Bu dört yıl boyunca senden değil, sensizliğinden kaçtım. Seni hatırlamaktan değil; seni düşündüğümde içimde açılan o boşlukla yüzleşmekten korktum. Ağlamaktan korktum. Özlemekten korktum. Yazmaktan korktum. Kaçtıkça hafifleyeceğimi sandım. Oysa her kaçış beni yeniden aynı yere, o ilk günün ağır sessizliğine götürdü. Başladığım yere dönüyor, aynı acının etrafında dönüp duruyordum. Birkaç gün önce yıllardır açamadığım sandığın başına oturdum. Eşyalarının olduğu o sandık… Bunca zaman sessizce beklemişti. Yıllarca dokunmaya bile cesaret edememiştim ve ben ona her baktığımda gözlerimi kaçırmıştım. Çünkü kapağını açarsam içinden taşıyamayacağım bir özlem ve acı çıkacak sanıyordum. Ama açtım… O sandıktaki her bir eşyana tek tek dokundum; zamanı durduran o kokuyu yüreğime çektim, sımsıkı sarıldım. Sarıldıkça gülüşün geldi. İpek saçlarını gördüm… Onlara dokundum. Fotoğraflardaki o duru, sakin ama sarsılmaz bakışın… Telefonda konuşurken cümlelerinin netliği… O içten tebessümün yeniden karşımdaydı.
TARZI BİR HAYAT BİÇİMİYDİ
Ama o eşyalar yalnızca hatırayı değil, seni anlattı. Çünkü Bêrîvan, bir hatıra değildi. Bêrîvan yaşayan bir insandı. Bir eşyayı gelişigüzel taşımayan, her şeyinde bir anlam kuran, bir tokayı bile bir duruş gibi taşıyan, şalını omzuna gelişigüzel değil bir kimlik gibi yerleştiren biriydin. “Bu gerçekten de Bêrîvan’ın tarzıdır” dedim içimden. Ama o “tarz” dediğimiz şey aslında bir hayat biçimiydi. Gündeliğin içine sinmiş bir özgürlük fikri. İnsanın kendisi olarak kalabilme ısrarı. O tokaların, mis kokulu şalların, hayata derin bakarken en yakınında olan gözlüklerin… Özgürlüğü adımlarken giydiğin yün çorapların, büyük emekle kurutulmuş çiçeklerle yapılmış kitap ayraçların… Karanfil ve boncuklarla dizilmiş bileklik ve ince narin işlenmiş bileklikler... Ve şelemenden toplayıp bir araya getirdiğimiz bir tutam saçın ve diğerleri…
BİR ABLA, KARDEŞ, İNSAN…
Ama o an şunu da fark ettim: Sen sadece büyük hikâyelerin içindeki biri değildin. Saçlarını o tokalarla bağlayan, çayını soğutmadan içmeye çalışan, sessizce düşünen, gülen, şakalaşan, kahkaha atan bir abla, bir kardeş, bir insan… Her eşya bana senden bir şey anlatıyordu. Ben de yıllardır ilk kez seni dinliyordum. Buraya kadar olan her şey yalnızca bir hatırlama değildi; bir yüzleşmeydi. Ama bazı hatırlamalar yalnızca geçmişe değil, insanın yaşadığı yere de açılır. Çünkü bazı insanlar tek bir bedene sığmaz.
YILLAR SONRA NİHAYET BLUŞTUK
Sonra sana gönderdiğim o aynayı buldum. Hani yanında küçük bir not vardı: “Bu İnê’nin aynası. Sana göndermek istedim. Buluştuğumuzda aynaları değiş tokuş yaparız.” O satırları yeniden okurken yıllardır zihnimde taşıdığım o buluşma da canlandı. Kürdistan dağlarının baharı karşıladığı bir gündü. Güneş içimizi ısıtırken hafif bir rüzgâr esiyor, çiçekler özgürlüğün kokusunu taşıyordu. Sen yine en sevdiğin kırmızıyla duruyordun karşımda. Birbirimize sımsıkı sarıldık. Yılların hasretini tek bir ana sığdırmaya çalışırcasına… Fotoğraflardaki o duru yüzünle, telefondaki o içten sesinle gülüyordun bana. Ve işte, bunca yıldan sonra nihayet buluşmuştuk...
