Ortadoğu’da derinleşen krizler, 103 yıl önce Lozan Antlaşması’yla kurulan tekçi ulus-devlet statükosunu yeniden tartışmaya açtı. Kürtleri statüsüz bırakarak dört parçaya bölen ve asimilasyoncu politikaları tescilleyen antlaşmanın tarihsel ve güncel sonuçlarını Dr. Toros Korkmaz ile değerlendirdik.
Lozan Antlaşması'nın tarihsel sürecini anlatan Korkmaz, şunları söyledi: “Bundan tam 103 yıl önce, 24 Temmuz 1923 tarihinde, İttihat ve Terakki'nin devamı niteliğinde görülen Cumhuriyet'in kurucu Kemalist kadroları, dönemin en güçlü emperyalist devletleri olan başta İngiltere ve Fransa olmak üzere toplam sekiz devletle yaklaşık on ay süren pazarlıklar sonucunda, İsviçre'nin Lozan kentinde Lozan Antlaşması'nı imzaladılar.
Bu antlaşmayla, 1939 yılında ülke topraklarına katılan Hatay ili hariç, Türkiye devletinin günümüzdeki sınırları çizilmiş oldu. Ermenilere ve Kürtlere devlet ve en azından siyasi özerklik sözü veren Sevr Anltaşması iptal oldu. Ama onun daha da ötesinde günümüze kadar etkisini sürdüren ve yalnızca Türkiye'yi değil, Ortadoğu coğrafyasını da kapsayan yeni bir siyasi paradigma ortaya çıktı.”
‘CUMHURİYET, TEKÇİ ULUS-DEVLET ANLAYIŞINI DEVLETİN KURUCU PARADİGMASI HALİNE GETİRDİ’
Lozan sonrasında kurulan Cumhuriyetin, günümüze kadar etnik Türk kimliğini ve Sünni İslam anlayışını devletin kurucu referansları haline getiren bir ideolojik çizgi izlediğini hatırlatan Korkmaz, şöyle devam etti:
“Türk devleti, farklı etnik kimlikleri, dilleri ve inanç topluluklarını kamusal alanda görünmez kılan asimilasyoncu politikalar uygulamıştır. 1950’lere kadar da sosyalist hareketler, sendikal örgütlenmeler ve işçi sınıfı temelli siyasal mücadeleler yasaklıdır. Dünyaca ünlü komünist şair Nazım Hikmet’ten sosyalist teorisyen Hikmet Kıvılcımlı`ya kadar aydınlar çok uzun hapis cezalarına çarptırılmıştır. Dönemin tek parti diktatörlüğü, her türden siyasal çoğulculuğu ve demokratik katılımı engellemiştir. Fiiliyatta çok partili yaşama geçildikten sonra da paradigmanın ana unsurları günümüze kadar değişmemiştir.
Dönemin güçlü Batılı emperyalist devletlerinin ana çerçevesinin çizilmesinde önemli pay sahibi olduğu bu paradigmanın, kanımca başlıca üç temel özelliği bulunmaktadır.
Bunlardan ilki, ülkeler içinde çoğunluğu oluşturan ulusun mutlak hakimiyetine dayanan siyasi örgütlenme biçimi olarak ulus-devlet modelinin ortaya çıkmasıdır. Lozan Antlaşması'ndan yalnızca üç ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti fiiliyatta bir Türk devleti olmuş; onu takip eden yıllarda manda yönetiminden kurtulan Suriye ve Irak da fiilen Arap ulus devletleri haline gelmiştir.
İkinci özellik, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında yaşanan, büyük insanlık suçlarının işlendiği soykırımların yok sayılması ve bu suçlara karışanların herhangi bir cezai yaptırımla karşılaşmadan yönetici elitler olarak yaşamlarını sürdürebilmeleridir.
Üçüncü özellik ise, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan büyük halk topluluklarının zorla koparılarak göçe zorlanmasının önünün açılmasıdır.”
‘LOZAN, KÜRTLERİ STATÜSÜZ BIRAKAN BİR DÜZEN KURDU’
Kürtlerin statüsüz bırakılmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Korkmaz, şunları aktardı: “İlk olarak, Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin devleti ve resmi kimliğinin yalnızca Türklük temelinde inşa edilmesini tescil etmiştir. Devletin bütün kurumları, eğitim ve kültür politikaları, din hizmetleri ile medyanın dili, Türklük esas alınarak şekillendirilmiştir. Bu da fiiliyatta, Türklerden sonra Türkiye'nin en büyük halkı olan Kürtlerin herhangi bir siyasi statü elde edememesine yol açmakla kalmamış; aynı zamanda tarihi Kürdistan coğrafyasının dört devlet arasında paylaşılmasını da beraberinde getirmiştir.
