Kürdistan’da uzun zamandır devam eden eko kırım ve doğa talanı, özellikle son dönemde daha da artmaya başladı. Kürdistan’ın doğasına yönelik saldırılar her geçen gün artarken, halkın direnişi de aynı oranda görünür olmaya başladı.
Kürdistan doğası, Türkiye Cumhuriyeti tarihinden daha eskiye dayanan bir süredir talan ve yağmayla karşı karşıya. Türk devletinin özellikle gerillaları bahane ederek yaptığı saldırıların dışında, barajlar, HES’ler, mermer ve taş ocakları gibi yapılar ile de Kürdistan doğası yaşanmaz bir hale getirilmeye çalışılıyor.
DEM Parti Ekoloji Komisyonu üyesi Melis Tantan, Kürdistan’da yaşanan doğa talanı ve eko kırım saldırılarına dair ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
‘KÜRDİSTAN’DA TALAN VE SALDIRILARIN GEÇMİŞİ ÇOK ESKİYE DAYANIYOR’
Kürdistan’da yaşanan talan ve saldırıların aslında çok eski bir geçmişe sahip olduğunu belirten Melis Tantan, bunun özel savaşın bir uzantısı olarak açıklanabileceğini söyledi. Melis Tantan, sözlerine şöyle devam etti:
“Kürdistan’daki doğa kırımının geçmişi aslında oldukça eski. Fiziki ve özel savaşın bir uzantısı olarak çok uzun yıllar boyunca ormanlar yakıldı, vadilere barajlar yapıldı, tarih doğayla birlikte yok edilmeye çalışıldı ve insansızlaştırma politikalarıyla birlikte yaban hayata da büyük tahribatlar yapıldı.
Sorunuzu, bu tahribatlar açısından ‘bugün değişen ve hızlanan ne oldu?’ diye sorarak genişletmek isterim. Özetlemek gerekirse; bugün Kürdistan coğrafyasında maden ve enerji projeleri giderek artıyor. Bunların çoğu, prosedür açısından çevre değerlendirmesini yapmadan olduğu gibi onaylanıyor.
Bu süreç, Kürdistan’da özellikle doksanlarda boşaltılmış köylerin ve civarlarının birer yatırım alanına dönüşmesini, dolayısıyla bir daha geri dönülemez hale getirilmesini yaygınlaştırıyor. 90’larda boşaltılan köylere geri dönüş yapanların şimdi maden tehdidiyle ikinci defa köylerini terk etmeye zorlanmaları gerçeğiyle yüz yüzeyiz.”
‘ORMANSIZLAŞTIRMA POLİTİKALARI DA DEĞİŞTİ’
Eskiden farklı olarak ormansızlaştırma politikalarının da değiştiğini belirten Melis Tantan, “Şöyle ki; 90’larda ormanların yakılmasının yerini, şimdilerde ağaçların köklerinden kesilerek kereste olarak satılması almış durumda. Bu da demek oluyor ki savaş politikaları kendi rantını da geliştiriyor; para edebilecek ağaçlar artık yakılmayıp satılıyor.
Yol, inşaat, havalimanı gibi konularda ihalelerle büyüyen şirketler toprak rantını artırıyor; çevreye zararları araştırılmıyor, devasa projelerle devasa yıkımların, doğadan kopuşların ve yaban hayatının yok edilişinin önü açılıyor.
Şırnak başta olmak üzere kömür, Batman ve şimdi de Amed başta olmak üzere petrol gibi fosil yakıtlara dayanan yatırımlar ile bunların arama, çıkarılma ve işlenme faaliyetleri kuralsız bir şekilde devam ediyor. Kürdistan’ın her yerinde açılan sondaj kuyuları, yeraltı sularını bitiriyor ve toprağa kimyasal karışmasına neden oluyor” dedi.
‘ZÎLAN KATLİAMININ İZLERİNİ SİLMEK İÇİN ZÎLAN DERESİ HAVZASINA YÖNELİK TEHDİTLER VAR’
Kürt gençlerinin işsizlikten dolayı Türkiye metropollerine gitmesinin, Kürtlerin ucuz iş gücü olarak görülmesinin doğanın talanına da yol açtığını söyleyen Melis Tantan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Endüstriyel tarımın ve ithal ürünlerin piyasaya hâkim kılınması nedeniyle bölgede bitkisel ve hayvansal üretimin eskisi kadar kazandırmaması, çiftçilerin borç içinde kalması ve devletin kısıtlamaları çiftçiliği bitiriyor.
Geçim derdi, Kürt gençlerinin uzun yıllardır metropollerde inşaat işçiliği yapmasına yol açmışken, şimdilerde bölge illerine yeni kurulan organize sanayi bölgeleri ve bahsettiğimiz yeni maden, enerji ve dev inşaat projeleri insanlara, küçük firmalara iş kapısı oluyor. Ancak hem emek koşulları açısından problemli hem de yaşam alanlarını kısıtlayıcı bu durum, sermayenin alanını genişleterek Kürtlerin emeğinin ucuz işgücü olmasını ve doğasını, suyunu gasp etmenin, havasını kirletmenin bir başka aracı haline geliyor.