YAS BİR VEDA DEĞİL BAŞLANGIÇMIŞ
Bıraktığın izler bir kez daha hakikati bana anlattı: Yas, bir vedalaşma değilmiş; insanın sevdiğiyle kurduğu bağı yeniden öğrenmesiymiş, onunla yeni bir başlangıç yapmasıymış. Bu buluşmadan sonra ilk kez korkmadan seni yazmaya karar verdim, Bêrîvan Zîlan. Sen gittiğinde henüz iki yaşındaydım. Derya üç buçuk, Adalet beş yaşındaydı. Muazzez ve Zeynep de senden çok küçüktü. Senden yalnızca bir yıl sonra annemizi de kaybettik. Senin gidişin bu evde büyüyen kız çocuklarına ağır geldi. Saçlarımızı örecek anne eli Xecêmiz yoktu artık. Senin yokluğun sadece bir aile eksikliği değildi. Bir hafıza kırılmasıydı. Bir kuşağın erken büyümesiydi. Bir halkın çocuk yaşta olgunlaşmak zorunda bırakıldığı bir tarih çizgisiydi.
YÜREĞİMİZE DİRENİŞİ ÖRDÜN
Ama biz büyüdükçe şunu gördük: Sen yalnızca bir abla değildin. Bir halkın yürüyen hafızasıydın. Saçlarımızı örmedin belki ama açtığın yolla yüreğimize direnişi, özgürlüğü, mücadeleyi ördün… Evde, sokakta, yürüdüğümüz her patikada senin yoldaşın olduğumuzu hissederek büyüdük. Bu aidiyet bize yalnızca bir kimlik değil, bu kirli dünyada başımızı dik tutacak bir güç verdi. Hayatı Bêrîvanca yaşamak… Korkusuzca, umutla ve vazgeçmeden yaşamak…“Nasıl yaşamalı?” sorusuna verdiğimiz en sahici cevap buydu. Sen yalnızca bizim ablamız değildin. Sen aynı zamanda bir tarihin içindeydin. Geliyê Zîlan’ın sessizliğini yaran kuşağın bir parçasıydın. Yanında yürüyenlerle birlikte: Ciwan Zîlan, Rênas, Rojhat Zîlan, Kamuran, Argeş, Ruken, Viyan, Sara, Roza, Hebun, Ararat, Sema, Zîlan, Delil, Berfin…
Sizler yalnızca isim değildiniz. Bir inkârın içinden doğan bir varoluştunuz. Bir halkın hafızasına kazınmış o büyük sessizliği kıran bir irade… Bir sessizliğin parçalanmasıydı. Bir “yok sayılma” halinin reddi… Ve sen, Bêrîvan, o reddedişin içindeki en canlı yüzlerden biriydin. Ama senin hikâyen yalnızca Zîlan değildi Sen Kürdistan’ın tamamından geçen bir çizgide yürüdün.
Ağrı’nın zirvesinde Şakiro’nun sesiyle yankılanan hafıza, Cizre sokaklarında Mem û Zîn’in bitmeyen hikâyesi, Dêrsim dağlarında Seyit Rıza’nın eğilmeyen başı, Amed’de Mazlumların karanlığı yaran ilk kıvılcımı, Kobanê’de Arîn Mirkan’ın bedenleşmiş direnişi, Leyla Qasım'ın halkına sözü, Qazi Muhammed'in Çarçera'daki duruşu, Besê ve Zarifelerin yiğitliği, Şengal’de Êzîdî kadınların küllerinden yeniden doğuşu, Halepçe’de hiç kapanmayan o yara… Bunların hiçbiri senden ayrı değildi.
