Arap baharının estiği dönemde statükolar birer birer yıkılırken 2011’den itibaren Suriye’de iç savaş dönemi başladı. Bu savaş esas olarak dış aktörler tarafından süreklileştirildi. O nedenle de Suriye iç savaşı aslında bir dünya savaşı şeklinde sürdü. Bu savaş başından itibaren bir tarafında İran ve Rusya diğer tarafında başta TC ve ABD olmak üzere NATO ve İsrail’in yanı sıra bazı körfez devletlerinin de yer aldığı uluslararası bir boyut kazanmıştı.
İngiltere ve İsrail’in aktif olarak devreye girmesi ile birlikte Suriye savaşı yeni bir niteliğe dönüştü. BAAS rejimi tahttan indirildi. İç savaşta şekillenen siyasi, askeri dengeler ve diplomatik hamleler, Suriye’ye dair yapılan bütün hesaplar ve planlamalar, rejimin yıkılmasıyla yeni bir aşamaya geçti. Şam BAAS rejiminden daha beter yeni ev sahibiyle tanıştı. HTŞ denilen selefi çeteler İdlib’den yola çıkarak ciddi bir engele takılmadan Şam’daki başkanlık sarayının yeni sahipleri oldu.
ŞAM’IN SELEFİ YÖNETİMİ VE ÇÖZÜM SEÇENEKLERİ
El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra cephesi yani HTŞ(Heyet Tahrir Şam), ve onun lideri Colani Şam’da geçici olduğunu iddia ettikleri bir yönetim kurdu. Bu oluşturulan yeni yönetime meşruiyet kazandırmak için de NATO’nun bütün üyeleri adeta yarışa girmiş bulunuyor.
Yaşanan bütün hengâme ve alt üst oluşlardan sonra, bugün nasıl bir Suriye isteniyor, sorusu önem kazanıyor. Şu ana kadar yaşanan gelişmeler de gösteriyor ki Colani’yi iş başına getiren güçler, Suriye’de istikrar ve demokratik bir ortamı değil kendi çıkarlarını esas alıyor. Başta DAİŞ olmak üzere tüm Selefi gruplardan oluşan bir koalisyonun idaresinde tek merkezli yönetim kurma senaryoları soykırımlara varan yeni katliamları beraberinde getirmektedir. Son yaşanan Alevi ve Dürzi katliamları bunun en açık örneğidir.
Suriye’nin genelinde çok sayıda etnik ve inanç grubunun olması çatışmaya oldukça meyilli toplumsal zemin yaratmaktadır. Bir de buna Suriye üzerinde oyun kurucu olan ya da olmak isteyen güçlerin çıkar çatışmaları eklenince durum daha da vahim hale gelmektedir. Özellikle şimdi Şam’da hükümet olan Selefi koalisyon bu durumu, soykırım politikaları için bulunmaz bir fırsata çevirmek istemektedir.
Suriye ile ilgilenen aktörlerin çözüm konusuna dair politikaları birbirinden oldukça farklıdır. Deyim yerindeyse hayvan pazarlığına benzer bir müzakere süreci sürmektedir. Bu pazarlık sürecinde farklı çözüm yöntemleri içinde en baskın hangisi gelecektir. Halen netleşmiş değildir. Şam Hükümeti ve onun üzerinde ağırlığı olan TC, tekçi zihniyet üzerinden bir Suriye yaratmak istemektedir. Hatta bunun için etnik temizlik dahil her türlü yöntemi uygulamaya hazır pozisyonda durmaktadır. Son Alevi ve Dürzi katliamları bunun en açık örneğidir. ABD, İsrail, İngiltere, Fransa, Arap ülkelerinin her biri kendi penceresinden göreceği bir Suriye için çabalamaktadır. Bunlar da bu Suriye’nin yaratılması için Colani hükümetini makul hale getirmeye çalışmaktadır. Colani ve hükümeti bunun için “İbrahimi antlaşmaları” içine çekilmek istenmektedir. İsrail’in saldırılarının amaçlarından birisi de bu olmaktadır.
