Suriye’de katliamların gölgesinden kurtuluş ancak demokratik bir cumhuriyetle mümkündür
Er veya geç, Suriye’de ve bölgede demokrasi kazanacak. Önemli olan, yıllarca yaşanan savaşın acılarının yeniden tekrar yaşanmamasıdır.
Er veya geç, Suriye’de ve bölgede demokrasi kazanacak. Önemli olan, yıllarca yaşanan savaşın acılarının yeniden tekrar yaşanmamasıdır.
Eğer çözüm olacaksa, mevcut yönetimin demokratik bir anayasa aracılığıyla demokrasiye duyarlı hale getirilmesi sağlanmalıdır; eğer bu mümkün değilse, Suriye’nin tüm demokrasi güçleriyle birlikte ortak bir Demokratik Suriye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.
Son birkaç gündür Arap Bedevi aşiretlerle Dürziler arasında çıktığı iddia edilen, ama esas olarak HTŞ tarafından 13 Temmuz 2025 günü başlatılan saldırıların ardından, Şam Ordusu başta Süveyda olmak üzere Dürzilerin yaşadığı alanları işgal etmeye başladı. Güya barış adı altında gelişen bu işgal saldırısıyla birlikte başlayan insanlık dışı uygulamalar sonucu Dürzi halkı kitleler halinde göçe zorlandı. Birçok yerleşim alanından katliam görüntüleri basına yansıdı.
Şam’ın hemen yanı başında yer alan ve Dürzilerin çoğunlukta bulunduğu Ceremana kasabası da Şam silahlı güçleri tarafından kuşatma altına alındı. Bu süreçte, Dürzilerin işbirlikçi kanadı tarafından ilan edilen teslimiyet duyurusu aynı zamanda Şam iktidarının algı operasyonunun bir parçası oldu.
İlk günün ardından, direniş güçlerinin savunma ve saldırı hamleleriyle birlikte, işgal, göç ve katliam görüntülerine direniş de eklendi. Direnen güçlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, işgalci Türk devletinin işgal bölgelerinde konumlandırdığı ve aynı zamanda Şam Savunma Bakanlığı’na bağlı olan çeteler, Dürzi direnişini kırmak ve işgali katliamlarla tamamlamak amacıyla Süveyda’ya kaydırıldı. Bu son gelişmeler, sürecin rengini de değiştirdi.
İlk üç gün, Özerk Yönetim alanından yayın yapan basın kuruluşlarının dışında, katliam yapılarak gerçekleştirilen bu işgale karşı neredeyse hiçbir tepki gelişmedi. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi alanındaki çeşitli kurum ve kuruluşların katliam ve işgale karşı tepkileri de çok cılız kaldı.
Üçüncü günden itibaren ise tepkilerin dozajı yükseldi. Başta Lübnan ve İsrail olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşayan Dürziler, yaşanan işgal ve katliamı protesto etmeye başladı. Başlangıçta katliama onay vermiş gibi görünen İsrail, Türkiye’ye bağlı çetelerin alana kaydırılması üzerine Şam işgal ordusunu ve dördüncü günde de Şam’daki hükümet binası ile Savunma Bakanlığı merkezini vurarak tepkisini ortaya koydu. İsrail’in bu saldırıları üzerine Ankara hükümeti, İsrail’i kınayan açıklamalar yaparken, İsrail’e karşı tavır konulması için çeşitli ülkelerle diplomatik temaslara başladı.
17 Temmuz Perşembe gününün ilk saatlerinde, Şam silahlı güçlerinin işgal alanlarını terk edeceği ve Dürzilerin güvenliğinin yerel güçlerce sağlanacağı açıklandı. Son birkaç günün olaylarını bu şekilde kısaca özetlemek mümkün.
İsrail’in müdahalesine gösterilen tepkilerin dozajına bakınca, TC ve Trump’un Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı öncelikli olarak değerlendirmek gerekecek.
TC’nin bölgeye, özelde ise Suriye’ye yönelik günlük politikaları ve uzun vadeli projeleri biliniyor. TC Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan da o projelerden vazgeçmediğini ifade eden değerlendirmeleri sık sık yapıyor. Bu projenin adı “Yeni Osmanlıcılık.” Bu proje ile TC devleti, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir zamanlar hakim olduğu, özellikle Arap-İslam coğrafyasına yeniden egemen olmak istemektedir. Bu hakimiyet projesinin ilk adımları da Irak ve Suriye devlet sınırları içinde yer alan Güney ve Batı Kürdistan’ı bir biçimde denetim altına alarak atılacaktır. Bu adımın projesi de “Misak-ı Milli” olmaktadır.