YAŞADIN, BEDENİNDE HİSSETTİN
Sen bunların içinden geçtin. Onları anlatmadın sadece; yaşadın, taşıdın, bazen bedelini bedeninde hissettin. Bir halkın hafızasında derin yaralar bırakan acıların, korkuların ve inkârın içinden geçerek yürüdün. Adını aldığın Zîlan gibi, sessiz bırakılmak istenenlerin sesine dönüştün. Zamanla anladık ki geride bıraktığın şey yalnızca hatıralar değildi. İnsanların yüreğine bıraktığın cesaret, umut ve direniş duygusuydu. Bu yüzden sensizlik hiçbir zaman tam anlamıyla girmedi evimize. Sofraya seninle oturduk. Seninle üşüdük. Seninle güç bulduk. Düştüğümüzde seni hatırlayarak ayağa kalktık. Çünkü sen bir yokluk değil, yaşamlarımızın içine karışmış bir izdin. Belki de bu yüzden seni yazmak bu kadar zordu. Çünkü ne söylesem eksik kalacakmış gibi geliyordu. Otuz bir yıllık o uzun ve yorulmak bilmez yürüyüşü birkaç sayfaya sığdırmanın mümkün olmadığını biliyordum. Bir yandan seni anlatmak istiyor, bir yandan da kelimelerin seni eksilteceğinden korkuyordum. Ama yıllar sonra anladım ki sen yalnızca kendi hayatını yaşamamışsın. Dokunduğun her insanın içinde kendinden bir parça bırakmışsın. Bu yüzden seni yalnızca ben anlatmıyorum artık. Bir yoldaşının hatırasında, bir annenin duasında, bir çocuğun gülüşünde, omuz omuza yürüdüğün insanların hafızasında yaşamaya devam ediyorsun. Belki de insanın geride bırakabileceği en büyük miras budur. Bazı insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamazlar. Bir halkın hafızasını, acılarını ve umutlarını da omuzlarında taşırlar. Sen de öyle yaşadın. Zîlan adıyla çıktığın bu yolculukta yalnızca kendin için değil, halkın için de yürüdün. Bu yüzden kalbin hep kalabalıktı. Bir yanında geçmişin yaraları vardı. Bir yanında geleceğe duyduğun inatçı umut.
İNADIN GELİR AKLIMA
Kimi zaman yitirdiğin yoldaşların ağırlaştı omuzlarında, kimi zaman görmezden geldiğin sağlık sorunların. Ama seni tanıyan herkesin anlattığı ortak bir şey vardı: Beden yorulsa da ruhun yorulmuyordu. Çünkü yürüdüğün yol senin için bir tercih değil, bir anlam meselesiydi. Belki de bu yüzden abimiz Şehit Ciwan’ın yeri bambaşkaydı. Seni en iyi anlayanlardan biri oydu. Aynı özleme, aynı hayale ve aynı söze inanmış iki insan olarak yıllarınız birbirinize hasret geçse de aynı istikamette aktı. Sonra Ciwan’ı da yitirdik. Bu gidiş erken oldu. Çok erken. Ama bazı insanlar gittiklerinde yalnızca bir boşluk bırakmazlar; aynı zamanda geride tamamlanması gereken bir söz bırakırlar. Sen de o sözü unutmadın. Kalemine sarıldın. Zîlanlı Ciwan'ı yazdın. Anlattın. Tanıklık ettin. Acıları gizlemeden, ama umudu da kaybetmeden… Çünkü senin anlatılarında ölüm hiçbir zaman son söz olmadı. Son söz her zaman yaşamın, direnişin ve insanın yeniden ayağa kalkma gücünün oldu. Efrîn de böyle bir yaraydı senin için. Orada bıraktığın şey yalnızca anılar değildi. Yüreğinin bir parçasıydı. Toprağa düşen insanların hatıralarını yanında taşıdın. Onlardan geriye kalan küçük eşyalara, isimlere ve hikâyelere büyük bir özenle sahip çıktın. Sanki onları unutmamak değil de yeniden yaşatmak ister gibiydin. Efrîn’den getirdiğin taşlar da bu yüzden yalnızca taş değildi. Bir hatırlayıştı. Bir sözdü. Bir gün ait oldukları toprağa yeniden döneceklerine dair sessiz bir ahitti. Belki bu yüzden seni düşündüğümde aklıma ilk mücadele değil, inat geliyor.