En temel insan haklarından biri olan dilini ve kültürünü geliştirme hakkı dahi elde edemeyen Kürtler, hem dünyanın en büyük devletsiz ulusu oldular hem de Türk devletinin sistematik yoğun asimilasyon politikalarına maruz kaldılar.
Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra yaşanan Kürt isyanlarının ve bunların günümüze kadar uzanan kanlı biçimde bastırılmasının, on binlerce insanın yaşamını yitirmesinin temel nedenlerinden biri, Kürtlerin siyasi statüsüzlüğünün Lozan'da Türk devleti lehine tescil edilmiş olmasıdır.
Kürtlerin yanı sıra Lazlar, Araplar ve Çerkesler gibi Türk olmayan Müslüman halklar da kendi dillerini ve kültürlerini geliştirme haklarından mahrum bırakılmıştır. Bu halkların nüfuslarının Kürtlere göre daha sınırlı olması ve önemli bir bölümünün Osmanlı Devleti'nin son döneminde Anadolu'ya sığınmacı ya da muhacir olarak yerleşmiş bulunması, devletin asimilasyoncu politikalarının bu topluluklar üzerindeki etkisini artırmış ve Kürtlere kıyasla kolektif siyasal hak ve statü talepleri geliştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmıştır.”
‘LOZAN SOYKIRIM SUÇLARINI CEZASIZ BIRAKTI’
Lozan'ın Ermeni, Süryani ve Pontus Rumlarına yönelik sonuçlarını değerlendiren Korkmaz, şöyle devam etti: “İkinci olarak, başta 1915 Ermeni Soykırımı ve Süryani Soykırımı ile 1919–1922 yılları arasında yaşanan Pontus Rum Soykırımı sırasında Anadolu'nun en eski Hristiyan halklarından milyonlarca insanın hayatını kaybettiği ve binlerce yılda oluşan kültürel miraslarının yok edildiği tarihsel bir gerçektir.
Lozan Antlaşması, bu büyük insanlık suçlarına değinmemiş ve bu suçlara karışan kişilerin hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmadan yönetici elitler olarak yaşamlarını sürdürmelerine fiilen olanak tanımıştır. Yine bu dönemde, gayrimüslim topluluklardan Müslüman-Türk kesimlere devlet politikaları aracılığıyla önemli ölçüde sermaye aktarımı gerçekleşmiş; mülkiyet ve ekonomik güç el değiştirirken, devletin koruyucu ve yönlendirici politikaları sayesinde yeni bir Türk-Müslüman burjuvazisi oluşturulmuştur.
Bu durumun, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından gerçekleştirilen Yahudi Soykırımı'nın önünü açtığını belirtmek gerekir. Nitekim Nazi lideri Adolf Hitler'in, 1939 yılının Ağustos ayında Polonya'ya saldırmadan önce Ermenilerin başına gelenleri kimsenin hatırlamadığını ifade ettiği yönündeki sözleri bu bağlamda sıkça anılmaktadır.”
‘ZORUNLU NÜFUS MÜBADELESİ DEMOGRAFİK MÜHENDİSLİĞİN İLK ADIMLARINDAN BİRİYDİ’
Lozan'ın nüfus politikalarına etkisine değinen Korkmaz, Üçüncü olarak, Lozan Antlaşması'nın bir parçası olan zorunlu nüfus mübadelesi sonucunda Anadolu'daki yaklaşık 1 milyon 200 bin Ortodoks ile Yunanistan'daki yaklaşık 500 bin Müslüman, kısa süre içinde yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalmış ve yüzyıllardır vatan bildikleri yerleri büyük acılar içinde terk etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, daha sonraki dönemlerde de benzer nüfus mühendisliği uygulamalarını, başta 1937-1938 Dersim Harekatı olmak üzere, Kürt nüfus üzerinde farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde sürdürmüştür” diye ifade etti.
‘LOZAN SONRASI GAYRİMÜSLİMLER KAMUSAL YAŞAMDAN DIŞLANDI’
Gayrimüslimlerin de hukuki statüsüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Korkmaz, “Paradigmanın bir diğer sonucu ise, Osmanlı Devleti'nin son döneminde göreli olarak eşit kabul edilen Ermeni, Rum ve Yahudilerin, Lozan sonrasında yalnızca sınırlı azınlık haklarından yararlanabilmeleri; buna karşılık kamusal alanda ve devlet kademelerinde üst düzey görev almalarının büyük ölçüde engellenmesi ve fiiliyatta hem devlet düzeyinde hem de yoğun propagandanın etkisiyle toplum düzeyinde yabancı ülke vatandaşı muamelesi görmeleridir. Süryaniler ise azınlık statüsünden dahi yararlanamamış; eğitim ve dini kurumlarını kurmaları ya da geliştirmeleri için gerekli hukuki zeminden mahrum kalmışlardır” dedi.