Suriye’nin geleceği konusunda, İsrail ve ABD’nin örtüşen yaklaşımı en fazla ön plana çıkan çözüm seçeneği olmaktadır. Bu çözüm, tek kelimeyle her açıdan zayıflamış bir Suriye’dir denilebilir. Bunlar savunma gücü tamamen kırılmış, İsrail için tehdit oluşturacak bütün unsurlardan (Ağır silahlardan ve askeri güçlerden) arındırılmış tampon bölge haline getirilmiş bir ülke tahayyül etmektedir. Bu yaklaşımla İsrail’in güvenliğini önceleyen bir yaklaşım öngörülmektedir.
Suriye’nin tümüyle HTŞ’nin denetimine girmesini İsrail kendisi için tehlike addediyor. Süveyda’da gerçekleşen Dürzi katliamına karşılık olarak Şam’ı bombalaması HTŞ yönetimine açıktan bir göz dağıdır. Zaten Colani geçici hükümeti ile birlikte eskiden işgal ettiği Golan tepelerine ek olarak yeni alanlar da işgal eden İsrail, görülen o ki işgal ettiği alanlarda kalıcı hale gelmek istemektedir.
ABD, İsrail çıkarlarını gözetmekle birlikte, bölgesel çaptaki siyasi, ekonomik çıkarlarına, enerji hatlarına, küresel ölçekteki stratejik çıkarlarına hizmet edecek bir Suriye görmek istiyor. Suriye’de kimin iktidar olduğundan ziyade, ABD çıkarlarına hizmet edecek, kendisine her açıdan bağımlı hale getirilmiş, her zaman denetim altında olan ve kontrolünde olabilecek bir yönetim arzulamaktadır. Hindistan’dan, Arap coğrafyasından Akdeniz’e ulaşan enerji hatları, ABD’nin önceliğidir. En azından şimdiki ABD yönetiminin iştahını kabartan ekonomik kaynaklara göre şekil değiştiren siyasi yaklaşımı geçerliliğini korumaktadır.
ABD, Suriye’nin siyasi geleceğini şekillendiren aktörlerin başında gelmektedir. HTŞ’nin denetiminde merkezi bir sistem kurma istemi ön plandadır. Suriye bileşenlerinden en örgütlü olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’yle ilişki içinde süreci yönetmeye çalışıyor. ABD’nin Rojava ile olan ilişkileri iç savaş sürecinden beri DAİŞ’e karşı mücadele ekseninde yürümektedir. Bu ilişki halen de bu çerçeveyi aşmış değildir. BAAS rejiminin yıkılmasından sonra Şam’da kurulan selefi hükümetle siyasal ilişkiler geliştirmeyi öne çıkarmış bulunmaktadır. Bu ilişki ile ABD, uzun vadeli çıkarlarına hizmet edecek bir Suriye inşa etmek istiyor. Bu nedenle de Özerk Yönetimi, merkezi hükümetle bir şekilde entegre etme formülleri üzerinde çalışmaktadır.
HTŞ’nin çok parçalı yapısı, Colani’nin işini zorlaştıran bir faktördür. Kendi bileşenlerine yeterince söz geçiremeyen Colani’nin, sorunlu ve dış baskılara açık Suriye’yi yönetmek boyunu aşmaktadır. Daha şimdiden ABD’nin güdümüne giren, Türkiye’nin isteklerine boyun eğen, kontrole girmiş, kullanılan bir aparata dönüşmüştür. HTŞ, iç ve dış nedenlerden dolayı daha fazla ABD’nin kontrolüne girmeye, isteklerine boyun eğmeye mecbur hale gelmiştir.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Özerk Yönetim’in isteklerini ve kazanımlarını göz ardı eden yaklaşımlar sergileyerek, SDG’yi de merkezi hükümete kimliksiz, örgütsüz bir şekilde katarak ya da silah bırakmayı, dağıtmayı bile ima edecek şekilde Suriye bütünlüğü gibi ifadeler kullanması, her açıdan sorunlu bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım aynı zamanda iç çatışmaya davetiye çıkarmak anlamına gelmektedir.
