GÖRÜNTÜLÜ

'2026 doğa için mücadele yılı olmalı'

Aktivist Melis Tantan, enerji, madencilik ve altyapı yatırımlarının ‘kalkınma’ adıyla sunulduğunu belirterek, Türkiye ve Kürdistan’da doğa talanının derinleştiğini, 2026’nın ekolojik yıkım ve toplumsal direnişlerin yoğunlaşacağı bir yıl olacağını söyledi.

Türkiye ve Kürdistan’da son yıllarda hız kazanan enerji, madencilik ve altyapı projeleri, “kalkınma” ile “enerjide bağımsızlık” söylemleri eşliğinde hayata geçirilirken, bu projelerin yol açtığı ekolojik yıkım her geçen gün daha görünür hale geliyor.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Ekoloji Komisyonu Eşsözcüsü ve ekoloji aktivisti Melis Tantan, 2025 yılında derinleşen doğa talanının 2026’da daha da artacağı uyarısında bulunarak, özellikle Kürdistan coğrafyasının çok yönlü bir ekolojik talan altında olduğunu vurguladı.

Son iki yılda madencilik, petrol ve sondaj faaliyetlerinin hızla arttığını belirten Melis Tantan, Sur’un kırsal alanlarından Şırnex (Şırnak), Êlih (Batman), Sêrt (Siirt) ve Colemêrg’e (Hakkari) kadar geniş bir coğrafyada yeraltının adeta parsel parsel kazıldığını ifade etti.  Melis Tantan, 2025 yılı boyunca Türkiye ve Kürdistan’da uygulanan enerji, madencilik ve altyapı politikalarının hava, su ve toprak üzerinde büyük bir yıkıma yol açtığını belirterek, 2026’nın hem ekolojik talanın hem de toplumsal mücadelenin yoğunlaşacağı bir yıl olacağını söyledi.

'AKKUYU, GABAR VE KARADENİZ, ‘VİZYON’ DİYE SUNULUYOR'

Enerji Bakanlığı’nın 2025 yılı boyunca attığı adımların devlet tarafından yoğun biçimde övüldüğünü hatırlatan Melis Tantan, Akkuyu, Gabar ve Karadeniz projelerinin ‘kalkınma’ söylemiyle pazarlanmasına dikkat çekerek, “Akkuyu’daki nükleer santral, Gabar’da çıkarılan petrol ve Karadeniz’de üretilen doğalgaz, ‘kalkınma hamlesi’ ve ‘enerjide dışa bağımlılıktan kurtuluş’ söylemleriyle sunuluyor. Bu üç proje büyük vizyon projeleri olarak anlatılıyor ve görünen o ki 2026 yılında da bu yatırımlar gündeme damgasını vurmaya devam edecek” dedi.

Ancak sahadaki gerçekliğin bambaşka olduğunu vurgulayan Melis Tantan, ‘kalkınma’ söyleminin sorgulanması gerektiğini ifade ederek şunları söyledi:

“Gabar’da çıkarılan petrol, bölgenin yeraltı su kaynaklarını tüketiyor. İnsanların çeşmelerinden petrol akıyor. Buna rağmen bu sürece ‘kalkınma’ deniliyor. Oysa bu, halkın daha da yoksullaşması, doğanın yok edilmesi ve yaşanabilir toprakların ortadan kaldırılması demek. Asıl sormamız gereken soru şu: Bu kalkınma kimin için?”

'NÜKLEER, BAĞIMLILIK VE EKOLOJİK KIRIM DEMEK'

Akkuyu Nükleer Santrali’ne ilişkin eleştirilerini de paylaşan Melis Tantan, nükleer enerjinin temiz bir enerji olarak sunulmasının gerçeği yansıtmadığını söyledi:

“Nükleer enerjinin temiz bir enerji olmadığını artık biliyoruz. Akkuyu’da kurulacak santral Rusya tarafından işletilecek ve bu durum, Türkiye açısından ciddi bir uluslararası bağımlılık yaratacak. Aynı zamanda Akdeniz’in suyunu ısıtacağı için iklim üzerinde büyük etkiler yaratacak, Mersin’de devasa bir ekolojik yıkım alanı oluşturacak.”

Dünyanın birçok ülkesinde nükleer santraller kapatılırken, Türkiye’nin bu alandaki ısrarının dikkat çekici olduğunu belirten Melis Tantan, doğalgazın da ülkeler arasında bir savaş aracı haline geldiğini vurguladı.

