Ortadoğu'nun son yüzyılı darbeler, işgaller, mezhep savaşları ve ulus-devletlerin çözümsüzlük üreten politikalarıyla şekillendi. Birçok ülkede siyasal iktidarlar değişse de baskının biçimi değişmedi. Farklı kimlikler reddedildi, kadınlar toplumsal alanın dışına itildi, halkların birlikte yaşamı ise milliyetçilik ve mezhep siyasetinin gölgesinde bırakıldı. İşte tam da böyle bir coğrafyada, 19 Temmuz 2012'de Kobanê'de başlayan ve kısa sürede Efrîn ile Cizîr'e yayılan Rojava Devrimi, farklı kimliklerin bir arada yaşama anlayışının inşa edildiği tarihsel bir kırılma olarak kayda geçti. Devrim, savaşın yarattığı boşlukta ortaya çıkan geçici bir yönetim modelinden ziyade onlarca yıl boyunca örülen siyasal, toplumsal ve ideolojik bir hazırlığın ürünüydü.
Devrimimiz bugün 14’üncü yılına girdi. Aradan geçen zaman içinde DAİŞ, BAAS rejimi, Türk devleti, farklı çete grupları ve HTŞ’nin saldırılarıyla sınandı. Ancak tüm saldırılara rağmen devrimin ayakta kalmasını sağlayan temel unsur demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmayı esas alan toplumsal örgütlenme modeli oldu.
Rojava Devrimi'nin hikâyesi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 1979 yılında Suriye’ye geçmesiyle başladı. Bu aynı zamanda yıllarca BAAS zulmü altında yaşayan Kürtlerin örgütlenme zeminini de oluşturdu. Kürtler o yıllarda ağır bir asimilasyon politikasıyla karşı karşıyaydı. Binlerce kişi vatandaşlık hakkından mahrum bırakılmış, Kürtçe kamusal alanda yasaklanmış, birçok köyün adı değiştirilmiş, toprak politikalarıyla demografik yapı dönüştürülmeye çalışılmıştı. "Arap Kemeri" politikası kapsamında Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde Arap yerleşimleri kurulmuş, toplumsal bağların zayıflatılması hedeflenmişti.
Böylesi bir vahim tabloda örgütlenme çalışmaları yalnızca siyasi kadroların yetiştirilmesiyle sınırlı tutulmadı. Tam da Rêber Apo’nun altını çizdiği gibi halka gidildi, halkla konuşuldu. Köylerde, mahallelerde ve kentlerde halk toplantıları yapıldı. Gençlik örgütlenmeleri kuruldu ve kadınlar ilk kez bağımsız bir siyasal özne olarak örgütlenmeye başladı. Demokratik ulus paradigması, yaklaşık yirmi yıl boyunca her alanda ilmek ilmek örüldü. Rêber Apo’nun 1998’de uluslararası komplo sonucu Suriye’den ayrılmak zorunda kalması ile örgütlenme çalışmaları daha da yoğunlaştırıldı.
QAMIŞLO SERHILDANI YENİ DÖNEMİN HABERCİSİYDİ
Suriye’de yeni bir döneme girildiğinin işareti, 2004 yılında Qamişlo'da bir futbol karşılaşmasının ardından başlayan olaylarla verildi. Maçta Kürtlere yapılan ırkçı saldırılar sonucu başlayan tepkiler kısa sürede kitlesel halk gösterilerine dönüştü. BAAS rejiminin sert müdahalesi sonucu onlarca kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bu olay, bastırılan toplumsal taleplerin görünür hale gelmesini sağladı.
BAAS REJİMİ SARSILDI
2011’de Ortadoğu’da başlayan “Halkların Baharı” kısa sürede önce Dera’ya ardından Suriye’nin tamamına yayıldı. Gösteriler silahlı çatışmaya dönüştükçe rejim, birçok bölgede kontrolünü kaybetmeye başladı. Bir tarafta rejim güçleri, diğer tarafta farklı silahlı muhalif gruplar ülkenin birçok kentinde çatışırken, Suriye hızla uluslararası güçlerin de müdahil olduğu çok katmanlı bir savaşa sürüklendi.