Fransa’nın bölgedeki aktif diplomasi trafiği de göz önünde bulundurulması gereken seçeneklerden biridir. Kuzey-Doğu Özerk Yönetimi ve HTŞ arasında arabuluculuk çalışmaları, yeni bir anayasadan tutalım entegrasyona kadar, özerklik, federasyon, ademi merkeziyetçilik gibi idari sistem de dahil alternatif seçenekler masadadır. Bu çalışmaların nasıl sonuçlanacağını, bölgedeki aktörlerin üzerinde uzlaşacağı bir formata kavuşturulmasına bağlıdır. Bu konudaki müzakereler henüz başlangıç aşamasında olup istenen sonucu vermekten uzaktır.
Mart ayında Colani ve Mazlum Abdi arasında imzalanan çerçeve anlaşması olduğu yerde durmaktadır. Fransa’nın ev sahipliğinde ABD ve İngiltere’nin de katılımıyla HTŞ ve Özerk Yönetim arasında Paris’te yapılması planlanan görüşme ile söz konusu anlaşmanın uygulanma aşamasına geçileceği belirtilmektedir. Süveyda katliamı nedeniyle ertelendiği söylense de asıl neden taraflar arası uzlaşının yeterince sağlanmadığını göstermektedir.
Türkiye’nin Suriye planlaması ise kendisine özgüdür. İsrail ve ABD’yi dikkate almak zorunda olmakla birlikte, Suriye’yi kendisinin arka bahçesine getirmeye odaklanmıştır. Özerk Yönetim’in tümüyle tasfiyesini amaçlamaktadır. HTŞ’yi merkeze oturtan bir Suriye önceliğidir. Zaten şimdiden Suriye’yi ‘çantada keklik’ gibi görmektedir. Suriye politikasını İmralı sürecini de belirleyecek özne haline getirmiştir.
Türkiye’nin Kürt karşıtlığında ısrarcı olması, SDG’nin silah bırakması, Özerk Yönetim’in tasfiyesi, HTŞ merkezi hükümetin kontrolü altında bir Suriye’yi hedeflemesi bölgeyi daha da istikrarsız hale getirecektir. Türkiye’nin stratejik çıkarlarına uygun bir Suriye, başta İsrail olmak üzere diğer aktörlerin seçeneğiyle çelişmektedir. Halihazırda herkesin kendisine göre yontmaya çalıştığı bir Suriye tablosu mevcuttur.
HTŞ İLE KUZEY VE DOĞU SURİYE ÖZERK YÖNETİM İLİŞKİLERİ
Suriye düğümünün çözümü Özerk Yönetim ve HTŞ arasındaki uzlaşıya endekslenmiştir. Taban tabana zıt iki ideolojik yapının arasında uzlaşı sağlanması ve bir noktada ortaklaşmanın zor olduğu peşinen kabul edilmesi gerekmektedir. ABD ve Fransa arabuluculuğunda, gereklilikler ve zorunluluklar üzerinden taraflar bir araya gelmekte ve ortak kaderde birleşme hedeflenmektedir. Bu hedef şu an için oldukça uzak gibi görünmektedir.
Çağın gerekliliklerine uygun demokratik bir sistemde buluşma ile çağın gerisine savrulmuş selefi zihniyetin şeriata dayalı nizamının ortak noktasını bulmak görünenden de zor bir durumdur. Devlet yönetme kültürü olmayan, bütün toplumsal kesimleri kucaklamayan, toplumu yönetmekte liyakatsiz, deneyimsiz, tecrübesiz selefi bir örgütle yol almak halihazırda mümkün değildir. HTŞ ile Özerk Yönetim arasındaki ilişkiler için kullanılacak en uygun değim hastanın entübe edilmiş halidir.