'KÜRDİSTAN, EKOLOJİK TALANIN EN YOĞUN YAŞANDIĞI COĞRAFYA'

Melis Tantan, Kürdistan’da yaşanan ekolojik yıkımın tesadüfi olmadığını, aksine sistematik bir politika olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“Kürdistan, bugün Türkiye’de ekolojik talanın en yoğun yaşandığı coğrafya. Hava kirliliği, suyun kirletilmesi, madencilik, barajlar ve enerji projeleri burada çok daha rahat ve denetimsiz biçimde hayata geçiriliyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik tercihler değil; Kürdistan’ın bir yönetim ve güvenlik alanı olarak görülmesi. Bu durum, bölgenin yaşam alanı olmaktan çıkarılıp bir ‘kaynak havzası’na dönüştürülmesi anlamına geliyor.”

'GÜVENLİK POLİTİKALARI EKOLOJİK YIKIMIN ZEMİNİNE DÖNÜŞTÜ'

Ekolojik yıkımın askeri ve güvenlik politikalarından bağımsız ele alınamayacağına işaret eden Melis Tantan, şunları kaydetti:

“Barajlar, madenler, taş ocakları ve enerji projeleri uzun yıllar ‘güvenlik’ gerekçesiyle meşrulaştırıldı. Bugün ise bu gerekçeler sermayenin önünü açan bir zemine dönüştü. Kürdistan’da doğa, güvenlik politikalarıyla birlikte yok ediliyor. Bu durum, köy boşaltmalarını, zorunlu göçü ve mülksüzleştirmeyi de beraberinde getiriyor.”

'YENİLENEBİLİR ENERJİ ADI ALTINDA ARAZİLER GASPEDİLİYOR '

Son yıllarda ‘yenilenebilir enerji’ adı altında büyük ölçekli güneş santrallerinin hızla yayıldığına dikkat çeken Melis Tantan, bu sürecin de ciddi sorunlar barındırdığını ifade etti:

“Özellikle Urfa merkezli devasa güneş santralleri kuruluyor. Ancak bu yatırımlar çoğu zaman arazi gaspıyla ilerliyor. Küçük üreticiler ve çiftçiler topraklarından koparılıyor. Meralar ve tarım arazileri büyük şirketlerin enerji depolama alanlarına dönüştürülüyor.”

HAVA, SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ DERİNLEŞİYOR

2025 yılında Kürdistan’da hava kirliliğinin son derece yüksek olduğunu belirten Melis Tantan, Îdir (Iğdır), Colemêrg (Hakkari) ve Şırnex’i (Şırnak) örnek göstererek, “Bu kentlerin hava kirliliğinde ilk sıralarda yer alması bir tesadüf değil. Kömür kullanımı, termik santraller, madencilik, taş ve kum ocakları ile ormansızlaştırma bu kirliliğin bilinçli bir sonucu” dedi.

Madenciliğin aynı zamanda suyu da yok ettiğini vurgulayan Melis Tantan, Dicle ve Fırat havzalarında ciddi bir su krizi yaşandığını hatırlattı.

'2026 SU VE SULAK ALANLAR MÜCADELESİNİN YILI OLACAK'

Wan Gölü çevresindeki sulak alanlarda çıkan yangınlara da değinen Melis Tantan, ekosistem kaybının büyüdüğüne dikkat çekerek “Van Gölü çevresindeki sulak alanlar kuşların ve birçok canlının yaşam alanı. Bu alanların yok edilmesi yalnızca bugünü değil, geleceği de tehdit ediyor. 2026, suyun ve sulak alanların korunması açısından hayati bir yıl olacak” diye konuştu.

'BARIŞ OLMADAN DOĞA SAVUNULAMAZ'

Sözlerini barış vurgusuyla tamamlayan Melis Tantan, ekoloji mücadelesinin Kürdistan’da aynı zamanda bir barış mücadelesi olduğuna işaret ederek şunları söyledi:

“Savaş en büyük ekolojik yıkımdır. Barışın olmadığı bir yerde doğa savunulamaz. Doğanın kurtuluşu barışla mümkündür. Hasandin Yaylası’ndan Akbelen’e, Samandağ’dan Artvin yaylalarına kadar süren bir direniş var. Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında hem barışı hem de doğanın özgürlüğünü birlikte inşa edeceğimiz bir yıl olması umuduyla mücadeleyi büyütme çağrısı yapıyoruz.”