Kürdistan’da ekosoykırım zinciri işliyor
Ekolojist Agit Özdemir, bugün Türk devletinin Kürdistan doğasını yönelimiyle çevresel bir tahribatın ötesinde Kürt halkının mekansızlaştırılmasını ve geleceksizleştirilmesinı hedeflediğini söyledi.
Ekolojist Agit Özdemir, bugün Türk devletinin Kürdistan doğasını yönelimiyle çevresel bir tahribatın ötesinde Kürt halkının mekansızlaştırılmasını ve geleceksizleştirilmesinı hedeflediğini söyledi.
Kürdistan’daki ekolojik yıkımın, politik ve toplumsal soykırımla iç içe geçtiğini vurgulayan ekolojist Agit Özdemir, “Yangın–baraj–maden–yasak dörtgeni, nüfusu yerinden etmek, geri dönüşü imkansızlaştırmak ve toplumsal direnç noktalarını dağıtmak üzere birlikte işleyen bir ekosoykırım zinciridir” dedi.
TMMOB’dan ekolojist Agit Özdemir, Türk devletinin Kürdistan’daki doğa talanı ve ekokırımı ile nedenlerini ANF’ye anlattı.
Kürdistan’da doğa talanının geçmişi nereye dayanıyor?
Kürdistan’da doğa talanını yalnızca bugünün meseleleriyle açıklamak büyük bir eksiklik olur. Bu yıkımın kökleri Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar uzanıyor. 1920’li yıllardan itibaren Kürt halkının inkârıyla birlikte Kürdistan doğası da sistematik olarak hedef haline getirildi. Şark Islahat Planı, Şêx Seîd ve Agirî direnişleri ile Zîlan ve Dêrsim’deki soykırım gibi süreçlerde dönemin belgelerine baktığınızda askeri raporlarda hep “dağların yakılması, ormanların yok edilmesi” gibi ifadeler görürsünüz. Yani dağ, orman, dere birer ekolojik varlık olmaktan çıkarılıp “düşmana karşı kullanılacak bir araç” ve yok edilmesi gereken bir “hedef” olarak kodlandı.
Bu yaklaşımın en yoğun ve sistematik örneğini ise 1990’lı yıllarda yaşadık. Yaklaşık 4 bin köy boşaltıldı, yakıldı. Ormanlar kasıtlı yangınlarla kül edildi. Bu yalnızca bir “güvenlik politikası” değildi, aynı zamanda Kürtlerin doğayla kurduğu kadim bağın kopartılmasıydı. Kürt sosyolojisini bilen herkes, Kürtler için köyün yalnızca evlerden ibaret olmadığını bilir. Köy; bağ, bahçe, su varlığı ve yayla ile bir bütündür. Dolayısıyla köyün yakılması aynı zamanda yaşam döngüsünün, hafızanın, kültürün yok edilmesidir. Zîlan’da bir vadinin topyekun yok edilmesi, 1938’de Dêrsim’de ormanların yakılması ve 1990’lardaki köy boşaltmaları hep aynı zihniyetin sürekliliğini gösterir.
Bu politikaların bugünkü uygulama biçimleri nedir?
Bu politikalar, bugün farklı biçimlerde sürdürülüyor. Cûdî Dağı bunun çok çarpıcı örneğidir. Hem çatışmanın hedefi oldu hem de çatışma sonrası madenler, taş ocakları ve ağaç kesimleriyle ekonomik sömürü alanına çevrildi. Savaş sürecinde yaşanan orman yangınları ve zorla yerinden edilmeler, bugün başka araçlarla sürdürülüyor. Bugün bunu ağaç kesimlerinde, dağın tamamının maden sahası ilan edilmesinde ve her bölgeye karakol inşaatlarında görüyoruz. Bu tablo, aslında doğa tahribatının sürekliliğini gösteriyor. Ben bu tabloyu ekosoykırım olarak tanımlıyorum. Çünkü doğa, kültür ve insan birlikte yok edilmeye çalışılıyor. Yok edilenin ne yazık ki yalnızca geçmişin mirası olmadığını, aynı zamanda geleceğin umudunun da bilinçli bir şekilde yok edildiğini söyleyebiliriz.
2000’lerden itibaren ve özellikle 2010’lu yıllardan sonra doğa talanı farklı araçlarla devam etti. Bu kez köy boşaltmalarının yerini barajlar, HES’ler, maden ruhsatları, “milli park” ilanları ve özel güvenlik bölgeleri aldı. Cilo-Sat Dağları aynı anda milli park, turizm alanı, askeri üs ve maden sahası olarak tanımlandı. Yani “koruma” adı altında yeni bir kuşatma yaratıldı. 2013–2015 yıllarındaki çözüm süreci sonrasında da farklı bir yöntem izlendi; önce ormanlar “temizlik” ya da “gençleştirme” adı altında kesildi, ardından bu alanlar maden şirketlerine açıldı. Bugün doğa sadece barajlar ve madenler eliyle sermaye birikim süreçlerine sokulmuyor. GES, RES, jeotermal projeleri adı altında da köylülerin meraları, yaşam alanları şirketlere devrediliyor.