O nedenle de hem Erdoğan ve hem de TC’nin “pis işleri bakanı” Hakan Fidan, inkar ve imha politikalarından vazgeçmeden sık sık “Sadece doğumuzdaki değil, güneyimizdeki Kürtlerin de hamisiyiz. Bunun için de onların güvenlik ve huzuru bizden sorulur” demektedirler.
İsrail’in Hamas ve Hizbullah’a vurduğu darbelerle birlikte, İran’ın Suriye’deki varlığına da yönelmesinin ardından Şam BAAS rejiminin yıkılmasının önü açıldı. Şam’da, HTŞ öncülüğünde selefi bir iktidar kuruldu. İsrail’in, ABD’nin de katılımıyla İran’a yaptığı saldırılarla birlikte İran’ın bölgedeki etkisi en aza indirildi. Buna rağmen İsrail, İran’ın siyasal varlığına bile son verebileceği yönündeki tehditlerini sürdürmektedir.
Son olarak, Trump’un Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ın 130 km’lik Zengazur Koridoru’nu ABD’nin 100 yıllığına kiralayacağı mealindeki açıklamaları da İran’a yönelik saldırının kapsamını ortaya koymaktadır. Elbette bu kiralama işinin bir boyutu Rusya ve Çin’i de ilgilendirmektedir.
İran’a uygulanan ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik ambargoların yanı sıra, İran rejiminin anti-demokratik uygulamaları, ülke içinde demokratik halk hareketlerini olası kılmaktadır. Bütün bu ve benzeri nedenlerden dolayı, İran’ın bölge üzerinde “Şii ekseni” adı altında geliştirmeye çalıştığı tarihsel Pers projesinin çöktüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Son birkaç yıldır, özellikle Trump’un birinci başkanlığı döneminden itibaren, İsrail bölge üzerindeki hakimiyetini giderek artırmaktadır. Arap ülkeleriyle adım adım gerçekleştirilen ve Yeni Osmanlıcılığı sadece bir hayal olma düzeyine indirgeyen İbrahim Antlaşmaları, Trump’un yeniden başkan olmasıyla daha da canlılık kazanmıştır. ABD tarafından, Şam’daki selefi yönetimin de bu antlaşmalara dahil edilmesiyle, Yeni Osmanlıcı proje hayal bile edilemez hale getirilmek istenmektedir.
İsrail’in bölge üzerindeki hakimiyetini kalıcılaştırılmasının önemli bir aracı da Davut Koridoru projesi olmaktadır. Bu proje, aynı zamanda Misak-ı Milli kapsamında yer alan Güney ve Batı Kürdistan coğrafyasını da içermektedir. Bu nedenle, İran ile olduğu gibi ifade edilmese de söz konusu bu saha İsrail ve TC projelerinin çatıştığı temel bir üs olma özelliğini taşımaktadır.
Bu nedenle, Devlet Bahçeli başta olmak üzere Türk siyasi çevrelerinde, Türk devletinin bekası üzerinden tarihsel Kürt-Türk birlikteliğinin yararları gündeme getirilmeye başlandı. Bölgedeki bu değişimi gören Önder APO da yıllardır hayata geçirmeyi düşündüğü adımları atarak, Kürt-Türk birlikteliğinin demokratik Türkiye’ye vesile olmasını sağlayacak “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"nı yaptı.
Bu çağrıyla bağlantılı olarak, sadece ideolojik belirlemeler üzerinden değil, aynı zamanda güncel ihtiyaçların da dayatmasıyla PKK feshedildi. Silahlı mücadele yerine, demokratik siyaset ve hukuk mücadelesi stratejisi benimsendi.
Kısacası, bugün Alevi ve Dürzi bölgelerinde yaşananları, Hristiyanlara yönelik saldırıları, Kürtler ve Kuzey ve Doğu Suriye üzerinde oynanmak istenen oyunları; bu temel çelişkiyi de dikkate alarak değerlendirmek, doğru bir yaklaşım olacaktır.
Bu çelişkili güçler Suriye üzerinde oyun kurarken farklı yöntemler benimsemektedir. Gazze’de ve genel olarak Filistinlilere karşı soykırımcı bir politika izleyen İsrail, Suriye’de baskı altına alınmış, iradeleri kırılmak istenen toplulukların demokrasi taleplerinin yanındaymış gibi bir politika izlemektedir.
TC ise hem kendi devlet sınırları içinde hem de dışında tekçi zihniyete dayalı politikaları savunmakta, uygulamakta ya da uygulatmaktadır. Bu nedenle, Şam’da oluşan yeni selefi iktidarı desteklemiş, iktidar olmasını sağlamış ve onunla stratejik bir ilişki kurmuştur. Bu ilişki üzerinden Doğu Akdeniz enerji kaynaklarından pay alabilmek için, Lazkiye-Tartus gibi Alevi yoğunluklu sahil bölgelerinde yapılan Alevi katliamını desteklemiş, hatta Şam Genelkurmayı’na olduğu kadar kendisine de bağlı çeteler aracılığıyla bu katliamın faillerinden biri olmuştur.
