DEM Parti Mêrdin Milletvekili Beritan Güneş, bölgedeki Rüzgar Enerji Sistemi (RES), Güneş Enerji Sistemi (GES) ve maden projelerinin yarattığı tahribatı, hukuki süreçlerdeki usulsüzlükleri ve yerel halkın karar mekanizmalarından dışlanmasını değerlendirdi.
Doğanın bir yaşam alanı değil, yalnızca bir sermaye kaynağı olarak görüldüğünü belirten Beritan Güneş, bölgede yürütülen faaliyetlerin insansızlaştırma politikasının bir parçası olduğuna dikkat çekti.
Mêrdin’den Dersim’e uzanan ekolojik yıkım projelerine karşı toplumsal mücadelenin önemine değinen Beritan Güneş, çözümün ancak ekolojik bir paradigmayla mümkün olduğunu ifade etti.
Mêrdin’de ve Dersim’de (Pülümür’de RES) planlanan GES ve RES projelerinin tarım arazileri ile doğal yaşam alanları üzerinde yaratabileceği baskıya dair ne tür önlemler alınmasını talep ediyorsunuz?
Dersim’de, Mardin’de ve Kürdistan’ın önemli bir kısmında doğasızlaştırma politikası yürütülüyor. İktidar tarafından doğa, bir “varlık” olarak değil bir “kaynak” olarak görülüyor ve onun cevaz vermesiyle iktidara yakın sermaye gruplarının faili olduğu bu kırım politikalarının önündeki yasal tüm engeller bir bir kaldırılıyor.
ÇED süreçleri sıradan birer prosedüre dönüştürülüyor. Dersim ve Dersimliler için kutsal kabul edilen doğayı talan etmek uğruna Pülümür’de maden ocağı yapılmak isteniyor. Şırnak’ta neredeyse orman namına bir şey bırakmayıp, asker, korucu ve sermaye iş birliğinde her gün ağaç kesimi yapılıyor; petrol ve maden sahalarıyla doğa delik değiş ediliyor; “güvenlik barajlarıyla” su adeta bir silaha dönüştürülüyor.
Zira endüstriyalizmin sürekli artan enerji ihtiyacını karşılamak için inşa edilen, eş zamanlı olarak büyük bir eko-kırıma da sebebiyet veren barajların ve HES’lerin yapımındaki temel motivasyonlardan biri de güvenlik ile savaş politikalarıdır.
Yine Varto’da planlanan JES’le yurttaşlar köylerinden, yaşam alanlarından edilmek isteniyor. 90’larda savaş politikalarıyla boşaltılan, yakılan köyler gerçeğiyle yüzleşilmeden 30-40 yıl sonra aynı insansızlaştırma amacına farklı bir yöntemle ulaşılmaya çalışıldığını görüyoruz. 90’larda askerin zor yoluyla yapılan, bugün hukuk kılıfında sermayenin yatırımı ve rantı üzerinden yapılıyor.
Mardin’e geldiğimizde ise GES’lerin ve RES’lerin tarım arazilerine ve meralara yapılmak istenmesi; madencilik ve taş ocağı faaliyetleriyle suni depremler yaratılması, yeraltı sularının tahrip edilmesi, Rabat Kalesi ve GAP Şelalesi gibi tarihi alanların yok olma riskiyle karşı karşıya bırakılması, havanın nefes alınamaz bir hale getirilmesi söz konusu. Tabii bir de Mazıdağı başta olmak üzere Mardin’in havasını, suyunu ve toprağını kirletmeye yemin etmiş Eti Bakır ve Cengiz Holding var. Sanki bu zamana kadar ettikleri yetmezmiş gibi bir de yeni tesisler açılmaya girişiliyor. Yani doğaya karşı topyekun bir savaş açılıyor. Bu örnekleri sadece eko-kırım olarak okumak meseleyi eksik görmek olacaktır.
Neden?
Bunlar eko-kırımla bütünleşik toplum-kırıma hizmet ediyor. Yurttaşlar, geçim kaynakları olan topraklarından ediliyor; temiz topraktan, havadan ve sudan mahrum bırakılarak bir nevi sürgüne zorlanıyorlar.
Bu şekilde girift bir meseleye karşı çözüm reçetesi de “alınacak önlemler” kategorisinde olamayacaktır doğal olarak. Zira eko-kırımı kapitalizmden, onu otoriterlikten bağımsız görmemiz mümkün değildir. Sayın Öcalan’ın kapitalist modernitenin üç sacayağı olarak bahsettiği endüstriyalizm, kapitalizm ve ulus-devlet üçlüsünden bağımsız ele alınamaz.