Tüm bu tablo, bize neyi gösteriyor?
Tüm bu tablo bize şunu söylüyor; 1920’lerde başlayan “cezalandırma coğrafyası” mantığı, 1990’larda yak–boşalt politikalarıyla zirveye çıktı. Bugün ise güvenlik ve sermaye politikalarının el ele verdiği yeni bir talan düzeniyle sürüyor. Dolayısıyla tanık olduğumuz şey çevresel bir tahribatın ötesinde aynı zamanda Kürt halkının mekânsızlaştırılması ve geleceksizleştirilmesidir. İşte bu yüzden buna ekosoykırım diyoruz.
Doğa talanı ve ekokırımın asimilasyon ile bağı nedir?
Açıkçası ben “ekokırım” kavramı yerine “ekosoykırım” kavramını kullanıyorum. Politik açıdan ekosoykırım, ekokırımdan çok daha kapsayıcıdır. Uluslararası literatür ve hukuk çalışmalarına baktığımızda, ekokırımın daha çok çevresel tahribatı teknik bir mesele gibi tarif ettiğini görüyoruz. Oysa ekosoykırım, hem doğanın hem de o doğayla var olan ve doğa ile ilişkisel yaşayan halkın birlikte hedef alınmasını; yani ekolojik yıkımın politik ve toplumsal soykırımla iç içe geçtiğini vurgular.
Bu nedenle ekosoykırım kavramı, köylerin barajlarla sular altında bırakılmasını, ormanların sistematik olarak yakılmasını, kutsal mekânların tahrip edilmesini ve zorunlu göç politikalarını birbirinden kopuk olaylar olmadığını, aynı politik tasfiye zincirinin parçaları değerlendirdiğimizi söyleyebiliriz. Böylelikle kavram, doğa talanını “yan hasar”, “tali konular” olarak görmez. Halkı kimliksizleştirme ve mekânsızlaştırma stratejisinin temel unsuru olarak açığa çıkarır. Kısacası ekosoykırım, doğa ile halk arasındaki tarihsel bağın politik olarak hedef alınmasını; yani ekolojinin aynı zamanda bir kimlik ve varlık mücadelesi olduğunu görünür kılar.
Zorla yerinden edilme, yalnızca mekânsal bir yer değiştirmeyi beraberinde getirmedi. Bununla birlikte kimliği, dili ve kültürü oluşturan, geliştiren kadim bağı da ortadan kaldırdı. Doğa–insan ilişkisi bu halkların hafızasını taşıyordu. Yasaklanan kültür ve dil, bu doğal ortamda kendini koruyabiliyordu; ancak İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerin varoşlarına göç etmek zorunda kalan insanlar için bu bağı korumak oldukça zordu.
Bu mesele sadece Kürtler üzerinden de ele alınmamalı. Örneğin Cudi çevresinde zorla boşaltılan Keldani ve Asuri köylerinin kiliseleri ve mezarlıkları tahrip edildi. Bugün de bu köyler “özel güvenlik bölgesi” statüsüyle kapalı tutulurken, maden şirketleri için yollar ve altyapılar açılıyor. Bu çalışmalar sırasında yalnızca yeni yollar yapılmıyor; 1990’larda yakılıp tahrip edilen bahçeler, kiliseler, evler, mezarlıklar ve yerleşim kalıntıları da yok ediliyor. “Halka yasak – şirkete açık” rejimi, hafızanın mekânsal taşıyıcılarını ortadan kaldırarak asimilasyonu derinleştiriyor.
Cilo-Sat Dağları bu politikaların başka bir örneği mi?
Elbette bir yandan “milli park” ilan edilerek koruma söylemi üretiliyor; öte yandan askeri alan, maden sahası ve festival alanı olarak kurgulanıyor. Son yıllarda burada yapılan festivaller, “dağın fethi/zafer gösterisi” metaforuyla ideolojik bir normalleşme işlevi görüyor. Binlerce kişinin ve askeri birliklerin girebildiği bu dağlar bugün de halka yasak durumda. Yaylalar kullanılmaz hale getirildi; insanlar mezarlarını ziyaret için bile günlerce izin almak zorunda bırakılıyor. Tüm bunlar, güvenlikçi ve asimilasyonist politikaların farklı yol ve yöntemlerle devam ettiğini gösteriyor.
Baraj ve HES projeleri, gerçekte ne kadar enerji yatırımıdır?