Son dönemlerde Alevileri göçe zorlamak için çıkarılan orman yangınları da bu politikayla ilgilidir. Bu politika aynı zamanda “tek dil, tek millet, tek din-inanç, tek devlet” anlayışının dışa vurumudur. Şam’daki mevcut yönetim de bu anlayışın en katı uygulayıcısıdır.
ABD Ankara Büyükelçisi ve Trump’un özel temsilcisi Tom Barrack, Lübnan asıllıdır ve dedeleri zamanında Lübnan, Osmanlı hakimiyeti altındadır. Ankara’daki görevine başlar başlamaz aile hikayesiyle basının gündemine gelmiş; Ortadoğu’ da yatırım alanları ve iş ilişkileri olan bir iş insanı olarak tanınmıştır. Zaman zaman yaptığı açıklamalarda Osmanlı dönemine yaptığı vurgular, Yeni Osmanlıcıların iştahını kabartmaktadır.
10 Mart 2025’te Colani ile Mazlum Abdi arasında yapılan anlaşmaya binaen, 9 Temmuz 2025’te yine ABD’nin garantörlüğünde Şam’da, Şam hükümeti ve Özerk Yönetim heyetleri arasında bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantıda Fransa’nın temsilcisi de hazır bulunmuştur.
Şam toplantısı, aslında Özerk Yönetim’in teslim olacağı bir anlaşmaya varılması temelinde kurgulanmıştır. Toplantıya katılan Şam heyeti ve ABD temsilcisi Barrack, aslında o gün Özerk Yönetimi teslim almak istemektedir. Ancak istenilen sonuç ortaya çıkmayınca, Barrack toplantıyı terk etmiştir. Ardından basına, Özerk Yönetimi suçlayıcı açıklamalarını yapmıştır.
Suriye için kullandığı “Tek dil, tek millet, tek devlet olmalıdır” sözleri kulağa oldukça tanıdık gelmektedir. Sanki kendilerinden ayrı bir devlet talep ediliyormuş gibi, “YPG’ye devlet kurmak ya da federasyon vermek gibi bir borcumuz yoktur” diyerek, doğrudan Türk devletinin söylemleriyle örtüşen bir tutum sergilemiştir. Bununla da yetinmeyip, QSD’yi PKK'nin uzantısı gibi göstermiştir. Bu söylemleriyle Barrack, kimin temsilciğini yaptığı gerçeğini açıkça ortaya koymuştur.
Teslimiyet üzerine kurgulanmış toplantının istenen sonucu vermemesi, görüşmelerin önemli oranda tıkanmasını da beraberinde getirmiştir. Toplantı sonrası ABD’ye dönen Barrack, öfkesini dile getiren ifadeler kullanmaya devam etmiştir. Özerk Yönetimi suçlayan ve ‘haddini bildirmek gerekir’ anlamına gelen ifadeler kullanmıştır.
Çünkü ona göre, Suriye’de kesinlikle adem-i merkeziyetçi bir yapıya müsaade edilmemelidir. Bu talepte bulunan Alevilerin başına gelenler de ortadadır. Lazkiye ve Tartus’ta, Şam selefi iktidar güçleri tarafından yapılan katliamlarda binlerce insan yaşamını yitirmiş, yüz binlerce Alevi göçe zorlanmıştır. Alevi kadın ve kızları sistematik olarak taciz, tecavüz ve kaçırmayla karşı karşıya bırakılmıştır.
Kısacası, bölge tam anlamıyla bir etnik temizliğe tabi tutulmakta ve TC’nin kendisine bağlı güçlerinin iskan edebileceği alan haline getirilmek istenmektedir.
Kuzey ve Doğu Özerk Yönetimi’nin örgütlü yapısı ve kendini savunma kapasitesine sahip olması nedeniyle direk hedef alınması yerine, Alevilerden sonra Suriye’nin demokrasi dinamiklerine parça parça saldırılmaya devam edilmiştir.
22 Haziran 2025 akşamı yapılan ayin sırasında, Şam’daki Duvayla Mahallesi’nde bulunan Mar İlyas Rum Ortodoks kilisesi hedef seçilmiştir. Saldırıda 27 kişi hayatını kaybetmiş, çok sayıda kişi yaralanmıştır. Bu saldırının da bilinçli bir tercih olduğu açıktır; zira TC ile Rumların çelişkileri bilinmektedir.
Şam’daki selefi hükümet işbaşına gelmesinden bu yana, işgal altındaki bölgelerde yaşayan Kürtler sürekli olarak baskı ve şiddete maruz kalmıştır. Efrin, Serêkaniyê ve Girê Spi halklarının evlerine dönüşü hala engellenmektedir.