Ancak Rojava’da farklı bir yol, yani “üçüncü çizgi” izlenmeye başlandı. Çatışmalara taraf olmak yerine halkın kendi öz yönetim kurumlarını oluşturan bir politika geliştirildi. Bu kapsamda mahalle komiteleri kuruldu, asayiş birimleri oluşturuldu, yerel meclisler hazırlıklarını hızlandırdı ve kadınlar bağımsız örgütlenmelerini genişletti. Ayrıca halk olası bir yönetim boşluğuna karşı kendi kurumlarını oluşturmaya başladı.
KOBANÊ’DE TARİH SİL BAŞTAN
19 Temmuz 2012 sabahı Kobanê'de halk sokaklara çıktı. BAAS güçleri kentten çekilirken yönetim, halk meclisleri ve yerel örgütlenmeler tarafından devralındı. Bu değişim, kısa süre içinde Efrîn ve Cizîr'e yayıldı. Böylece “Rojava Devrimi” olarak anılacak yeni dönem başladı. Devrim, yönetim binalarının el değiştirmesiyle sınırlı kalmadı; halkın doğrudan karar süreçlerine katıldığı yeni yönetim modeli kurulmaya başlandı. Kürtlerin yanı sıra Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Türkmenler ve Çeçenler yeni yönetim mekanizmalarında yer aldı. Bu model, ulus-devlet anlayışından farklı olarak tek kimlik yerine çok kimlikli, merkeziyetçilik yerine yerel demokrasi anlayışını ilke edindi.
KADINLAR İLK KEZ ÖZNE OLDU
Bu sürecin en dikkat çekici yönlerinden biri de kadınların ilk kez toplumsal yaşamın her alanında kurucu özne olarak yer almasıydı. Her kurumda eşbaşkanlık sistemi uygulanmaya başlandı, kadın meclisleri kuruldu, kadınların veto hakkını içeren bağımsız karar mekanizmaları oluşturuldu ve ekonomiden eğitime, adaletten diplomasiye kadar bütün alanlarda kadın temsiliyeti zorunlu hale getirildi.
Bu değişim, Rêber Apo’nun kadın özgürlük paradigmasının toplumsal yaşamdaki karşılığıydı. Kadın Savunma Birlikleri'nin (YPJ) kurulması ise bu dönüşümün aynı zamanda toplumsal savunma boyutunu da ortaya koydu.
DAİŞ’İN ORTAYA ÇIKIŞI
Ancak henüz devrimin ilk aylarıydı. Kurulan yeni yaşam modeli, kısa süre sonra hem BAAS rejimi hem de Ortadoğu ve dünya tarihinin en karanlık silahlı yapılarından biriyle karşı karşıya gelecekti. 2013'ten itibaren DAİŞ'in saldırıları, Rojava Devrimi'ni bütün dünya açısından belirleyici olacak bir direnişin içine sürükleyecekti. DAİŞ, 2014’te Musul'un ele geçirilmesiyle geniş bir coğrafyayı işgal eden, ağır silahlara sahip ve dünyanın birçok ülkesinden milis çeken cihatçı bir yapıya dönüştü.
Suriye'de Reqa'yı “hilafetinin başkenti” olarak ilan etti, ele geçirdiği kentlerde farklı inanç grupları, etnik topluluklar ve kendisine biat etmeyen herkes sistematik baskıyla karşı karşıya kaldı. Toplu katliamlar, zorla yerinden etmeler, köleleştirme ve kültürel mirasın yok edilmesi, insani krizi derinleştirdi. Bu durum Rojava’da gelişen yeni yönetim modeli açısından da varoluşsal bir tehditti. Çünkü DAİŞ'in benimsediği merkeziyetçi ve mutlak otorite anlayışı ile Rojava'da inşa edilmeye çalışılan yerel demokrasi, kadınların kamusal yaşamdaki rolü ve farklı halkların birlikte yönetimi fikri birbirine taban tabana zıt iki yaklaşımı temsil ediyordu.
İLK SALDIRILAR
2013 yılı boyunca DAİŞ ve bağlantılı silahlı gruplar, Serêkaniyê başta olmak üzere birçok bölgeye saldırdı. Yerleşim alanları ağır hasar gördü ve binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Esas kırılma ise 2014 yazında yaşandı.