Karşı mücadeleyi bu arka plan bilgisiyle yürütmek gibi bir sorumluluğumuz var. Ancak ilk elden yapılması gerekenleri söyleyecek olursak; yaşam alanlarına, üretim alanlarına enerji santralleri kurulmasından vazgeçilmeli. ÇED kararları bağımsız, bilimsel ve denetlenebilir bir süreç neticesinde alınmalı ve uygulanmalı. En mühimi de halkın kendi yaşam alanı üzerindeki söz hakkı tanınmalıdır.
GES ve RES yatırımlarının köylerin ve bölgenin yaşam biçimini, göçü ve kültürel dokuyu olumsuz etkileme ihtimaline karşı nasıl bir politika geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Az önce de bahsetmeye çalıştığımız gibi GES’ler ve RES’ler, yenilenebilir ve “temiz enerji” makyajıyla topluma sunulmaya çalışılsa da bunların hangi alanlara hangi saiklerle kurulduğu son derece mühimdir. Eğer Kürdistan örneğinde olduğu gibi bu tesisleri, halkın yaşam alanlarının ortasına ve geçim yollarına barikat misali kurarsanız, bu bir domino etkisiyle tarımsal üretimi düşürecek, yoksulluğu büyütecek ve yurttaşların göç etmesi sonucunu doğuracaktır ve an itibariyle doğuruyor da.
Buna dair, ekolojik paradigmanın tüm politika belirleme ve uygulama süreçlerinin temel ilkesi olması gerektiğini unutmaksızın, acil yapılması gereken; GES veya RES gibi projelerin tarım ve mera alanlarına yapılmasından vazgeçilmesi gerekmektedir.
Bu projeler planlanırken yerel halkın görüşleri ve ihtiyaçları yeterince dikkate alındı mı, sizce karar süreçlerinde halkın söz hakkı nasıl güvence altına alınmalı?
Elbette ki hayır. Biz, yaşamın her alanında ve her anında demokrasinin yerleşik kılınması gerektiğini söylüyoruz. O sebeple bir köye yapılacak herhangi bir taş ocağı ihtimalinde ya da bir meraya kurulacak herhangi bir GES veya RES ihtimalinde, ilk önce orada yaşayan yurttaşların fikrine başvurulması gerekmektedir. Fikrine başvurmanın da ötesinde, kendi yaşam alanı üzerindeki tasarrufun asli bileşeni orada yaşayan yurttaşlar olmalıdır.
Ancak örneklendirmeye çalıştığımız doğanın hilafına gerçekleştirilen hiçbir projede halkın fikrine başvurulmamıştır. Halkın fikrine başvurmak şöyle dursun, toplumun hemen her yerde bu eko-kırım politikalarına karşı yürüttükleri protestolara saldırılmış; ekolojistler gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.
Karar süreçlerine katılım noktasında bir tane örnek vermek, galiba muktedirlerin doğanın üzerinde sonsuz tasarrufta bulunurken halka biçtikleri rolü daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Derik, Mazıdağı ve Kızıltepe ilçelerini kapsayan geniş bir alanda planlanan Dicleres RES Projesi kapsamında, yasal olarak zorunlu olan “halk bilgilendirme” toplantılarından birisi Derik’te yapılmış, ancak 61 bin nüfuslu ilçede bu toplantı sadece 15 kişinin katılımıyla düzenlenmiştir. Yani göstermelik düzeyde dahi bir halk dahiliyeti mekanizması kurulmuyor. Sonuç olarak, halkın söz hakkı tabii ki güvenceye alınmalı ve halkın tüm bu süreçlerin esas öznesi olması sağlanmalıdır.
Hukuki mücadeleler, ÇED raporları ve yatırım yapan şirketlere bakıldığında bir iktidar, yargı ve sermaye üçgeni tablosu ortaya çıkıyor. Bu ilişkiler bütünü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’de, evvelden de var olan demokratik kültür anlamdaki eksikleri bir an olsun akıldan çıkarmaksızın, uzun yıllardır bir kurum kırımı yaşanıyor. Hemen her kurum, tek bir merkezden düğmeye basılmış gibi, ulusal ve uluslararası hukuki ilkeleri yok sayarak sermayenin doğa talanının önündeki tüm engelleri kaldırıyor. Bunlara ilişkin yargıya yapılan başvurular ise yine aynı yerden basılan düğmeyle ya hasıraltı ediliyor ya da halkın gözünün içine baka baka reddediliyor.
Elbette bunların tamamı iktidarın bilgisi, denetimi ve dahliyle gerçekleşiyor. Uzun lafın kısası, sermayenin kâr hırsı uğruna doğa bir “kaynak” olarak görülüyor; iktidar bunun önündeki bürokratik ve kurumsal tüm engelleri kaldırıyor, yargı da buna karşı gelişen tepkileri sönümlendirmek için bir kılıç işlevi görüyor.