Bir ömrün tanıklığı: İsmail Ağaç ve Kürdistan’ın kırık hafızası

İsmail Ağaç’ın yaşamı, yalnızca bir insanın hayat hikâyesi değil, Kürdistan’ın son yarım yüzyıllık tarihinin sessiz ama en gerçek anlatımlarından biriydi. Çünkü bazı insanlar konuşmaz; ama onların hayatı konuşur. İsmail Ağaç, işte o insanlardan biriydi.

Hilvan’da doğdu. Toprağın sert, hayatın sade olduğu bir coğrafyada büyüdü.

Ama O'nun yaşamı, sıradan bir köy hayatı olarak kalmadı. 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte, sadece devletin baskısı değil; aynı zamanda toplumun kendi iç dengeleri de sarsıldı. Gözaltılar, cezaevleri, sürgünler ve köy boşaltmaları bu coğrafyanın kaderi haline geldi.

Fakat Kürdistan’ın en büyük yarası yalnızca baskı değildi. En derin kırılma, insanların birbirinden uzaklaşmasıydı. Güvenin zedelenmesi, ailelerin parçalanması, aşiretler arası çatışmalar…

İsmail Ağaç işte bu kırılmanın ortasında durdu. Hayatı boyunca maddiyatla hiçbir bağı olmadı. Ne ticaret yaptı ne de kazanç peşinde koştu. 

O'nun ölçüsü başkaydı: insan kalabilmek.

12 Eylül sonrasında yüzlerce aile kavgasına girdi. Aşiretler arasındaki düşmanlıkların ortasında yer aldı. Silahların konuştuğu yerde, o sözü koydu. Taraf olmadı, ama tarafların ortasında durdu. 

Kimsenin adamı olmadı, ama herkes ona güvendi. Çünkü o, bu coğrafyada unutulan bir şeyi hatırlatıyordu: barışın da bir cesaret olduğunu.

Ancak onun hayatı sadece toplumsal sorumlulukla sınırlı kalmadı. Kader, onu daha ağır bir sınavın içine aldı.

* 1980…

Mehmet Ağaç.

Hilvan–Siverek hattında düşen ilk oğul.

Bir babanın ilk kırılışı.

* 1993…

Ahmet Ağaç.

Beş arkadaşıyla birlikte gelen ikinci acı.

Artık bu bir tesadüf değil, bir çizgiydi.

* 1997…

Hewlêr.

Hasan Ağaç — Salih.

Bu kez sadece bir kayıp değil,

bir dönemin en ağır sorularından birinin içine düşen bir hayat…

Hewlêr’de yaşananlar, Kürdistan tarihinin en karmaşık ve en ağır sayfalarından biriydi. Bu olay yalnızca bir askeri çatışma olarak açıklanamazdı.

Hastanelerin, basın alanlarının ve sivil çalışmaların hedef alınması, bunun çok katmanlı bir tasfiye süreci olduğunu açıkça gösteriyordu. 

Ama burada durup şunu da söylemek gerekir: Kürdistan tarihi sadece direnişlerin tarihi değildir. Bu tarih aynı zamanda iç kırılmaların, yanlışların ve ağır bedellerin de tarihidir.

Bazı dönemlerde Kürtler yalnızca dış güçlerle değil, kendi içlerindeki yönelimlerle de karşı karşıya kalmıştır.

İsmail Ağaç, bu gerçeğin içinden geçti. Ama o, bu gerçeği ne inkâr etti ne de nefretle karşıladı.

Üç oğlunu toprağa verdi…

Ama yüreğine düşmanlık koymadı.

Bu, sıradan bir insanın taşıyabileceği bir yük değildir. Bu, bir ömrün sınanmasıdır.

Ve o, bu sınavdan sessizce geçti. Ne büyük sözler söyledi, ne kendini anlatmaya çalıştı. Ama onu tanıyan herkes şunu biliyordu:

Bu adamın içinde bir ağırlık var… ve o ağırlık yalnız kendine ait değil.

O, bir babaydı.

Ama sadece bir baba değildi.

Bir sorun mu vardı?

O oradaydı.

Bir kavga mı çıkmıştı?

O araya girerdi.

Bir aile dağılmak üzere miydi?

O birleştirirdi.

Bu yüzden onun kaybı, yalnızca bir ailenin kaybı değildir. Bu, bir duruşun eksilmesidir. Bir ahlakın eksilmesidir. Bir sessiz vicdanın eksilmesidir.

Bugün İsmail Ağaç’ı anmak, sadece geçmişi hatırlamak değildir. Bu, aynı zamanda kendimize bakmaktır.

Bunca acıdan sonra, bunca kayıptan sonra, insan kalabilmek mümkün mü?

İsmail Ağaç bu sorunun cevabıdır.

O ne zengin oldu, ne güçlü, ne de kendine bir pay çıkardı bu hayattan.

Ama geriye bir şey bıraktı:

Bir yol…

Bir duruş…

Bir insanlık ölçüsü…

Ve belki de en önemlisi:

Sessiz ama sarsılmaz bir vicdan.