ŞENGAL: DÜNYANIN SEYRETTİĞİ SOYKIRIM
DAİŞ, 3 Ağustos 2014'te, Êzidîlerin yaşadığı Şengal bölgesine saldırdı. Binlerce kişi katledildi, kadınlar ve çocuklar köleleştirildi, yüz binlerce kişi ise evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bugün binlerce kişinin akıbeti hala bilinmiyor.
YÜZYILIN DİRENİŞİ
Şengal Dağı'na sığınan on binlerce kişi günlerce susuzluk, açlık ve kuşatma altında yaşam mücadelesi verdi. Bu süreçte PKK’nin açtığı koridorlar ve DAİŞ’e karşı mücadelesi sayesinde çok sayıda sivil güvenli bölgelere tahliye edildi. Şengal saldırısından haftalar sonra DAİŞ bu kez bütün gücüyle Kobanê'ye yöneldi.
Eylül 2014'te kuşatma başladı. DAİŞ, bu kenti ele geçirerek hem Suriye'nin kuzeyindeki işgal alanını genişletmeyi hem de Rojava'da kurulan yönetim modelini ağır bir yenilgiye uğratmayı hedefliyordu. Ağır silahlar, tanklar ve Musul'dan ele geçirilen askeri teçhizatla ilerleyen DAİŞ kısa sürede onlarca köyü kontrol altına aldı. Yüz binlerce sivil Bakur sınırına doğru göç etmek zorunda kaldı. Kent merkezinde ise YPG ve YPJ sınırlı imkânlarla savunmaya geçti. Sokak sokak, mahalle mahalle süren çatışmalar aylarca devam etti. Direniş, kısa süre içinde uluslararası basının en fazla takip ettiği savaş alanlarından biri haline geldi.
YPJ’NİN İRADESİ
Kobanê direnişinin dikkat çeken yönlerinden biri, kadın savaşçıların ön saflarda yer almasıydı. Uluslararası haber ajansları ve gazeteler, Ortadoğu'da kadınların askeri ve siyasal alandaki görünürlüğünü Kobanê üzerinden tartışmaya başladı. YPJ, kadın özgürlük mücadelesinin sembolüne dönüştü.
Kobanê kuşatması ilerledikçe dünyanın birçok kentinde dayanışma gösterileri düzenlendi. Avrupa'dan Latin Amerika'ya, Kuzey Amerika'dan Avustralya'ya kadar çok sayıda şehirde DAİŞ'e karşı mücadeleye destek çağrıları yapıldı. Onlarca enternasyonalist devrimci yönünü Rojava’ya vererek direnişe katıldı. Kent içindeki direniş ile hava desteğinin birleşmesi, DAİŞ’in ilerleyişini yavaşlattı. Ve aylarca süren çatışmaların ardından Ocak 2015'te DAİŞ, Kobanê'den çıkarıldı.
MİNBİC HAMLESİ
Ancak DAİŞ, Reqa'dan Dêrazor'a kadar uzanan bölgelerde varlığını sürdürüyordu. Kobanê'nin ardından en önemli hedeflerden biri Minbic oldu. Halep-Reqa arasındaki stratejik konumu nedeniyle Minbic, DAİŞ için önemli bir lojistik merkezdi. Türkiye sınırına yakınlığı ve çete transfer hatlarından biri olması, kentin askeri önemini artırıyordu. Haziran 2016’da başlayan Minbic Hamlesi, yaklaşık iki ay süren yoğun çatışmaların ardından sonuçlandı. Minbic'in özgürleştirilmesiyle DAİŞ'in Türkiye-Reqa arasındaki önemli bağlantılarından biri kesildi.
Minbic'in ardından Kürtler, DAİŞ'in “hilafetinin başkenti” olan Reqa'ya yöneldi. Ancak Reqa kuşatması için önce stratejik önemde olan Tebqa’nın özgürleştirilmesi gerekiyordu. 2017 yılında yürütülen operasyon sonucunda kent ve çevresi DAİŞ'ten alındı.