KÜRT MESELESİ VE LOZAN SONRASI PARADİGMANIN SORGULANMASI
Lozan Antlaşması ile oluşturulan siyasi paradigmanın, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal rejiminin temel unsurlarını antidemokratik, tek dil, tek millet ve tek inanç anlayışına dayanan; çoğulculuğa karşı ve şoven milliyetçi bir yapıya dönüşmesi olduğuna dikkat çeken Toros Korkmaz, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan gayrimüslim pogromları, Kürt ve Alevi katliamları, siyasi cinayetler ve en son olarak da kırk yılı aşkın süredir on binlerce insanın hayatına mal olan Türk devleti ile PKK arasında süren silahlı mücadele, bu paradigmanın ortaya çıkardığı başlıca olumsuzluklardır. Toplumsal barış, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana sağlanamamıştır.
Lozan Antlaşması'nın Avrupa'daki en hararetli destekçileri arasında Almanya'daki Nazi Partisi ile İtalya'daki Mussolini rejiminin bulunmasının tesadüf olmadığı görülmelidir. Irkçı, şoven, milliyetçi, antidemokratik ve otoriter rejimler, Lozan sonrasındaki 1920'li ve 1930'lu yıllarda hem Avrupa'da hem de Ortadoğu'da birbirlerini desteklemişlerdir.
Aradan geçen 103 yılın ardından, Lozan Antlaşması'nın oluşturduğu paradigmayı değiştirebilecek en önemli siyasal aktörün, son yıllarda siyasal bilinci ve örgütlülüğü güçlenen demokratik Kürt hareketi olduğu barizdir. Kürtler, yaşadıkları dört ülkenin farklı siyasal koşullarında; Irak'ta geniş bir özerk statü elde etmiş, Suriye'de kısmi bir özerklik oluşturmuş, İran ve Türkiye'de ise statü taleplerini sürdürmektedirler.
Türkiye'deki ilerici, sol, sosyalist ve demokrat siyasetlere düşen temel görev, Lozan Antlaşması'nın yarattığı tekçi ulus-devlet paradigmasını aşmayı hedefleyen demokratik politikalar geliştirmek ve bu doğrultuda başta Kürt hareketi olmak üzere, eşit yurttaşlık, çoğulculuk ve demokratikleşme mücadelesi veren tüm toplumsal kesimlerle ortak bir siyasal zemin oluşturmaktır.
Kendisini sosyalist olarak tanımlayan hiçbir siyasal hareket, Cumhuriyet'in belirli tarihsel kazanımlarını gerekçe göstererek Lozan Antlaşması'na antiemperyalist veya özgürlükçü bir misyon yüklememelidir. Çünkü Lozan Antlaşması, dönemin emperyalist güçlerinin onayı ve uluslararası güç dengeleri çerçevesinde imzalanmıştır. Anadolu ve Ortadoğu'nun Türklerden çok daha eski yerli halklarını siyasal statüden ve uluslararası güvencelerden yoksun bırakan bir düzen tesis etmiştir.
Lozan Antlaşması'na yönelik demokrasi cephesinden yapılan eleştiriler, CHP ve ona benzer çizgide siyaset izleyen kimi sol çevrelerin iddia ettiği gibi Türkiye'nin uluslararası sınırlarının değiştirilmesini savunmak anlamına gelmemektedir. Esas eleştiri, bu antlaşmanın kurumsallaştırdığı siyasal paradigmaya yöneliktir.
Sorun, devletlerin sınırlarından ziyade, bu sınırlar içinde inşa edilen tekçi ulus-devlet anlayışı, etnik ve dinsel homojenliği esas alan vatandaşlık modeli ile farklı halkların ve inanç topluluklarının kolektif haklarının tanınmamasıdır. Dolayısıyla Lozan eleştirisi, mevcut sınırların revizyonundan çok, bu sınırlar içinde çoğulcu, demokratik ve eşitlikçi bir siyasal düzenin inşasına yönelik bir demokratik dönüşüm talebidir.
Ortadoğu'da siyasal dengelerin yeniden şekillendiği günümüzde, yaklaşık bir asır önce kurulan bu paradigmanın sürdürülebilirliği giderek daha fazla tartışılmaktadır. Bölgedeki halklardan özellikle Kürtlerin eşit siyasal statü talepleri, yerel demokrasi arayışları ve çoğulcu yönetim modelleri giderek daha görünür hale gelmektedir. Rojava Özerk Yönetimi bunun en çarpıcı örneğidir.
Bu nedenle demokratik ilerici siyasetin önündeki temel görev, tekçi ulus-devlet anlayışını aşmak, halkların, dillerin ve inançların eşitliğini esas almak, yerinden yönetimi güçlendirmek ve evrensel insan haklarını temel alan Lozan sonrası yeni bir demokratik siyasal modelin inşası için mücadele etmek olmalıdır.”