Devletler ve çokuluslu şirketler, Amazon Nehri kollarının birleştiği Brezilya’nın Belém kentinde yapılacak COP30’a hazırlanırken, beş kıtadan halk örgütleri Amazon bölgesinde IV. Uluslararası Barajlar ve İklim Krizi Mağdurları Toplantısı düzenledi. COP30 kapalı salonlarda sürerken, aynı anda dışarıda, açık havada ve Amazon’un kolları üzerinde Halkların İklim Zirvesi düzenleniyordu.
Berlin Freie Üniversitesi Kriz ve Afet Araştırmaları Birimi (Disaster Research Unit) araştırmacısı ve TEV-EKO Almanya Eşsözcüsü Şermin Güven, Belém’de gerçekleştirilen Movimiento de Afectados por Represas (Barajlardan Etkilenenler Hareketi-MAR) 4. Uluslararası Toplantısı, Halkların İklim Zirvesi ve COP30’a dair izlenimlerini ANF ile paylaştı.
Halklar İklim Zirvesi’nin COP30’a kıyasla öne çıkan temel farkları nelerdi?
Belém’de aslında üç aşamalı bir süreç yaşadık: Önce MAR 4. International, ardından Halkların İklim Zirvesi ve en sonunda ise COP30. Bu üç süreç, iklim krizine verilen yanıtların nereden geldiğini ve hangi dünya görüşüne dayandığını çok net ortaya koyuyordu.
COP’tan iki hafta önce başlayan MAR buluşması, dünyanın dört bir yanından gelen ağların katıldığı; feminist, anti-kolonyal ve ekolojik tartışmaların yapıldığı bir halklar okulu gibiydi.
Belém’de bir okulda kaldık; oturum düzenlemekten planetary justice (gezegensel adalet) tartışmalarına, kolektif yaşam pratiklerine kadar her şeyi birlikte örgütledik. Ben orada TEV-EKO adına yer aldım. Sınırlı imkanlarla da olsa hem feminist tartışmalarda hem iklim krizi analizlerinde Mezopotamya perspektifini güçlü biçimde aktarabildik.
AMAZON NEHRİ’NDEKİ SEMBOLİK EYLEM
MAR’ın son günlerinde aktivistlerle, yerli topluluklarla ve akademisyenlerle birlikte Amazon Nehri’nde teknelerle ilerledik. Her hareket gibi biz de TEV-EKO bayrağını nehrin üzerinde dalgalandırdık. Bu, halkların mücadelesinin akışını simgeleyen umut verici ve anlamlı bir andı.
Yerelden ve uluslararası hareketlerden büyük ilgiyle karşılanması bizim için ayrıca anlamlıydı.
‘ÇÖZÜM HALKLARDA’
COP’a paralel düzenlenen Halkların Zirvesi, tam anlamıyla tabandan örgütlenen bir karşı-zirveydi. On binlerce insanla birlikte uzun bir yürüyüş gerçekleştirdik. Bu yürüyüş, hem barış hem ekolojik adalet için net bir mesajdı: Savaş sürdükçe ekoloji korunamaz; ekoloji korunmadıkça da barış mümkün değildir.
Halklar Zirvesinde iklim krizi; kapitalist modernite, patriyarka ve kolonyalizmle iç içe geçmiş bütünlüklü bir sistem krizi olarak ele alındı. Bilginin topluluklardan, kadınlardan, yerli halklardan geldiği çok canlı bir ortam vardı.
En son COP30 alanına yakındık. COP30, tamamen farklı bir dünya bakış açısıyla inşa edilen bir iklim konferans şeklidir. Dev şirketler, hükümet delegasyonları, devasa reklam panoları, “yeşil finans” sunumları… COP, iklim krizini teknik bir yönetişim meselesine sıkıştırıyor; sistemin kendisini tartışmaya açmıyordu.
COP, krizi idare etmeye çalışıyor; halklar ise krizi yaratan sistemi sorgulamaya, dönüştürmeye ve esas cevap ile pratiğe yakınlaşan bir duruş istiyorlardı.
Bu alternatif zirvede Kürt Hareketi’nden, Latin Amerika yerli halklarından, feminist gruplardan veya eko-sosyalist örgütlerden hangi ortaklaşmalar dikkat çekti?
Halkların Zirvesi’nde birçok mücadele hattıyla çok güçlü ortaklaşmalar kurduk. En belirgin üç alan şöyleydi:
Birincisi, toprak/territory kavrayışı. Hem bizim perspektifimizde hem de Amazon, Andlar ve Abya Yala yerli halkları için toprak bir mülk değil; yaşamın, hafızanın ve kimliğin kendisi. Bu ortaklık, kolonyal sınır ve kalkınma mantığının reddedildiği temel bir zemindi.
İkincisi, eko-feminist yaklaşım. Kadına yönelik şiddet ile doğaya yönelik şiddetin ortak kökenlere sahip olduğu tespiti kadın örgütlerinde de TEV-EKO çizgisinde de aynı netlikte ifade ediliyordu. Kadın özgürlük bilinci, ekosistemin taşıyıcısı olarak görülüyor ve tüm halklar bunu teyit ediyordu.