DAİŞ’İN HİLAFETİ YIKILDI
Reqa, DAİŞ’in örgütün siyasi, askeri ve propaganda faaliyetlerinin merkezi konumundaydı. 2017 yılında başlayan Reqa hamlesi, DAİŞ açısından en önemli kayıplardan biri anlamına geliyordu. Aylar süren mücadelenin sonunda kent, Ekim 2017'de çetelerden temizlendi. 2019 başında başlayan Baxoz hamlesi, DAİŞ'in Suriye'deki son toprak parçasına yönelikti. Fırat Nehri kıyısındaki küçük bir alana sıkışan cihatçılar, burada son kez Kürtlere saldırdı. Mart 2019'da Baxoz’un özgürleştirilmesiyle, DAİŞ'in Suriye'deki toprak hakimiyeti sona erdi.
SAVAŞ YILLARINDA DÖNÜŞEN BİR HALK
2012'de başlayan süreç, geçen yıllar içinde yalnızca siyasi sınırları değil, toplumun örgütlenme biçimini de değiştirdi. Savaş koşulları içinde kurulan kurumlar kalıcı hale getirilmeye çalışıldı, yerel meclisler genişletildi, kadın kurumları güçlendirildi, eğitim, sağlık ve ekonomi alanlarında yeni yapılar oluşturuldu. Ancak savaşın maliyeti ağır oldu. Binlerce insan şehit düştü, yüz binlerce kişi yerinden edildi, ekonomik kaynaklar büyük ölçüde tükendi. Dahası ambargolar ve sürekli savaş hali günlük yaşamı zorlaştırdı. Bütün bu koşullara rağmen Rojava modeli, savaş ortamında alternatif bir yönetim deneyimi sundu.
Özcesi DAİŞ'in yenilgisiyle başlayan dönem, Rojava açısından yeni bir mücadele alanı açtı. Bir tarafta uluslararası alanda tanınma ve kalıcı bir siyasi çözüm arayışı devam ederken, diğer tarafta askeri tehditler ve bölgesel güç mücadeleleri sürdü. Rojava artık yalnızca DAİŞ'e karşı savaşan bir yapı değil; Suriye'nin geleceği tartışmalarının merkezindeki aktörlerden biri haline gelmişti. Ancak önünde yeni ve belirsiz bir dönem bulunuyordu. Suriye'deki iktidar dengeleri değişecek, BAAS rejiminin geleceği tartışılacak ve yeni aktörler sahneye çıkacaktı.
DEVRİME KARŞI YENİ CEPHELER KURULDU
DAİŞ'e karşı mücadele sona ererken, Kuzey ve Doğu Suriye’de güç dengeleri yeni bir döneme girdi. DAİŞ tehdidinin geri çekilmesiyle birlikte bölgesel hegemonik güçlerin öncelikleri değişti. Türk devleti, Kürtlerin güçlenmesini ve Demokratik Özerk Yönetimi’ni “kendi güvenliği açısından tehdit” olarak dünyaya pazarladı. Bu da devrime yeni işgal saldırılarının başlaması demekti.
TÜRK DEVLETİNİN İŞGALİ
Türk devleti ve Suriye Milli Ordusu (SMO) çeteleri, 2018 yılında Efrîn'e yönelik işgal saldırıları başlattı. Efrîn, Rojava sistemi içinde önemli bölgelerden biriydi. Yaklaşık iki ay süren ağır saldırılar sonucu kent işgal edildi. Binlerce kişi katledildi ve yerinden edildi.
Ekim 2019'da Türkiye, ABD'nin onayı ve çekilmesiyle Serêkaniyê ve Girê Spî hattına yönelik yeni bir işgal saldırısı başlattı. Ve iki kent de işgal edildi. Türk devleti, 32 km derinliğinde “tampon bölge” dayatmasını her platforma taşıdı. Bu gelişmeler, Rojava'nın güvenlik stratejisini yeniden şekillendirdi.
BAAS REJİMİ KRİZİN ANA NEDENİYDİ
Rojava Devrimi'nin 14 yıllık tarihi, Suriye ve Ortadoğu'nun geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak şekillendi. Suriye'de 2011'de başlayan iç savaş, uzun yıllar boyunca BAAS rejiminin kontrolü altında devam etti. Ancak savaşın yarattığı ekonomik, askeri ve siyasi yıpranma, rejimin ülke üzerindeki hakimiyetini giderek zayıflattı. Sonraki yıllarda farklı uluslararası ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle Suriye, birçok aktörün etkili olduğu karmaşık bir alana dönüştü.