Suriye’nin geleceğini belirleyecek en temel iki gücün (HTŞ ve Özerk Yönetim) entegrasyonu, Suriye’nin birliği için gereklidir. Fakat tek merkezli idari bir sistemin dayatması ve zorlaması altında birliğin sağlanması mümkün değildir. Hele hele Alevi ve Dürzi katliamlarından sonra farklılıkları katlederek birlik sağlamak hiç de mümkün değildir.
HTŞ ve Özerk Yönetim arasındaki ilişkiler henüz pratikleşmemiş, hayata geçirilmemiş diyaloglardan ibarettir. Genel hatlarda bir ortaklaşma var fakat nasıl olacağına dair her konuda uyumsuzluklar mevcuttur.
HTŞ, özerk bölge alanlarının kendilerine devri için bir dayatma içindedir. Bu taleplerin arkasındaki gücün Türk devleti olduğunu belirtmek için hiç de kahin olmaya gerek yoktur. Daha şimdiden ikili anlaşmalarla Türk devleti her konuda Suriye yönetimine müdahil olmuş durumdadır. Sözde DAİŞ’e karşı ortak mücadeleden tutalım, ordunun eğitimi, devlet tecrübelerinin aktarılması, kurumsallaşmaya yardım etmek gibi kendisini Suriye’ye davet ettiren anlaşmalarla Colani’yi bağlamış durumdadır.
Türkiye’nin yönlendirmesi altında olan Colani hükümeti, kendi iradesiyle masaya oturan bir güç olmaktan çıkmıştır. Ayrıca ABD’nin de merkezi hükümet kurma tezi, Türk devleti ve HTŞ’nin aynı ağızdan konuşmasına uygunluk arz eden bir dayatmadır. Bu zorlama birlik fikri, sadece Suriye’yi değil bölge ve dünya insanlığı için telafisi mümkün olmayacak selefi bir devletin kuruluşuna gidecektir. Bu, Afganistan’dan daha katı bir rejimin inşası anlamına gelecektir.
Özerk Yönetim ise mevcut görüşmelerde birlikten yanadır fakat silahları bırakarak değil, silahlı gücün kendi alanını koruyan bir birlik formülünü istemektedir. Devlet kurumlarının açılması çalışması ve devri gibi konular da ademi merkeziyetçilik veya özerk statü temelinde sistem kurulmasından yanadır. Olması gereken de budur.
Tek ülke ama yerel idarelerin, özerk yapıların korunduğu bir sistem üzerinde anlaşma sağlanması gerekmektedir. Kısacası, öz yönetim ve öz savunmanın mutlaka yasal güvence altına alınması şarttır.
Kürt tarafının geleceğe dair Suriye’nin şekillenmesinde İmralı çözüm sürecinin gidişatı belirleyici olacaktır. Türk-Kürt kardeşliği geliştiği oranda bunun Suriye’ye olumlu yansıması kaçınılmazdır. Aksi durumda ise çatışma kaçınılmaz olacaktır. Türkiye çözüm sürecini Rojava’dan dolayı ağırdan alıyor. Suriye’de işler Türkiye’nin istediği şekilde yürümezse sürecin tıkanması muhtemeldir. Dananın kuyruğu Rojava’da kopacak gibi görünüyor.
ABD ve Fransa’nın Suriye konusundaki arabuluculuğu henüz ürün vermiş değildir. Bu konuda henüz bir yol haritası da belirlenmemiştir. Taraflar arası görüşmelerden hiçbir konuda sonuç çıkmamıştır.
Çok aktörlü Suriye denklemine, basma kalıp zorlama yöntemlerle çözüm bulmak oldukça zor ve zamana ihtiyaç vardır. Baskı oluşturma ve yumuşak güç kullanma at başı yürümektedir. Türkiye’nin, Özerk Yönetimi tehdit ederek, tehditten öte Arap aşiretlerini kışkırtarak iç karışıklık çıkarma, Özerk Yönetim alanı içinde bulunan Dêrazor, Reqa, Tebqa alanları üzerinden çelişki ve çatışma çıkarma da dahil çete saldırılarıyla gerilim tırmandırılırken bir yandan da müzakereler yürütülmektedir.
