Girê Sîser'in zirvesinden bakmak

Girê Sîser’deki on günlük yolculuğumuz, doğanın eşsiz güzelliği ve gerillanın zorluklarla örülü yaşamını gözler önüne seriyor. Sararmış ormanlar, lav taşlarıyla kaplı dik yamaçlar ve eteklerdeki şikeftler, dağ ile gerillanın ayrılmaz bağını simgeliyor.

Sonbaharın vedasıyla yapraklar, sert rüzgarların esintisine kapılarak toprağa düşer. Bu sessiz buluşmanın tam ortasında, Garê alanına bağlı Girê Sîser’e yol alıyoruz. Girê Sîser’in eteklerinde bizi karşılayan manzara, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir güzellik sunuyor.

Sîser, her mevsimde farklı bir yüzünü gösterir; bu güzelliği bizzat yaşamak ise bambaşka bir duygu. Sararmış ormanın içinden zirveye doğru ilerlerken, rüzgar yaprakları dans ettirir, başımıza düşen her yaprak toprağı kendi renkleriyle süsler. Öyle ki, “Bundan güzel bir cennet köşesi var mıdır?” sorusu aklımızdan geçer durur.

Yanımızda bir gerilla var: Militan Qoser. Onun rehberliğinde yaptığımız yolculuk çetin ama büyüleyici. Dört saatlik tırmanışta belki on kez dinlenmek zorunda kaldık; ama Heval Militan, pratik içinde olduğu için hiç yorulmuyor. Ona yetişmeye çalışırken nefesimiz kesiliyor, ayaklarımız uyuşuyor, kalbimizin ritmi tenimizde hissediliyordu.

Her yüz metrede bir “40 dakika kaldı” diyerek bize umut veren Heval Militan, aslında bir gerilla şakası yapıyordu. Güneşin sıcaklığı ve Sîser’e ulaşma heyecanı arasında gözlerimiz kararmaya, hayaller görmeye başlıyordu. Ne de olsa güzel şeyleri yaşayabilmek için bir miktar zorluk çekmek, aşkın kendisi olsa gerek.

Sîser’e her adımda yaklaşırken, “Bu patikalardan kaç gerilla geçmiştir?” diye soruyorum kendi kendime. “Kaç kere bu dağlarda ülkemizin ve varlığımızın savunulması için bedeller ödenmiştir?” soruları zihnimde dönüp dururken, heyecanım artıyor.

Sîser’in kelime anlamı “gölge üstünde” veya “gölgeli”. Gerçekten de adı gibi; kuzey tarafı gölgede, güney tarafı güneşle aydınlanıyor. Zirveye ulaştığımızda Medya Savunma Alanları’nın eşsiz manzarası gözlerimizin önünde açılıyor: Kuzeyde Zagros, Zap, Cîlo, Metîna, güneyde Girê Xêrê ve Derwêş’in özgürlük aşkıyla Hedban adındaki atını dolu dizgin üzerine sürdüğü Musul Ovası.

Girê Sîser’in kuzey yüzü uçurum, güney tarafları ise lav taşlarıyla kaplı. Keskin ve deliklerle dolu olan bu zirveye çıkmak imkânsız gibi; ama gerilla her zaman bir patika bulur. Eteklerde bin yıllar öncesinin insanlarının yaşadığı şikeftler (mağaralar) var. Bu arazide ceylan, sincap, tavşan, domuz, kurt, ayı ve pek çok kuş türü barınıyor. Meşe palamudu, ceviz, çağla ve alıç ağaçları arasından geçerken, sayılamayacak kadar çok; insana şifa veren, bakınca ruhu okşayan bitkilerin kokusu havayı dolduruyor, insanın içine işliyor.

 

Girê Sîser’deki on günlük yolculuğumuz hem zorlu hem de heyecanlı geçti. Katırlarla erzak taşımak, tepede bir damla su bulmak, odun toplamak, savaş tünelleri yapmak… Bu zorluklar, gerillayı gerilla yapan şeyler. Her bir gerilla, devrimcilik ve yurtseverliği, bağlılığı ve iradeyi bu mücadelede öğreniyor. Genç gerillaların omuzlarındaki devrim yükü, bize yaşam kaynağı, umut ışığı oluyor.

Burada iki kavram öne çıkıyor: Dağ ve gerilla. Ne gerilla dağsız anlamlıdır, ne de dağ gerillasız. Bu bir simbiyotik ilişki, karşılıksız bir sevgi serüveni. Tarih boyunca türküler, şarkılar, destanlar ve kitaplarla ölümsüzleşmiş bu birliktelik, yurtseverliğin ve insanlığın mirasıdır. Apocular… Sarı mekaplılar… Hevaller… Ülkemizin cennet dağları…