12 bin yıllık tarihiyle sular altında kalan Hasankeyf ve diğer güvenlik barajlarıyla sular altında bırakılan tüm yöre ve köyler, Kürt halkının hafızasını da geçmişini de yok etmeyi hedefliyordu. Şimdi de örneğin, Cizre’de Nerdüş Deresi’ne yapılmak istenen HES projesi, eskiden meyve bahçeleriyle ünlü olan boşaltılmış köylerin ve tarihin yok edilmesini beraberinde getirecek. Her ne kadar projeler şimdilik rafa kalkmış olsa da Zîlan Katliamı’nın izlerini silmeye yönelik olarak Zîlan Deresi havzasına karşı benzer tehditler devam ediyor.”
‘KÜRT KENTLERİNE YÖNELİK SALDIRILAR HAFIZASIZLAŞTIRMAYI DA BERABERİNDE GETİRİYOR’
Devletin Kürt kentlerine yönelik saldırılarının, hafızanın yok olmasını da beraberinde getirdiğine işaret eden Melis Tantan, kentlerin yok edildiğini, iktidarın kendi ideolojik yapılanmasına göre kentler inşa ettiğini dile getirdi. Melis Tantan, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Kürt kentlerine yönelik tarihsel ve toplumsal saldırılar ve beraberinde hafıza yitimi de bunun paralelinde gelişti, gelişiyor: Sûr’un 2017’den bugüne hafızasızlaştırılması, kültür yolu projeleri vb ile devam ediyor. Yine Cizre’de ve Nusaybin’deki TOKİ inşaatları toplumsal yaşantıyı, dayanışma ve birlikte üretim kültürünü yok ederek ilişkileri koparan ve başkalaştıran bir rol taşırken, aynı zamanda hafızaları yok eden bir ‘soylulaşma’ pratiği olarak açığa çıkıyor. Aynı zamanda iklime ve kültüre uygun yerleşimler yerine kentleri, sıcaklık barometrelerini dikkate almadan betonlaştırıyor.
Kentlere ve kırsal yaşama olan bu müdahalelerin tümü, insanlığa başlangıçtan beri ev sahipliği yapmış olan Mezopotamya havzasının bütünüyle kırımı, yaşam tarzlarının değişmesini, zorunlu göçlerin devam etmesini, doğayla ilişkili belleğin kaybını, tarihin de sular altında gömülü kalmasını beraberinde getiriyor.
Kürdistan’a yönelen ekolojik tehditlerin artışı, savaş coğrafyasının toptan talanı ve güvenlik politikalarının devletin ve sermayenin çıkarı için kullanılmaya devam edilmesi; halkın yok sayılması ile devam ediyor. Örneğin, Gabar’da açılan petrol kuyusunun ardından yakın köylerin içme suyuna petrol karışması, halkın yaşamının ne kadar önemsenmediğinin ve yapılanların aslında bir savaş politikasının devamı olduğunun bir göstergesi.”
‘KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ, DOĞAYI KORUMA MÜCADELESİDİR’
Kürt özgürlük mücadelesinin aslında bir yandan da doğayı koruma mücadelesi olduğunu belirten Melis Tantan, “Kürt özgürlük mücadelesi, aynı zamanda doğanın da korunması mücadelesidir. Kürtler, özgürlük mücadelesiyle aslında doğalarının korunduğunu biliyorlardı. Ancak özellikle kalekolların yaygınlaşması ve güvenlik barajlarının yapılmasıyla doğanın korunması baltalandı.
Dağların, köylerin en güzel yerlerine inşa edildi bu kalekollar ve barajlar. Mesela Goderne Vadisi gibi vadiler, bugün artık yoklar. Ekolojik talanın son bulmasının koşulu, sadece barış değil; eşit, adil, onurlu ve kalıcı bir barıştır. Halkın, silahlar sustuğunda dahi talan olacağı kaygısı önemli ve yerinde bir kaygı; çünkü barış süreçleri aynı zamanda piyasaları ve yatırımları da hareketlendiren süreçlerdir. Mesela Irak, işgalin bitişinin ardından sermaye kesimleri açısından güvenli bir yatırım alanı haline geldi. Keza Suriye, yönetiminin HTŞ’ye geçmesiyle birlikte başta Türk sermayedarları elektrik ve altyapı yatırımlarına soyundular.
Bu risk Kürdistan açısından da var. Ve bunu engelleyebilmenin yolu ekoloji mücadelesini bugünden yükseltmek ve sermayenin talanına açılacak bir yer olamaz demek. Barış süreci, bunun gerçekleşmesini sağladığımız oranda gerçek ve kalıcı bir hale dönüşebilir. Yani onurlu bir barış dediğimiz aslında doğayla da barıştır” dedi.