Baraj ve HES projeleri suyun akış rejimlerini değiştirmekle kalmaz. Kutsal mekânları ve hafıza coğrafyalarını da yok ediyor. Bir yandan köyleri su altında bırakırken, diğer yandan denetlenebilir, izlenebilir ve kontrol edilebilir yeni mekanlar yaratıyor. Munzur’da halkın dile getirdiği “Barajlar ikinci 38’dir” sloganı, su politikalarının gözünde bir enerji yatırımı olmadığını, aksine asimilasyonun ve güvenlik siyasetinin aracı olduğu ifade eder. Zîlan Vadisi’nde 1930’daki katliamın ardından bugün HES ve baraj projeleriyle vadinin yeniden hedef alınması, toplumsal hafızanın ekolojik tahribat yoluyla bir kez daha silinmek istendiğini gösteriyor. Dêrsim’de 1938’de yakılan ormanların ve tahrip edilen kutsal mekânların, bugün baraj ve “milli park” projeleriyle aynı zihniyetle tekrarlandığını görüyoruz. Botan Vadisi’nde de milli park ilanına rağmen baraj ve HES projeleriyle halkın yaşam alanı daraltılıyor.
Sonuç olarak asimilasyon, kültür ve dilin yasaklanmasıyla sınırlı değildir. Bu süreç dağların, ormanların ve su varlıklarının “fethedilecek” ya da “yarılacak” mekânlara dönüştürülmesiyle işler. Bir yandan zorla yerinden etmeyi, halkların doğa ile kurduğu kadim ilişkiyi yok etmeyi, diğer yandan yeni mekanlarla kontrol edilebilirliği artırmayı hedefleyen politikalardır bunlar. İşte bu yüzden diyoruz ki; ekosoykırım politikaları, asimilasyonun maddi altyapısıdır.
“İnsansızlaştırma” politikaları ile doğa saldırıları nasıl eklemleniyor?
1990’larda yaklaşık 4 bin köy zorla boşaltıldı veya yakıldı; ormanlar, meralar ve tarımsal altyapı doğrudan hedef alındı. Bu yalnızca göç üretmedi; geri dönüş ihtimalini de ortadan kaldıracak kalıcı bir yıkım yarattı. Bugün Şirnex örneğini düşünelim. 2022’de valilik, Cûdî ve Gabar’da zorla boşaltılan 47 köyden 40’ının yeniden açıldığını ilan etti. Ancak uygulamaya ve yerel tanıklıklara baktığımızda, insanların dönebileceği herhangi bir altyapı veya üstyapının sağlanmadığını görüyoruz. Hatta mezarlık ziyareti için bile günlerce izin almak gerekiyor; köyüne dönmek isteyenler hâlâ bürokratik ve güvenlikçi engellerle karşılaşıyor.
Üstelik 1990’larda boşaltılan birçok köy, daha sonra baraj ve HES projeleriyle su altında bırakıldı. Yıkılmış veya yakılmış olsa bile insanların dönebileceği bir yer kalmadı. Bu köylerin çoğu daha sonra maden projeleri, ormansızlaşma ve ağaç kesimleriyle ek olarak tahrip edildi. Yani dönülse bile artık yaşanamayacak, tanınmayacak hale gelen yerleşimler söz konusu. Bugün Gabar’da petrol aramaları yüzünden köylerin su kaynakları kurutuluyor. Su varlıkları açısından son derece zengin olan bir bölgede, köylüler suya tankerlerle, üstelik çok sınırlı bir şekilde erişmek zorunda kalıyor. Benzer bir tabloyu Cilo-Sat Dağları’nda da görüyoruz. Yerel halk izin kuyruklarına mahkûm edilirken, bölge “turizm” vitrini altında festivallere açılıyor. Festival biter bitmez alan yeniden yasaklanıyor. Devlet nezdinde bu durum bir normalleşme olarak sunulsa da yerel halk bu durumu farklı şekillerde deneyimlemektedir. Bu etkinlikler devletin denetimi, militarizisyonu pekiştiren bir siyasal koreografisidir.
