Sesin hafızası: Birkleyn Sound Paris’in ilk yılı

Birkleyn Sound Paris, bu yıl ilk kez 16–18 Nisan tarihleri arasında Montreuil’de bulunan Marbrerie salonunda birçok ulustan müzisyeni ve vokali bir araya getirerek, kısa sürede çağdaş müzik sahnesinde dikkat çeken bir yer edindi.

Kürt müzisyen Ruşen Filiztek koordinatörlüğünde gerçekleşen festival,  Kürt ressam Aslı Filiz'in sergisi, Kürt müzikal alanında DJ'ler, dans vb programı ile üç gün yalnızca yoğunluğu değil, aynı zamanda sunduğu estetik çeşitliliğiyle de öne çıktı. 

Festival, daha ilk edisyonunda, modern ve gelenekseli müzik ve dans alanında birleştirirken geçici bir etkinlik olmanın ötesine geçerek kalıcı bir iz bırakma iddiasını hissettirdi.

Festivalin adı, iki farklı yankıyı içinde taşıyor. Bir yandan çağdaş elektronik müzik kültürüne göz kırpan bir çağrışım barındırırken, diğer yandan Amed yakınlarındaki Birkleyn Mağaraları ile kurduğu bağ üzerinden daha kadim bir anlam katmanı açar. Bu mağaralar, sesin doğayla ve zamanla kurduğu en ilkel ilişkiyi hatırlatırken: yankı, gecikmiş bir tekrar değil; hafızanın kendisidir. Festival de bu anlamda, modern ile kadim arasında gidip gelen bir ses alanı kurdu.

Üç günün akışı, bir anlatı gibi ilerlerken: keşif, yoğunlaşma ve çözülme. Ancak bu akış içinde bazı performanslar, festivalin yalnızca ritmik değil, duygusal ve tarihsel derinliğini de görünür kıldı.

Ruşen Filiztek ve Revşan, festivalin farklı günlerinde sahne alarak Kürt müzikal hafızasının iki ayrı ama birbirine temas eden yüzünü görünür kıldı. Aynı anda sahnede olmasalar da, kurdukları ifade alanı festivalin geneline yayılan bir süreklilik duygusu yarattı.

Ruşen Filiztek, yalnızca bir icracı değil; aynı zamanda Kürt müziğinin sözlü ve tarihsel aktarımına uzun süredir emek veren bir figür olarak repertuvarını bir arşiv bilinciyle kuruyor. Bu yönüyle sahnede sunduğu her parça, estetik bir tercih olmanın ötesinde kültürel bir taşıyıcılık işlevi görüyor. Bağlama ve vokal üzerinden kurduğu ifade, geleneksel formları yeniden üretmekten ziyade, onları bugünün duyma biçimleriyle yeniden düşünmeye açıyor.

Revşan ise daha kırılgan, içe dönük ama derin bir ses katmanı kuruyor. Vokalindeki yalınlık, süsten arınmış bir anlatım dili yaratırken, her ezgiye kişisel bir dokunuş kazandırıyor. Onun söyleyişinde belirgin olan şey, teknik gösterişten çok duygunun çıplaklığı; bu da dinleyiciyle kurulan bağı daha doğrudan ve sarsıcı kılıyor.

Bu iki performans, farklı zamanlarda gerçekleşmiş olsalar da, dengbêj geleneğini çağrıştıran anlatım biçimleri üzerinden ortak bir hafıza hattı kurdu. Bu hat, nostaljik bir temsil olarak kalmayıp, çağdaş bir bağlam içinde yeniden yankılandı.

Bu hafıza hattı, Ariana Vafadari’nin performansıyla başka bir coğrafyaya, başka bir tarihsel katmana doğru genişledi. 

Ariana Vafadari’nin sahnedeki varlığı, yalnızca müzikal değil, aynı zamanda derin bir anlatı taşıyordu. Onun sesi, İranlı kadınların tarihsel ve güncel acılarını, bastırılmış hikâyelerini ve dirençlerini görünür kılan bir dil kuruyordu. Bu dil doğrudan değil; titreşimler, kırılmalar ve susuşlar üzerinden konuşurken, performans bir icradan çok bir tanıklık hâline dönüştü.

Onun vokalinde duyulan şey yalnızca teknik bir ustalık değil; taşınan bir hafızaydı. Her nota, kişisel olan ile kolektif olan arasında gidip gelirken, dinleyiciye yalnızca müzik değil, bir tarih, bir mücadele ve bir varoluş biçimi sundu. Bu yönüyle Ariana Vafadari, festivalin ses evrenine etik ve duygusal bir derinlik kazandırdı.

Bu üç farklı damar — elektronik ses dünyası, Kürt müzikal hafızası ve İranlı kadınların sesi — Birkleyn Sound Paris içinde birbirine değerek genişledi. Hiçbiri diğerini gölgelemezken, aksine birlikte daha büyük bir anlam alanı oluşturdu.

Festival, ilk yılında yalnızca başarılı bir organizasyon olmakla kalmadı; aynı zamanda sesin taşıyabileceği anlamlara dair güçlü bir önerme sundu. Burada müzik, eğlencenin ötesine geçerek hatırlatan, tanıklık eden ve dönüştüren bir pratiğe dönüştü.