında sinema hem sanat hem de politik bir sorumluluk olarak birbirini tamamlayan iki yanıyla var. Sanatı siyasetten ayrı görmek mümkün değil; çünkü siyaset, yaşamın ta kendisidir. Benim sinemayla sanat arayışım, Yılmaz Güney’in ve Halil Dağ’ın filmleriyle başladı. Kendi hayatımı, hikayelerimi en iyi nasıl ifade edebilirim diye düşünürken, sanatın aslında hakikati estetik bir dille anlatmak olduğunu fark ettim. Sanatçının siyasetten kopması, yaşamdan kopması demek olur.

Özellikle bir Kürt bireyi için siyaset, yaşamın her alanına ve sanatın kendisine içkin bir gerçekliktir. Bu yüzden sinemayı politik bir sorumluluk olarak değil, bir zorunluluk olarak görüyorum. Sanat, toplumsal gerçeklikleri duyarlı ve estetik bir biçimde ortaya koyma aracıdır. Eğer toplumsal ve yaşam gerçekliklerinden koparsak, sanatın neyi ifade edeceği sorusu kaçınılmaz olur. Bunu da vazgeçilemez bir zorunluluk olarak ele alıyorum. Bu önemli bir süreç, tüm sanatçıların da böyle yaklaşması gerektiğine inanıyorum. Siyasetten kopmak bir nevi yaşamdan kopmaktır.

Yaşamınızı Rojava’da sürdürüyorsunuz, sizce savaşın, kayıpların, direnişin içinden gelen bir halk için ‘sinema’ ne ifade ediyor?

Şimdi, sinemayı Kürt halkı nezdinde değerlendirdiğimizde, 100 yıldır kendisini ifade edemeyen; dört devlet altında asimilasyona ve baskıya tabi tutulan, ortadan kaldırılmak istenen bir halkı karşılaştırdığımızda, görsellikle kendisini ifade etmek bir zorunluluk, varoluşun bir zorunluluğu olarak ortaya çıkıyor.

Kürtler kuşkusuz bir şekilde mücadeleleriyle kendilerini ifade ettiler. Müzikleriyle, dengbêjleriyle, zaman zaman govendleriyle, şanolarıyla belki daha eski bir deneyim ve tecrübe vardı. Daha çok duyusal olarak, söz olarak kendilerini ifade etmişlerdir. Yazımsal da gerideydi; ama yazımsaldan sonra da belki en zorunlu olarak ortaya çıkan görsel dildi.

Bugün itibarıyla en önemli avantajlarımızdan biri, bu işlenmemiş bir cevher olan Kürt hikayelerini görsellikle anlatabilmektir. Belki de bu bizim şansımızdır. Bu anlamda henüz işlenmemiş binlerce hikaye var ve bu işlenmemiş hikayeyi, bu cevheri ortaya çıkarmak, bizim sinemacı olarak sorumluluğumuzdur.

Görsel dil şu anda 21. yüzyılın ifadesi haline gelmiş durumda. Sinema bunun en sanatsal ve daha estetik ifadesidir. Bizim üzerimize düşen de Kürt sinemacıları ve devrim sinemacıları olarak, bu gerçekliği en iyi şekilde ifade etmek ve dile getirmek.

Son olarak, Nazım Daştan’ı tanıyanlar onun mütevazı ama çok derin bir karakter olduğunu anlatır. Sizin için kişisel olarak Nazım ne ifade ediyor?

Heval Nazım’ı sadece bir sinemacı olarak veya bir gazeteci olarak ele almıyorum. Kendi hikayesine baktığımda, bu halkın hikayesini en iyi ve en güzel bir şekilde ifade etmek, dile getirmek arayışı olan bir yoldaşımızdı.

Bu anlamda, onun derdi ve arayışı bir nevi vasiyet gibi kalmış durumda. Bunun sorumluluğuyla hareket etmek ve bu görselliği, biz sinemacılar olarak kaygıyla ve sorumlulukla hareket etmek, bizim bir nevi sorumluluğumuz.

Heval Birako ismi ve iki kardeşin hikayesi, benim için de kişisel bir anlam taşıyor. Kendi yaşamımdan bulduğum ve hissettiğim bir hikaye. Belki de bizi bir araya getiren temel noktalardan biri bu. Detaylara çok girmeyeyim; ama Heval Birako’daki iki kardeşin hikayesi, farklı vurgu ve konulara rağmen benim de kendi hayatımda gördüğüm ortak bir deneyim. Bu, kardeşlik arayışı, özlem, buluşma ve anıların ortaklaşmasıdır.

Bu filmde belki en önemli noktalarından biri, hepimizin ortak anıları ve deneyimleri üzerinden insanların birbiriyle bağ kurması. Yaşadığımız ve paylaştığımız insanları, duyguları tekrar açığa çıkarmak ve bugün yeniden yaşatabilmek, Heval Nazım’ın bu çalışmaya yaptığı en önemli katkılardan biridir.

Bizler de bu bilinç ve bu sorumlulukla filmi ele aldık.

NUMAN YİĞİT KİMDİR?

Numan Yiğit, 1989’da Amedli bir ailenin çocuğu olarak Adana’da dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun olan Yiğit, genç yaşta yürüttüğü siyasal faaliyetler nedeniyle yaklaşık beş yıl Türk cezaevlerinde tutsak kaldı. Bu dönem, onun sinemaya bakışını derinleştiren, estetik kadar politik bir bilinci de şekillendiren bir süreç oldu.

Cezaevi sonrasında Amed’de kültürel ve sanatsal çalışmalarına devam eden Yiğit, Rojava Devrimi’yle birlikte yönünü bu topraklara çevirdi. Bugün Rojava Film Komünü Eşbaşkanı olarak çalışmalarını sürdürüyor. Onun için sinema, yalnızca estetik bir üretim alanı değil; aynı zamanda toplumsal dönüşümün, direnişin ve hafızanın bir aracıdır. Bu yaklaşım, filmografisinde de kendini güçlü biçimde hissettirir. Yiğit, bugüne kadar Evîna Kurd, Payizok, Pêlava Sor ve Tava Sor gibi belgesel, dizi ve uzun metrajlı projelere imza attı. Her birinde halkın hikâyesini, savaşın gölgesindeki direniş ruhunu ve insanın özgürlük arayışını işledi.