Üçüncüsü, toplumsal ekoloji ve sistem dönüşümü. Toplum–doğa ilişkisini yeniden kuran toplumsal ekoloji yaklaşımımız, ekososyalist örgütler ve yerel topluluklarla çok güçlü bir zemin yaratabiliyor. Devlet-merkezli çözümler yerine “toplulukların öz-örgütlenmesi” fikri ortaklaştığımız temel noktaydı.
Bu ortaklaşmalar, halkların aslında içten içe aynı sorulara, aynı direniş biçimlerine ve aynı arayışlara sahip olduğunu gösterdi.
Kürt illerindeki ekolojik yıkımın (orman yangınları, barajlar, madencilik, askeri operasyonların çevresel etkileri) COP30 gündemindeki temalarla nasıl ilişkilendirilebileceğini düşünüyorsunuz?
Kuzey Kürdistan’daki ekolojik yıkım, COP30’un konuşmaktan kaçındığı bütün yapısal gerçekleri somutlaştıran bir mikro örnek. Ve bu tarz mikro-örnekler, dünyanın başka kıtalarında da görünür.
Birincisi, militarizasyonun ekosistem üzerindeki etkisi: Savaş, orman yakmaları, mayın kalıntıları, üs bölgeleri ve askeri yollarla doğayı sistematik olarak tahrip ediyor. COP bu gerçekliği tamamen dışarıda bırakıyor.
İkincisi, barajlar ve “yeşil enerji” söyleminin yıkıcılığı. Barajlar COP tarafından çözüm gibi sunuluyor, ancak Kürt illerinde Kürt köyleri boşaltıyor, su rejimlerini bozuyor, ve tarihsel- kültürel doku ile ekosistemi yok ediyor.
Üçüncüsü, madencilik ve yeşil sömürgecilik. “Yeşil dönüşüm” için gereken madenler halkların yaşam alanlarından sökülüyor. Bu, periferideki halklara ekolojik, ekonomik ve kültürel bedeller olarak geri dönüyor.
Son olarak, toplumsal ve politik-ekolojik afetler. Afet araştırmaları perspektifinden baktığımızda; Kürt illerindeki çevresel yıkım sadece bir iklim meselesi değil; askeri, politik ve kolonyal pratiklerden beslenen çok katmanlı bir afet üretim rejimi.
Ekoloji mücadelesinin Kürt Hareketi içindeki yeri ne kadar görünür ve kapsayıcı? Uluslararası İklim Hareket,i Kürt coğrafyasının ekolojik sorunlarını ne kadar duyuyor?
Kürt hareketinde ekoloji, demokrasi ve kadın özgürlüğü kadar merkezi bir yerde duruyor. Hatta birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir simbiyotik üçlü gibi düşünürsek daha iyi anlarız. Kadınların iktidara, tarihi, genocide (soykırım) ve ecocide(eko-kırım) gibi kırımlara karşı ekolojik mücadelede oynadığı gibi kurucu rol, hareketi eko-feminist bir çizgiye getiriyor.
Ve bu road map (yol haritası), tam da bu poly-krizlerin (çoklu krizlerin) kapitalizmin yarattığı çatlaklardan daha berrak bir road maptir. Pratiğe bağlıdır.
Ancak görünürlük açısından bazı dezavantajlı durumlar olduğunu belirtmemiz gerekiyor: Devlet baskısı ve kriminalizasyon, savaş koşulları ve uluslararası iklim hareketinin çoğu zaman Kürt coğrafyasını ekolojik bir alan değil de “politik bir çatışma alanı” olarak okuması nedeniyledir.
Yine de Belém’de gördüğüm şey şuydu: TEV-EKO’nun perspektifi -özellikle toplumsal ekoloji ve kadın özgürlüğü hattı- Latin Amerika’daki kadın ve yerli örgütleri tarafından güçlü bir biçimde sahipleniliyor ve anlaşılmak isteniyor. Bu, uluslararası görünürlüğün gelişmeye çok açık olduğunu gösteriyor.
COP30’a yönelik protestolarda TEV-EKO’nun görünürlüğü nasıldı? Uluslararası aktörlerle hangi temaslar kuruldu?
TEV-EKO’nun görünürlüğü hem MAR sürecinde hem Halkların Zirvesi’nde hem de yürüyüşlerde sağlanabildi. Biz, COP’un resmi mavi bölgesinden ziyade halklarla birlikte sokakta, forumlarda ve kolektif alanlarda yer almayı tercih ettik. Bu bağlamda toplumsal ekoloji perspektifimizin panellerde sunulması, Rojava’dan Mezopotamya’ya ekolojik yaşam deneyimlerinin aktarılması, MAR’ın ve TEV-EKO’nun diğer gruplarla Beyaz bayraklarla yürüyüşte yer alması, Amazon Nehri’ndeki tekne ile yaptığımız sembolik eylemler gibi pratikler, TEV-EKO’ya akademisyenler, yerli halklar ve aktivistler nezdinde bir görünürlük başlangıcı sağlayabildi.
