Kürdistan coğrafyası, savaş politikaları nedeniyle uzun yıllar boyunca ekolojik saldırıların merkezi haline geldi. Eko-kırım politikaları, bir savaş aygıtı olarak işletildi. ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinde ekolojik mücadelenin yerini Avrupa- Kürdistan Ekoloji Hareketi (TEV-EKO) Almanya Eş Sözcüsü, ekolojist Güner Yanlıç ile konuştuk.
“Eko-kırım” kavramını özellikle Mezopotamya coğrafyası bağlamında nasıl tanımlıyorsunuz? Bu kavramın sadece çevresel değil, toplumsal ve siyasal boyutlarını da düşündüğümüzde ne tür sonuçlar doğurduğunu söyleyebilirsiniz?
Öncelikle ekolojik kırımı, toplumsal ekoloji perspektifinden tanımlayarak başlamak doğru olacaktır. Ekoloji, birebir ‘yaşanılan yerin bilgisi’ olarak çevrilse de bizler onu, doğanın bir parçası olan insanın çevresiyle birlikte; barışık ve dayanışmacı bir biçimde yaşama bilgisi olarak tanımlayabiliriz. Kırım ise doğal ve toplumsal bütünlüğün yitirilmesi, geri dönülmez boyutta talana, tahribata ve yıkıma uğramasıdır.
Ekolojik kırım; kapitalist modernist sistemin doğal ve toplumsal yaşamı metalaştırmak, endüstriyalist politikalarını gerçekleştirmek ve bunları gerçekleştirirken tekçi ulus-devlet anlayışını, sınırsız sömürü ve sonsuz kazanç politikalarını devreye koymasıyla küresel ölçekte yarattığı yıkımı ifade etmektedir.
Yakında yayımlanacak kitabım ‘Kanayan Vadiler’ adlı kitabımda, tam da Mezopotamya’da yaşanan ekolojik kırımı anlatmaya çalıştım. Mezopotamya, ekolojik kırımın en net halini yaşayan bir yer. Ulus-devlet, endüstriyalizm ve aşırı kar üçlüsünün birlikte yürüttüğü saldırıları burada net bir şekilde görmek mümkün. Bu üçlünün saldırıları sonucunda ekolojik kırımlar yaşanmakta ve maalesef Mezopotamya, bir ekolojik kırım suç mahalli haline gelmektedir.
Mezopotamya, son buzul çağından günümüze kadar yerleşik yaşama uygun bir alan olmuştur ve buraya bu bilinçle saldırı olmaktadır. Ulus-devletlerin varlığı için burası birinci saldırı dalgasını oluşturmaktaydı. İkincisi saldırı dalgası ise, egemenin sunduğu ‘doğruların’ gerçekte birer yalandan ibaret olduğunu ortaya koyan tarihsel verileri barındırmasıdır.
Mezopotamya, kapitalist modernist erkek egemen sistemin-Leviathan’ın tarihsel ve toplumsal hafızayı yok etmek amacıyla yaptığı küresel ölçekli saldırılara maruz kalmaktadır. Kırımla sonuçlanan bu saldırılar aralıksız biçimde devam etmektedir.
“Üçüncü Doğa” kitabınızda doğa ve toplum ilişkisini yeni bir perspektifle ele aldınız. Bu yaklaşım, ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinde ekolojik mücadelenin rolünü anlamak açısından bize ne söylüyor?
Üçüncü Doğa, Abdullah Öcalan’ın ‘Ekolojik bilinç en temel ideolojik bilinçtir’ yaklaşımından esinlenerek yazdığım bir kitaptır. Üçüncü Doğa’nın ekoloji ve ekolojik bilincin doğru bir temelde anlaşılmasına yardımcı olacağına inanıyorum. Bu bilinçle, sorun ve çözüm denkleminin doğru kurulmasına; barış ve demokratik toplum inşasının sağlıklı biçimde yapılmasına destek olacak, bu süreci besleyecek bir çalışma olmasını umuyorum.
Üçüncü Doğa’da ‘Ekoloji nedir?’ sorusuyla başlayarak, geleceğe taşıyacağımız ekolojik yaşam modelini anlatmaya çalıştım. Toplumsal ekoloji, derin ekoloji ve çevrecilik hareketlerinin sorun ve çözüm yaklaşımlarını tartıştığım bir kitap oldu. Ayrıca habitus mekaniği öğretilerinin ekoloji alanındaki bilgilerine yönelik sabote edici etkilerine de açıklık getirmeye çalıştım.
Savaş, güvenlik politikaları ve kalkınma projeleri çoğu zaman ekolojik yıkımı meşrulaştıran araçlar olarak karşımıza çıkıyor. Sizce kalıcı barışın inşası, ekolojik tahribatın durdurulmasıyla nasıl bir ilişki içinde?
Savaşların, kapitalist modernist sistemin kendini gerçekleştirmek adına başvurduğu bir kırım projesi olduğunu bilmeliyiz.