BAAS rejiminin çöküşüyle birlikte ortaya çıkan yeni dönem, Suriye'nin nasıl yeniden yapılandırılacağı sorusunu gündemin merkezine taşıdı. Yeni siyasi süreçte temel tartışmalardan biri, merkeziyetçi devlet anlayışının devam edip etmeyeceği oldu.
Kuzey ve Doğu Suriye yönetimi ise yıllardır savunduğu yerel demokrasi ve çoğulcu yönetim modelinin yeni Suriye'nin anayasal yapısında yer almasını talep etti. Bu da Suriye'nin farklı halkların, inançların ve bölgelerin kendi yerel kurumlarıyla temsil edildiği demokratik bir yapı olarak yeniden kurulması demekti.
HTŞ’NİN SAHNEYE ÇIKIŞI
Suriye savaşının ilerleyen yıllarında ortaya çıkan aktörlerden biri de Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) oldu. HTŞ, El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi olarak bilinen cihatçı yapının dönüşümüyle ortaya çıktı ve özellikle İdlib bölgesinde etkili hale geldi. HTŞ zaman içinde uluslararası meşruiyet arayışına yöneldiğini ve önceki dönemden farklı bir siyasi çizgi izlediğini savundu. Ancak sahada durum şu anda tam tersi.
Suriye'deki yeni dengeler içinde HTŞ'nin konumu, Rojava açısından da önemli bir başlık haline geldi. Çünkü Kuzey ve Doğu Suriye'de inşa edilen model, etnik ve dini çeşitliliği esas alan, kadınların siyasi temsiline dayanan ve yerel meclisler üzerinden işleyen bir sistem üzerine kurulu. HTŞ'nin politikası ise merkeziyetçi ve tekçi bir rejime dayalı. Dolayısıyla, Suriye'nin geleceği için sorulan öncelikli soru, nasıl bir toplum ve yönetim anlayışının kurulacağı sorusudur.
KAPİTALİST SİSTEME KARŞI DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Aradan geçen 14 yıla baktığımızda, Rojava Devrimi’nin temel kavramlarından birinin Rêber Apo’nun üstünde durduğu “demokratik özerklik” kavramı olduğunu görüyoruz. Bu model, klasik anlamdaki “bağımsız devlet” anlayışından farklı olarak, yerel halkların kendi kurumları aracılığıyla karar alma süreçlerine katılımını esas alıyor. Mahalle komünleri, yerel meclisler, belediyeler, kadın kurumları ve farklı toplulukların temsil edildiği yapılar bu sistemin temel parçaları olarak oluşturuldu. Öte yandan, bu modelin savaş koşulları altında uygulanmaya çalışılması, onu bölgesel siyaset açısından dikkat çekici bir deneyim haline getirdi.
KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Devrimi önemli kılan en büyük etken de kadınların siyasal ve toplumsal yaşamdaki konumu oldu. Kadınların yönetim, diplomasi, ekonomi, eğitim ve hukuk alanlarında da örgütlenmesi, bölgedeki geleneksel toplumsal yapılar açısından önemli bir değişimdir. Eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri ve örgütlenmeleri, bu deneyimin en somut örnekleridir. Yine DAİŞ'e karşı savaş sırasında YPJ'nin direnişi, kadınlara Ortadoğu'da biçilen rolü sorgular hale getirdi. Çünkü kadın temsili bir sayıdan öte toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesi olarak ele alındı. Bu da Rêber Apo’nun “kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez” tezinin ne kadar haklı olduğunu ortaya koyuyor.
ÇOK RENKLİ VE KİMLİKLİ YÖNETİM
Rojava deneyiminin bir diğer önemli başlığı, farklı halkların aynı yönetim çatısı altında temsil edilmesi oldu. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Türkmenler ve diğer topluluklar, Kuzey ve Doğu Suriye yönetim yapıları içinde yer aldı. Bu durum, Suriye'nin savaş öncesi tek kimlikli ulus anlayışından farklı bir siyasal arayışı temsil etti. Bugün tüm anadillerde verilen eğitim, farklı kültürlerin kamusal alanda görünürlüğü ve yerel temsil mekanizmaları bu sistemin temel taşı oldu.