İnsan güzelliğine duyulan inat. Özgürlüğe duyulan inat. İyiliğe duyulan inat. Ve vazgeçmemeye duyulan inat. Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki sen yalnızca yaşadığın döneme ait değildin. Dokunduğun her kalpte yaşamaya devam eden bir iz bıraktın. Belki bu yüzden seni anlatmaya çalışırken hep eksik hissediyorum kendimi. Çünkü seni tek bir hayat hikâyesine sığdırmak mümkün değil. Sen; ailenin Xecê’si, kardeşlerinin ablası, yoldaşlarının Bêrîvan’ı, Kürdistan'ın Bêrîvan Zîlanı'ydın. Ve bütün bu kimliklerin ötesinde, tanıyan herkes için güven veren bir insandın. Şimdi yıllar sonra dönüp o sandığa yeniden baktığımda bunu daha iyi anlıyorum. O sandığın içinde yalnızca eşyaların yoktu. Bir ömür vardı. Bir karakter vardı. Bir duruş vardı. Ve en çok da sevgi vardı.
SENİ GÖREBİLİYORUM!
Yıllarca seni yazmaktan korktum. Ama artık korkmuyorum. Çünkü seni anlatmanın kusursuz olmakla ilgili olmadığını öğrendim. Seni anlatmak, senden kalan izi görünür kılmakmış. Ve o iz zaten benden çok daha büyük. İnsanların hafızasında, yürüdüğün yollarda ve dokunduğun hayatlarda yaşamaya devam ediyor. Belki de bu yüzden sensizlik hiçbir zaman tam olarak uğramadı evimize. Yokluğun vardı elbette. Bayramlarda vardı. Fotoğraflara bakarken vardı. Bir haber duyduğumuzda, bir türkü işittiğimizde, bir dağın siluetine dalıp gittiğimizde vardı. Ama sen yalnızca yokluğunla kalmadın. Hayatımızın içine karıştın. Bazen bir cümlede, bazen bir hatırada, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıktın. Yıllar boyunca seni yüz yüze tanıyamamış olmanın eksikliğini taşıdım içimde. Ama sonra fark ettim ki seni tanımanın tek yolu aynı zamanı paylaşmak değilmiş. Seninle yürümüş insanların gözlerinde gördüm seni. Birlikte mücadele ettiğin insanların anlattığı hikâyelerde gördüm. Adını anarken yüzlerinde beliren o saygıda gördüm. Ve her anlatıda aynı şey tekrarlandı: Kararlılık. Fedakârlık. Disiplin. İnsanlara duyulan derin sevgi. Yorulsan da vazgeçmeyen o inat. Bir yoldaş için hiç düşünmeden sorumluluk alabilen o büyük yürek. Bütün bu anlatılar bir araya geldikçe zihnimdeki Bêrîvan daha da belirginleşti. Artık yalnızca fotoğraflardaki yüzünü değil, hayata nasıl baktığını da görebiliyordum. Belki bu yüzden seni düşündüğümde aklıma önce yürümek geliyor.
BÊRÎVANCA YAŞAMAK...