Bu yöntemlerden nasıl bir sonuç çıkacağını şimdiden kestirmek oldukça zordur. Tarafların kırmızı çizgileri esnetilmediği müddetçe müzakerelerin sonuç alması zorlaşacaktır. Kritik süreçlerin yaşandığı ve görüşmelerin türbülansa girdiği bir dönemden geçilmektedir. Rojava’ya dönük çatışmaların da ön görüldüğü bir süreçten bahsetmek mümkündür.
Alevi ve Dürzi katliamları, Suriye’deki özerklik taleplerini ortadan kaldırmaya dönük olmuştur. Soykırıma varan etnik temizlik tek merkezli Arap ulus devletini inşa etmeye hizmet eden saldırılardır. Yaygın olan kanaat, Alevi ve Dürzi katliamlarından sonra sıranın Kürtlere geleceği yönündedir.
Suriye’de çatışma potansiyeli henüz ortadan kalkmış değildir. HTŞ’nin varlığı potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. HTŞ’in gerçekleştirdiği katliamlar, merkezi devletin inşasından ziyade tam tersi bir sonuç doğurmuştur. Özerkliği, ademi merkeziyetçiliği esas alan siyasi modeli zorunlu kılmıştır.
SONUÇ OLARAK
İç savaştan çıkmış Suriye; yeni bir savaş ortamına girmesinin risklerini taşımakla birlikte, ABD ve Fransa öncülüğünde yürüyen arabuluculuk girişimlerinde uzlaşmanın sağlanması da mümkündür. Ortamı zehirleyen Türkiye’nin anti Kürt politikaların kapısı Suriye’de savaşa açılmaktadır. Savaştan yorgun düşmüş bu coğrafyanın kaderi şekillenirken çatışma zeminlerini ortadan kaldıran çözümlerde ısrar etmek gerekir.
Suriye için tek çözüm: Etnik ve dini aidiyetleri çatışmaların gerekçeleri olmaktan çıkarmaktır. Bunun için yeni bir anayasa ile halklar ve hakları güvence altına alan, buna uygun siyasi idari sistemin kurulmasıdır. Özerk yapıların oluşturulması, merkezi sistemin bütünlüğünü de koruyarak ademi merkeziyetçiliğe dayalı öz yönetimlerin işlevsel olduğu, öz savunmanın esas alındığı bir mekanizmanın kurulmasıdır. Belirsiz, istikrarsız, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir Suriye’de SDG’ye silah bırakmayı dayatmak, öz yönetimi dağıtmak gibi istemlerde bulunmak deli saçmalıklarıdır ve itibar edilmemesi gereken taleplerdir.
SDG veya Özerk Yönetim adına yapılan veya bundan sonra yapılacak diplomatik temaslarda, HTŞ ile görüşmelerde, Suriye’nin geneli için akla uygun çözüm geliştirilmezse, ademi merkeziyetçilik ilkesine uygun idari sistem kurulmazsa, yeni bir anayasa ile temel haklar güvence altına alınmazsa mevcut filli durumun değişmesine asla müsaade edilmemesi gerekir.
Hemen her konuda uzlaşı sağlanmadığı müddetçe mevcut statüyü sonuna kadar korumak elzemdir. Aksi takdirde herhangi bir konuya ilişkin, önemsiz gibi görünen bir noktada HTŞ’ye taviz vermek, beraberinde çözülmeyi ve dağılmayı getirecektir.
Bu konuda açık bir uyarıyı yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Şimdiden duyulan kaygılardan dolayı uyarımızı yapmak durumundayız. Masada yürütülen müzakerelerde Suriye’nin geneli için nihai bir sonuç alınmadan sahada en ufak bir adım atılamaz. Önümüzde ki Paris görüşmesi bu nedenle oldukça kritik bir eşik olacaktır. Her iki seçeneğe de hazırlıklı olmak gerekmektedir. Elbette arzu edilen öncelikli konu barışın tesisidir. Eğer barış sağlanmasa tek çare öz savunmanın devreye girmesidir.