Seyahat ve turizm endüstrisi geçen yıl küresel ekonomiye yaklaşık on bir trilyon dolar katkı sağladı. Bu rakam dünya gayrisafi hasılasının yüzde onuna denk geliyor. Ancak rakamların parlak yüzü, Barselona’dan Amsterdam’a, Dubrovnik’ten Santorini’ye kadar uzanan geniş coğrafyada yaşayanların hayatında bambaşka bir tabloya dönüşüyor.
GELENEKSEL YAŞAMIN YERİNİ TURİZM ALIYOR
Turizmin büyümesi beraberinde ciddi çelişkiler getiriyor. Birçok şehirde gündelik yaşamı sürdüren işletmeler hızla kayboluyor, yerlerini turistlere hitap eden restoranlar, barlar ve hediyelik eşya dükkanları alıyor. Yüksek kiralar yüzünden yerel halkın işlettiği esnaf dükkanları kapanırken, turistlerin ihtiyaçlarına göre şekillenen yeni işletmeler mahallelerin dokusunu değiştiriyor. Barselona’nın Gracia semtinde bir zamanlar mahalle pazarının etrafında kümelenmiş manavlar, kasaplar ve fırınlar yerini zincir kafe ve fast food restoranlara bıraktı. Amsterdam’ın tarihi merkezinde yaşayanların aktardığına göre apartmanların büyük bölümü kısa süreli kiralama platformlarına açılmış durumda.
Ev fiyatlarının yükselmesi, gençler için özellikle yıkıcı bir etki yaratıyor. İspanya ve Portekiz’de üniversite öğrencileri, turistlere kiraya verilen daireler yüzünden yaşadıkları şehirlerde ev bulamaz hale geldi. Turistik bölgelerde çalışanlar, işyerlerine ulaşabilmek için merkezden uzak bölgelerde yaşamak zorunda kalıyor. Birçok kentte barınma krizinin arkasında kısa süreli kiralama furyası var. İspanya’da on binlerce kaçak turistik apartman olduğu tahmin ediliyor ve bu da piyasanın kontrolsüz biçimde şişmesine neden oluyor.
PROTESTOLARDAN YÜKSELEN SESLER
Aşırı turizme karşı tepki yalnızca sosyal medyada değil, sokaklarda da kendini gösteriyor. Barselona’da bu yaz otel girişlerinin kapatıldığı, su tabancaları ve sis bombalarıyla renkli ama öfkeli protestolar düzenlendi. Cenova’da aktivistler, kruvaziyerlerin kentin ortaçağ sokaklarında yarattığı baskıyı görünür kılmak için maket bir gemiyi tarihi sokaklardan geçirdi. Kanarya Adaları’nda on binlerce insan “Yeter artık” diyerek sokaklara çıktı. Paris’in Montmartre semtinde evlerin balkonlarından sarkan pankartlar, semtin giderek bir açık hava müzesine dönüştüğünü ve komşuluk ilişkilerinin yok olduğunu anlatıyordu.
Hollanda’da Amsterdam Has a Choice adlı yurttaş inisiyatifi, belediyeye karşı dava açmaya hazırlanıyor. Belediye 2021 yılında yılda yirmi milyon turist gecesi sınırı getirmişti, fakat yapılan araştırmalar bu sınırın sürekli aşıldığını ortaya koydu. Kentte yaşayanlar artık yasal yollarla haklarını aramaya yöneliyor.
Bu protestoların ortak noktası turist karşıtlığı değil. Aktivistler, turistlere düşmanlık değil, turizmin kazancını paylaşan şirket ve kurumların daha adil davranmasını talep ediyor. Barselona’da pankartlarda sıkça görülen “Daha az turizm, daha çok yaşam” sloganı bu yaklaşımı özetliyor.
KENTLER YENİ KURALLAR GETİRİYOR
Avrupa’da birçok şehir artık aşırı turizmi yönetebilmek için yeni adımlar atıyor. Barselona beş yıl içinde tüm kısa süreli kiralama lisanslarını kaldırmayı planlıyor. Lizbon, yeni kiralama izinlerini askıya aldı. Atina, en az bir yıl boyunca ruhsat vermeyi durdurdu. Venedik, yoğun sezonlarda günübirlik ziyaretçilerden giriş ücreti alıyor. İtalya’nın Sardinya adasında en popüler plajlara yalnızca önceden rezervasyonla girilebiliyor. Yunanistan, Santorini ve Mykonos gibi adalara yanaşabilecek kruvaziyer gemilerinin sayısını sınırladı.
Bu düzenlemeler, turizmi tamamen bitirmek değil, yerel halkın nefes almasını sağlamak amacıyla uygulanıyor. Yetkililer, toplanan ek gelirlerin altyapıya, barınma sorununa ve çevresel önlemlere aktarılacağını söylüyor. Ancak pek çok ülkede hala ciddi boşluklar var ve yerel hareketler bu düzenlemelerin daha ileri taşınmasını istiyor.
GÜVENLİK VE YAŞAM KALİTESİ ENDİŞELERİ
Turizm uzmanları yalnızca kalabalığın değil, güvenliğin de risk haline geldiğini vurguluyor. Kalabalık şehirler suç oranlarının artmasına, altyapının zorlanmasına ve çevre kirliliğinin derinleşmesine yol açıyor. Yüksek sıcaklıklar ve kuraklıkla birleşince yaşam koşulları daha da zorlaşıyor. İbiza’da su kıtlığı nedeniyle yerel halk kısıtlamalara tabi tutulurken, otellerin bu kısıtlamaların dışında bırakılması tepkileri büyütüyor.
Aşırı kalabalık, turistler için de deneyimi olumsuz hale getiriyor. Trevi Çeşmesi önünde saatlerce sıra beklemek ya da Dubrovnik’te bir kruvaziyer gününde şehir merkezine girememek tatil keyfini gölgeliyor. Son dönemde yapılan araştırmalara göre seyahat edenlerin büyük bölümü artık kalabalık destinasyonlardan kaçınmaya çalışıyor.
YENİ BİR DÖNEME GİRİLİYOR MU?
Avrupa ülkeleri bir yandan turizmin ekonomik katkısını sürdürmek isterken diğer yandan halkın tepkisini hafifletmenin yollarını arıyor. Dijital sınır kontrolleri, turist vergileri, kısa süreli kiralamalara getirilen yasaklar ve plaj rezervasyonları bu yeni dönemin işaretleri. Ancak uzmanlara göre sorun yalnızca teknik önlemlerle çözülecek kadar basit değil. Temel mesele, ekonominin yerel halkın ihtiyaçlarını mı yoksa yalnızca sermayenin çıkarlarını mı öncelediği...