Çünkü senin hayatın biraz da yürümekti. Kolay olmayan yollarda yürümek. Bazen yalnız, bazen kalabalıklar içinde yürümek. Kaybettiklerinle yürümek. Özlemlerinle yürümek. İnandığın şeylerden vazgeçmeden yürümek. Bu sıradan bir yürüyüş değildi. Yolun kimi zaman uçurum kenarlarından geçti. Kimi zaman ağır acıların içinden geçti. Kimi zaman da insanın gücünü tüketebilecek kadar uzun sürdü. Ama geriye dönüp baktığımda görüyorum ki sen yalnızca kendin yürümedin. Arkandan gelenlere de yürümeyi öğrettin. Belki de geride bırakılabilecek en kıymetli şey budur. Bir yol. Ve o yolu sürdürecek insanlar. Şimdi sana bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Ve ben buna bir isim verdim içimde: Bêrîvanca yaşamak. Bu, sadece seni anlatmak değil. Seni taklit etmek değil. Seni anlamaya çalışmak bile değil yalnızca. Bu, hayata karşı eğilmemek. Kendin kalmak. Ve en çok da, insan kalabilmek. Bu yüzden Bêrîvanca yaşamak artık benim için bir and. Bir söz değil, bir yön. Bir hatırlayış biçimi. Ama senin hikâyen yalnızca bu da değil. Sen aynı zamanda Simurg’dun. Yolunu arayanların değil, yolun kendisi olan o efsane…
BANA BIRAKTIĞIN İZLERLE…
İnsanlar gözden uzaklaşabiliyor. Sesler susabiliyor. Fotoğraflar sararabiliyor. Ama sevgi başka bir şeye dönüşerek yaşamaya devam ediyor. Sen de öylesin. Rüzgârın içindesin. Hatıraların içindesin. Adını taşıyan hikâyelerin içindesin. Seni seven insanların yüreğindesin. Benim içimdesin. Ve şimdi biliyorum… Tüm güzelliğinle güzelleştirdiğin toprak seni sımsıkı kucaklıyor. Bir gün o topraklarda seninle buluşacağım. Belki uzun uzun konuşamayacağız. Ama sessizlik de olmayacak. Çünkü bütün bu yıllar boyunca aslında konuşmaya devam ettik. Ben seni özleyerek. Sen bana bıraktığın izlerle. Bir gün orada buluşacağız. Seninle Şakiro’yu dinleyeceğiz. Başka bir gün Süphan Dağı’nın Van Denizi’ne bakan yamaçlarında oturacağız. Ve birlikte Geliyê Zîlan klamını söyleyeceğiz. Yanımızda Şehit Ciwan olacak. Bu topraklara emek veren, bu toprakları seven bütün güzel insanlarla… Buluşmalarımız artık zamanın içinde değil. Sonsuzluğun içinde yol alacak. Ve biz biliyoruz: Biz ayrılmadık. Sadece birbirimizi, artık hiç bitmeyecek biçimlerde taşımayı öğrendik. Bir gün yeniden buluşacağız. Bir dağın yamacında, bir türküde, bir hatırada ama mutlaka buluşacağız. Ve belki de en doğru cümle şu: Bazı insanlar gitmez… Sadece çoğalır... Şimdi kardeşimiz Derya'nın senin için yazdığı şiiri buraya bırakıyorum. Biliyorum okuyor ve yine tüm güzelliğinle tebessüm ediyorsun...
BÊRÎVAN ZÎLAN'A
Bir dağ geleneği gibi başlıyor adın
baharın toprağa karışan sesiyle.
Yüreğime düşen bir hatıra gibi
gecenin içinden yürüyorsun, Bêrîvan.
Sanki rüyalarımda açılan bir ışık
adını her söylediğimde büyüyor.
Sesin, uzak bir hayatın şarkısı
içimde eksilmeyen bir yankı gibi duruyor.
Gözlerinde güneşin ilk uyanışı,
ellerinde zulme karşı açmış bir çiçek…
Hiçbir sessizlik taşıyamıyor adını,
çünkü adın, unutulmaya direnen bir şey.
Özgürlükle, hayatla, huzurla
birbirine karışmış bir anlam gibi
kalbimde duruyorsun.
Dinliyorum
direnişin içinden geçen insan sesini,
her dalın ucunda
“ben yaşamım” diyen kırılgan bir söz gibi.
Kadın, yaşam, özgürlük…
bir çağın içinden geçen ağır bir cümle
ve senin adınla birleşen
yarım kalmış bir hikâye gibi.
Bêrîvan Zîlan…
bir gün gibi,
her gün yeniden başlayan.
Ülkenin gözlerinde bir ışık
ve baharın, toprağın, rüzgârın sesi
sende birleşiyor.
Ve ben
senin adını söylediğimde
sadece hatırlamıyorum…
bir şey eksiliyor dünyadan,
bir şey de içimde büyüyor.
* 17 Haziran 2022’de Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırısında şehit düşen PAJK Meclis Üyesi Bêrîvan Zîlan’ı kardeşi Tuğba Hezer yazdı.
KAYNAK: YENİ ÖZGÜR POLİTİKA