Tabii ki, birçok uluslararası aktivist grup ve örgütle de temaslarımız oldu. Özellikle Amazon yerli kadın örgütleri, Afro-Amazônia toplulukları, Afrika’daki su, toprak ve orman savunucuları, Latin Amerika ekofeminist hareketleri ve birebir kadın aktivistlerle de görüşme ve tartışma fırsatımız oldu. Birçoğu Kürdistan’daki eko-kırımdan haberdardı.
Mesela Bertha Zuniga Caceres, Lenca kökenli Honduraslı bir sosyal aktivist. 2016 yılında öldürülen Berta Caceres’in kızı, hem bilgi sahibiydi hem de Kürt kadın perspektifini ve ekolojik perspektifini anlamaya önem veriyordu.
Ayrıca ekososyalist akademik ağlarla da görüşmelerimiz oldu; mesela, Venuzella’dan katılan Simón Bolívar Institute for Peace temsilcisiyle anlamlı görüşmelerimiz oldu. Filistinli çevre ve özgürlük kolektiflerinden bir kişi katılmıştı, kendisiyle görüşmemiz verimli geçti.
Bu temasların, Türkiye’de gerçekleşecek bir sonraki COP için çok ciddi bir ulusötesi dayanışma zemini oluşturacağını şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü yapılan ekokırım sadece bir bölgeyle sınırlı değil; korumamız gereken dünya ekosistemi birdir. Ne kıtalarla ne de sınırlarla birbirinden kopmaz. Aynen buna paralel bir yaklaşımla büyümesi lazım.
Zirvede karşılaştığınız diğer yerel/yerli halk mücadeleleri (Amazon Yerli Toplulukları, Filistinli aktivistler, Afrika`daki topluluk hareketleri vb.) ile Kürt ekoloji mücadelesi arasında ne tür benzerlikler ya da farklar gördünüz?
Hepsi, kolonyal devlet ve şirket şiddetiyle karşı karşıya ve hepsinde toprak, bir yaşam alanı ve kimlik. Militarizasyon ekosistemleri aynı şekilde hedef alıyor; ayrıca kadınlar mücadelenin en önünde yer alıyorlar. Direniş, topluluk temelli, yatay ve dayanışmacı ilerliyor.
Diğer taraftan, Kürdistan’da ekoloji mücadelesi bölünmüş bir coğrafyada, bir halkın özgün politik ve kimlik mücadelesinin bir parçası olarak şekilleniyor. Bu hem bir tercih hem de zorunlu olarak gelişiyor. Toplumsal ekoloji çizgisi, ekoloji, kadın özgürlüğü ve demokrasi arasında bütünlüklü bir bağ kuruyor. Bazı yerli halklar devletlerle bu bağlamda müzakere edebilirken, Kürdistan’da devlet baskısı bu alanı çok daha daraltıyor ve ekoloji mücadelesinin gelişmesini de politik bir zafiyet olarak değerlendiriyor.
Son olarak, ulusötesi dayanışma açısından özellikle umut veren örnekler, ağlar veya inisiyatifler nelerdi?
İlk olarak, eko feminist ittifaklar ortaya çıktı. Amazonlu, Andlı, Afrika’lı, Filistinli ve Kürt kadınların ortaklaşması çok güçlü bir umut yarattı. Filistin halkına karşı yapılan soykırım her zaman yürüyüşlerde, slogan halinde ve bayraklarla protesto edildi. Ekolojik mücadelenin geleceğini kadınların taşıdığı çok açıktı.
Bir diğeri, yerli ve topluluk temelli ekoloji ağları. Tohum koruma hareketleri, su kolektifleri, orman gözetleme toplulukları arasında bilgi alışverişi gerçek bir “halklar ekolojisi” yarattı.
Sonrasında, Türkiye’de yapılacak COP için kurulan stratejik bağlar oldu. Bu COP, TEV-EKO için bir dönemeç olabilir. Kürdistan’ın ekolojik yıkımını görünür kılmak, Türkiye’deki ve dünyadaki ekoloji hareketleriyle bağ kurmak ve belki de yeni bir anti-kolonyal ekoloji hattı örmek için büyük bir fırsat yarattı.
Belém’in bize gösterdiği en önemli şey şuydu: Devletler iklim krizini çözemez, ama halklar birbirine bağlandığında çözüm kendiliğinden büyür.
Belém’de gözlemlediğim bir paradoks vardı: COP30, evet, Amazon Nehirleri’nin birleştiği yerdeydi. Fakat COP30, halkları temsil edecek bir somut bilgi veya bir özeleştiriyle Uluslararası İklim Krizi Konferansı’nı ne Amazon Halkları için ne de başka kıtalardan gelenler için sonlandırmadı. Yani COP30 Amazon’daydı, fakat Amazon halkıyla değildi.
Paralel bu tarz iklim konferansları izlenebilir ve devletlere sorumluluklarını hatırlatmak için kullanılabilir. Fakat önemli olan, yerel ve sivil toplum hareketlerinin daha emin adımlarla çözüm üretmesidir.