Tüm bunların ardından, Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi’ne nazaran daha zayıf olan Dürzilerin sıradaki hedef olacağı tahmin edilebiliyordu. Barrack aslında, ‘tek devlet, tek ulus’ derken biraz da bunu kastediyordu. Suriye’de federalizm ya da özerklik olmayacağını söylerken, kimlik ve kişilik kazanmış bölge ve halkları hedef gösteriyordu.
Ona göre, Suriye’nin birliği ve bütünlüğü, BAAS döneminden kalma ve DAİŞ zihniyetiyle derinleştirilmiş bir zihniyet yapısıyla sağlanmalıydı. Kendisi de bu toplantıya Ankara’dan gelmişti. Ankara’nın inkârcı havasını solumuş ve Osmanlı zihniyetinin kılıcını kuşanmıştı. Adeta işgal edilecek bölgelere önceden keşif ve korku salmak için gönderilen Osmanlı akıncılarına benziyordu.
Şam yönetimine bu konuda güvendiğini söyleyerek, onu da özerk alanlara saldırmaya hazırlamıştı. Zaten İsrail ile Şam yönetimi arasında Azerbaycan ve farklı Arap devletlerinde yapılan toplantılarla belli bir konsensüs sağlanmıştı. İşte bunun için, önce Dürziler, ardından da Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi dize getirilmeliydi.
Bunun için de bir gerekçe olmalıydı. Süveyda’da “Bedevi Arap aşiretleri” adı altında başlatılan provokasyonla Süveyda’nın işgali ve katliam süreci başlatıldı. Ancak ortaya çıkan direniş karşısında bozguna uğrayan Şam’a bağlı askeri güçlere destek amacıyla, Türk işgali altındaki bölgelerdeki çeteler bölgeye gönderildi. Bu gelişmenin ardından, özellikle Suriye’nin güneyinde TC’nin askeri varlığını kabul etmeyen İsrail, uçak ve dronlarla Şam’a bağlı bu çete gruplarına saldırmaya başladı.
İsrail ile TC arasında süren, bölge üzerinde egemenlik kurma savaşında halkların üçüncü bir seçeneği olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekir. Öz güce dayanmadan, özgürlük düşüncesini halkla bütünleştirmeden, sadece bir dış güce dayanarak özgürlük kazanmanın ya da bir irade olarak varlık bulmanın mümkün olmadığını tarihte yaşananlar ve bugün gerçekleşenler açık bir şekilde göstermektedir.
Osmanlı döneminden bu yana, olaylara ve gelişmelere yalnızca çıkar penceresinden bakan güçlerin oyunlarının çok olduğu defalarca yaşanmıştır. O nedenle, Süveyda başta olmak üzere tüm Suriye’de demokratik toplum, demokratik ulus şiarıyla demokratik cumhuriyete doğru yürüyüşü gerçekleştirmek, ancak demokrasiden yana olan tüm güçlerin ortak örgütlenmesi ve eyleminden geçer.
Kan, ancak demokratik bir anayasa ile taçlandırılmış toplumsal sözleşme sayesinde kalıcı biçimde durdurulabilir. İsrail-Türkiye eksenli ya da bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişki ve ilişkiler üzerinden strateji belirlemek, buna göre taktik üretmek ne demokratik bir ortama ne de özgürlüğe dayalı bir yaşama ulaşmayı sağlayabilir.
Belki, özgüce dayanan ve politikasını halkıyla birlikte üreten öncüler için dış dinamikler ve güçler arası çelişkiler belli dönemlerde rol oynayabilir. Aksi durumda büyük bir umut kırılması ile hakların geleceği kararır.
O nedenle, bugün ateşkes ve geri çekilme şeklinde ortaya çıkan durumu kalıcı görmeden, her an ve her yerde inkâr ve imhanın yeniden gerçekleşebileceğini öngörerek meşru savunma pozisyonunda olmak, olmazsa olmaz bir tutumdur.
Er veya geç, Suriye’de ve bölgede demokrasi kazanacak. Önemli olan, yıllarca yaşanan savaşın acılarının yeniden tekrar yaşanmamasıdır. Ancak Şam’daki mevcut anti- demokratik zihniyet ve onun arkasındaki güçler, Suriye halklarına demokratik bir ortamda yaşama hakkı tanımak istememektedir.
Bu nedenle, eğer çözüm olacaksa, mevcut yönetimin demokratik bir anayasa aracılığıyla demokrasiye duyarlı hale getirilmesi sağlanmalıdır; eğer bu mümkün değilse, Suriye’nin tüm demokrasi güçleriyle birlikte ortak bir Demokratik Suriye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.