‘BU DÖNEMDE KÜRDİSTAN’DAKİ SALDIRILARIN FAZLA OLDUĞUNU GÖRME İMKANI DA ARTIYOR’
DEM Parti’nin yeni dönemin ruhuna uygun çalışmalar yapacağını dile getiren Melis Tantan, ortak mücadele zemini için çabaladıklarını belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Yeni dönem, demokratik toplum çağrısı içinde büyük olanaklar barındırıyor. Başta Türkiye ve Kürdistan’da var olan ekoloji hareketlerinin desteklenmesi, birbiriyle dayanışma kanallarının daha güçlü örülmesi, bu dönem açısından her döneme göre oldukça kritik. Halkların birbirini görebilmesinin yolunun benzer saldırılar yaşadıklarını da görebilmeleriyle mümkün oluyor.
Bu dönemde batıda ekoloji mücadelesi verenlerin, saldırıların boyutunun Kürdistan’da daha fazla olduğunu ve mücadelenin daha zorlu olduğunu görebilmesinin de olanakları fazlalaşıyor. Biz bu bakımdan, tüm benzerliklerin ve savaş politikaları nedeniyle yaşanan tüm farklılıkların nedenini daha çok anlatmak, tartışmak ve görünür kılmaya çalışacağız. Bunun için barış ve demokratik toplum buluşmaları kapsamında ekoloji mücadelesi yürütenlerle bir araya geleceğiz.
Ortak mücadele zeminini güçlendirmeye yönelik bu faaliyetlerin yanı sıra, demokratik-ekolojik bir toplum ve komünün nasıl mümkün olabileceğine yönelik tartışmalar yapıyoruz. ‘Dün erkendi, yarın çok geç, bugün eylemeliyiz’ düsturuyla ekolojik bir geleceği bugünden kurabilmenin yol ve yöntemlerini konuşuyoruz.”
‘DOĞAYA SALDIRILAR ARTACAK ANCAK EKOLOJİ MÜCADELESİ DE YÜKSELECEKTİR’
Kürdistan’da doğaya yönelik saldırıların artacağını vurgulayan Melis Tantan, bunun karşısında ekoloji mücadelesinin de aynı oranda yükseleceğini belirtti. Melis Tantan şunları söyledi:
“Toplumlar, tarihleri ve doğalarıyla bir bütündür. Bu nedenle topluma karşı her saldırı, beraberinde tarihi ve doğayı da tahrip eden diğer saldırıları getiriyor. İçinde bulunduğumuz süreç, tarihsel hafızaların canlandırıldığı, kayıpların iyileştirici yasının tutulduğu, gelecek nesillere neyin kaybedildiğini ve neyin mücadeleyle kazanıldığının taşınıldığı, yeni bir toplumsal süreç olarak kurgulanıyor.
Bu süreç, barışla her ne kadar yoğurulacak olsa da mücadelenin biteceği bir süreç değil. Bir gerçeği hep beraber görmeliyiz; ne yazık ki Kürdistan’da doğaya yönelik saldırılar artacak. Ancak bu, bir başka durumu doğuracak: Bu saldırılar elbette ekoloji mücadelesini de yükselecek. Bunun izlerini bugünden görmek mümkün; uzun yıllar sonra ilk defa nöbetli bir ekoloji eylemi yapılıyor Kürdistan’da, Amed’de köylüler madene karşı nöbet tutuyor.
Birçok yerde maden ve enerji projelerine karşı eylemler yapılıyor ve bu projelere karşı davalar açılıyor. Bu mücadeleyi yürütenler dönem dönem bir araya geliyorlar. Tarlalarının güneş enerjisi tarlasına dönüşmesini istemeyen köylü kadınlar, şirket makinelerini köye sokmuyor, yol kesiyorlar. Yani fiili ve meşru tüm direniş yöntemleri lokal de olsa görünüyor. Saldırılar yaşam alanlarına yönelikse, buna karşı direniş de yaşam alanlarını korumak için şarttır.
Önümüzdeki yegâne sorun, bu mücadelelerin kendi yerellerinde kalmamasını sağlamak, kentteki herkesin sahip çıkacağı bir mücadele haline getirmektir. Ekoloji mücadelesini başarıya ulaştırmanın yolu da biraz buradan geçiyor.”
‘DOĞANIN HAKLARININ TANINDIĞI BİR TOPLUMSALLAŞMA İLE BARIŞI İNŞA ETMEK ZORUNDAYIZ’
Kürtlerin statülerinin tanınmasında Rojava’nın bir eşik olduğunu söyleyen Melis Tantan, Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısının ise başka bir eşik olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Kürtlerin statüsünün tanınmasında Rojava bir eşikti, 27 Şubat’taki ‘Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nın koşullarının oluşması ise bir başka eşik. Bunun doğanın da hak ettiği statüye kavuşmasıyla tamamlanması gerekiyor.
Burada işaret etmek istediğim şey, bin yıllardır insanlığa ve diğer tüm canlılara ev sahipliği yapmış, bereketli toprakları var etmiş Dicle’nin bir kısmının nehir statüsünden çıkartılmasıdır. İçinde bulunduğumuz bu süreç, Dicle’nin de statüsünü geri kazandığı bir süreç olmak zorunda; Fırat’ın siyanürle zehirlenmediği ve bereketini geri kazandığı, suların sınırsız ve özgür akması için bir başlangıç olmak zorunda.
Bunun için doğanın haklarının tanındığı bir toplumsallaşma ile kalıcı bir barışı inşa etmek zorundayız.”