Ilısu Barajı ise Hasankeyf’i ve 200’e yakın yerleşimi suya gömerek hem kültürel hafızayı hem de geri dönüş olasılıklarını yok etti; yaklaşık 100 bin insan doğrudan ya da dolaylı şekilde yerinden edildi. Bu durumu mekânsal bir kayıp veya bir topoğrafyanın su altında bırakılması olarak değerlendirilmesi eksik kalır. Mekasansal kayıp ile beraber tarihsel bağların, inanç mekânlarının ve toplumsal hafızanın da imhasıdır. Son yıllarda Cûdî–Gabar–Besta hattında ağaç kesimleri ve maden ruhsatlandırmaları iç içe yürütülüyor. Kesilen alanların kısa sürede maden ocaklarına dönüştürülmesi, “güvenlik” gerekçesinin rantla birleştiğini açıkça gösteriyor. Aynı yöntemlerin Dêrsim’de orman yakmalarla, Zîlan Vadisi’nde HES’lerle, Botan’da barajlarla uygulanması bu politikanın meselenin sadece rant olmadığını, tüm bu uygulamaların sistematik bir strateji olduğunu kanıtlıyor. Özetle; yangın–baraj–maden–yasak dörtgeni, nüfusu yerinden etmek, geri dönüşü imkânsızlaştırmak ve toplumsal direnç noktalarını dağıtmak üzere birlikte işleyen bir ekosoykırım zinciridir.
Mekana yönelik saldırılar ile barajların işlevi birbirinden kopuk değildir…
Bakınız; Colemêrg-Şirnex hattında inşa edilen 11 baraj, resmi literatürde dahi “güvenlik barajı” olarak tanımlanıyor. Devlet nezdinde “stratejik vadiler” suyla doldurulup geçişler kesiliyor. Oysa bu vadiler, yüzlerce yıldır halkın yerleşim alanı, bağ-bahçe ve mera olarak kullandığı yaşam mekanlarıdır. Barajlarla birlikte çevrede yeni yollar ve askeri üsler kurulması, bu projelerin enerji için yapılmadığını, hidro-jeopolitik bir işlev taşıdığını açıkça gösteriyor.
Ilısu Barajı bunun en büyük örneği. Hasankeyf’i ve Dicle Vadisi’ndeki 200’e yakın yerleşimi suya gömerek bölgeyi mülksüzleştirdi, kültürel belleği boğdu. “Enerji” perdesi ardında aslında bir tasfiye ve denetim projesi hayata geçirildi. Hasankeyf yalnızca herkesin bildiği bir hafıza mekanıydı; oysa yüzeysel araştırmalar bile, su altında kalan Dicle Vadisi’nde yüzlerce tarihi ve kültürel alan bulunduğunu gösterdi. Yani sular bir tek evleri su altında bırakmadı, binlerce yıllık kültürel sürekliliği de yok etti. Bu barajların başka bir yüzü de adaletin önünü kapatmalarıdır. Dargeçit JİTEM davasında, faili meçhullerin işlendiği köyün sular altında kalması nedeniyle keşif yapılamadı ve dava kapatıldı. Yine Zîlan Deresi’nde, 1930’daki Zîlan Soykırımı’nın gerçekleştiği alan baraj altında bırakıldı. Son yıllarda sular çekildiğinde kemiklerin yüzeye çıkması, belleğin ve hakikatin nasıl suların altına gömülmek istendiğinin kanıtıdır.
Silvan Projesi de benzer değil mi?
Elbette benzer bir senaryo sunuyor. 8 baraj ve 23 sulama tesisinden oluşan bu proje tamamlandığında 175 km² alan sular altında kalacak; 15 köy tamamen, 30’dan fazlası kısmen yok olacak. 1990’larda boşaltılan, 2000’lerde kısmen geri dönülen yerleşimler ikinci kez tasfiye edilmek isteniyor. İnkaya köyü bu köylerden biri. Halkın “Barajlar ikinci 38’dir” sloganı, barajların sadece enerji yatırımı olmadığını, mekânsal asimilasyon ve güvenlik siyaseti olarak işlediğini tekrar tekrar belirtilmelidir. Su varlıklarının militarizasyonu, aynı zamanda hafıza mekânlarının hedef alınmasıdır. Yakın zamanda DSİ’nin duyurduğu Nerdüş HES–sulama seti de bunun tipik örneği. Bu proje yalnız enerji üretmeyecek; çok amaçlı bir kontrol mekanizması olarak tasarlanıyor. Nerdüş Deresi’nin akışı kesilecek, ekosistem kurutulacak; Şax ve Hebler gibi tarihi köyler baraj gölü altında tamamen silinecek.
Tüm bu örnekler, bize ne diyor?
Tüm bu örnekler bize şunu söylüyor; baraj ve HES’ler “enerji” ya da “sulama”nın ötesi güvenlik ve kontrol politikalarının bir parçasıdır. Onlar geçişi kesen duvarlar, köylüyü topraktan koparan mühendislik projeleri, geleneksel tarımı bitirip endüstriyel tarıma alan açan mekanizmalar, hafızayı sulara gömen ve sermayeye yeni araziler açan kaldıraçlardır. Mekâna yönelik saldırılar ile barajların işlevi birbirinden kopuk değildir. Baraj, aynı anda hem ekosistemi ve toplumu hem de belleği hedef alan bir ekosoykırım aracıdır.