‘Her talep kendi arzını yaratır’ felsefesi tükendiğinde ve hortlayan sömürü ihtiyacına cevap olamayınca, ‘Her arz kendi talebini yaratır’ anlayışına geçtler. Bu geçişte, var olanları yıkarak arzın talebe dönüşmesini sağlamak amacıyla savaşları başlattılar. Kentleri, tarihi yapıları, tarım alanlarını, suyu, toprağı ve tüm yaşamı bir bütün olarak yok etmeye çalışıyorlar. Yıkım esaslı savaş politikaları nedeniyle ekolojik kırım suçunun faili olarak tüm dünyayı da ekolojik kırım suç mahalline çevirdiler.
Tüm ekolojik kırımların tek sorumlusu, erkek egemen sistemin dayattığı modernite ve onu yaşamsallaştıran politikalardır.
Savaşların en büyük ekolojik tahribat olduğunu dile getiren alan olarak ekoloji, en çok ‘barış’ söylemini üretmiş ve büyütmüştür. Ekolojinin söylem ve pratikleri, barışın dili olmuştur. Barış ve demokratik toplumun temeli ekoloji alanından yükselecektir.
Ekolojik mücadelenin barış ve demokratik toplum mücadelesinden ayrı ele alınamayacağını savunuyorsunuz. Bu iki mücadele alanının birbirini güçlendirdiği somut örnekler nelerdir?
Toplumsal ekoloji ve onu içselleştirmiş barış ve demokratik toplum perspektifinin temelinde komün ve komünalizm yatmaktadır. Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bilinç bir bütündür. Oluşturulacak komünler bu bakış açısına sahip olmalıdır. ‘Demokratik’, ‘ekolojik’ ya da ‘kadın özgürlükçü’ gibi ayrı adlandırmalardan azade olmalıdır. Sadece isimlerin var olması, içeriğin boş kalması durumunda önemli eksiklikleri beraberinde getirecektir. Bu nedenle komünler, bu üç temel ayak üzerine kurulmalıdır.
Komün; toplumsal ahlak ve vicdana sahip, özgürlük ve eşitlik bilinciyle hareket eden yurttaş-komünarların, barış ve demokratik toplum perspektifiyle kuracakları ahlaki ve politik toplumu geleceğe taşıyan yeni bir yaşam modeli olacaktır. Herkesin kendini gerçekleştirebileceği bir komünü olmalıdır.
Bugüne kadar komünal temelde inşa edilmiş yüzlerce komün hayata geçirilmiştir. Tabelasında ya da adında ‘komün’ yazmasa da bu bilinçle hareket eden ve komünarlar tarafından yürütülen demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü anlayışa dayalı çalışmaların bütünü komündür; komünaldir ve komünalizme çıkmaktadır.
Bugün ekolojik yıkıma karşısında özellikle yerel halklar, kadınlar ve gençler duruyor. Önümüzdeki dönemde ekolojik mücadelenin barış sürecine müdahil olabilmesi için hangi örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var?
On yıllardır süren ekolojik yıkıma karşı başlayan direnişlerin öncüsü kadınlar olmuştur. Yaşama dokunan bir yerden yaklaşan, doğayla arasındaki bağı doğru kurabilen ve kendini gerçekleştirmiş bir doğa olarak kadınların bilgisi, duyarlılığı ve yaklaşımı doğru bir yerde durmaktadır. Bu bilinçle kadınlar, ekolojik temelli yeni yaşamın kuruluşunda belirleyici olmaktadır. Karadeniz’den Hasankeyf’e, Hevsel’den Akbelen’e kadar, doğayla güçlü bağlar kuran kadınlar ekolojik yaşamın öncüleri olmuşlardır.
Emperyal sistem, yerel halka yönelik bütüncül saldırılar yapmaktadır. Sistemin saldırıları fütursuzca artmakta; hava, toprak, su ve yaşam alanına dair ne varsa kolonyalist akılla talan edilmekte ve yaşam alanları ellerinden alınmaktadır. Bu durumda da yerel halk, varlık mücadelesi vermek zorunda kalmaktadır. Her yıkımın, talanın ve tahribatın olduğu yerde bir direniş örgütlenmekte ve yaşam alanları korunmaya çalışılmaktadır.
Gençler, kendi geleceklerinin ellerinden alındığını artık çok net bir şekilde görmektedir. Bu nedenle gençler arasında ekolojik bilinç hızla artmaktadır. Geleceğin inşasını yapacak gençlerin bu bilince sahip olması çok umut vericidir. Tüm alanlarda olduğu gibi ekoloji alanında da öncü olmaları, doğru ve güçlü biçimde işleyecek komünlere güç verecektir.
Abdullah Öcalan’ın ‘habitus mekaniği’ olarak kavramsallaştırdığı erkek egemen sistemin hakim öğretilerinden arınmalıyız. Bu arınma, doğa-toplum birlikteliğine inanan; barış ve demokratik toplum perspektifiyle kurulacak komünal yaşamla mümkün olacaktır. Sorunun doğru tespiti ve çözümü için yürütülecek tartışmalar sonucunda verilecek kararların doğru olacağına inanıyorum. Bu süreç, yerelde ve yerinde belirlenen ihtiyaçlar ile talepler neticesinde kurulacak komünler aracılığıyla yeni bir yaşamın inşa edilmesiyle mümkündür.