Yeni paradigma ve doğa ve tüm canlıların özgürlüğü

Önder Apo, özgürlük konusunda bencil olmamayı, insan indirgemeciliğine düşmemeyi önemsiyor ve “Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi?” diye sorguluyor.

DOĞA VE YENİ PARADİGMA

Doğayı doğru tanımlamak ve doğaya karşı doğru yaklaşımlar geliştirmek, devrimci mücadelelerin de doğru bir zemine oturmasını sağlar. Devrimler, sadece insanlara değil, doğa ve hayvana da kurtuluş getirmelidir.

Bugün hayvanların yaşayacakları bir yer yoksa ya da azaldıysa, bunun sebebi kapitalist modernitenin endüstriyalizm saldırılarıdır. Doğayı talan eden insan, kendine yeni yaşam alanları açarken başkalarının yaşam alanlarını da yok ediyor.

HES’ler, termik santraller ve barajlar tam da bu saldırıların ürünüdür. Barajlar sadece insanlar için elektrik üretmez; aynı zamanda kuruldukları coğrafyanın ekolojik dengesini bozar, canlılarını katleder ve bir daha o toprakları yaşanmaz hale getirir. Bunu da sadece ‘insan için’ savunusuyla yaparlar.

SANAYİ DEVRİMİ İLE TAVAN YAPTI

Hayvanlara hükmetmenin en ileri düzeyi, 19. yüzyılda yaşanan Sanayi Devrimi ile gerçekleşti. İnsanın tamamen doğaya hükmetme ve onu istediği gibi değiştirme çabası açık bir biçimde ortaya çıkınca, bundan sonrası için gereken tek şey erkek egemen sistemin kölelerini yaratmaktı. Bunlardan biri de hayvanlar oldu.

Teknolojinin ve sanayinin gelişme süreçleri nedeniyle ihtiyaç duyulan hayvanlar, insanların kölesi haline getirildi ve bu, açık bir biçimde savunuldu. Sanayi Devrimi, hayvan köle pazarlarını da beraberinde getirdi. Zorla hapsedilen hayvanlar, ağır işlerde kullanılmak veya insanlara yemek olmak amacıyla toplu şekilde tutulup satıldı.

Egemen sistem, kendi dışında hiçbir canlının acı çekebileceğine, nefes alabileceğine ya da kendine ait yaşamı olabileceğine inanmadı. Bu yanlış yaklaşımın temelinde ise insanın etçil bir canlı olduğu öğretisi vardı.

Kapitalist tarih anlayışının erkek egemen bir mantık üzerinden kurulduğu ve erkek egemenliğinin kadının komünal yaklaşımına karşı çıkıp ortaklaşma anlayışını reddetmesinden oluştuğunu hatırladığımızda, bu ‘insanın etçil olması gerektiği’ iddiasının nereden çıktığını da anlamış oluruz. Özellikle avcılık kültürünün geliştiği bir dönemde bir statü meselesine dönüştü; erkek egemen toplumun ilk adımları olduğu için, insanın etçil olması gerektiği ısrarla vurgulandı.

Önder Apo, doğaya yönelik bu müdahaleye ilişkin çok açık ve net ifadeler kullanarak şöyle diyor:

“Sorunun kaynağı araştırıldığında, doğaya tehlikeli biçimde ters düşmüş hakim toplumsal sistem karşımıza çıkmaktadır. Binlerce yıl süren toplum içi çelişkilerin kaynağında doğal çevreyle yabancılaşmanın yattığı; ne kadar iç toplumsal çelişki ve savaşlar gelişmişse o kadar da doğayla ters düşüldüğü gittikçe artan bilimsel bir netlikle ortaya çıkmaktadır. Günümüzün parolası doğaya hakim olmak, kaynaklarını acımasızca ele geçirmek ve sömürmektir. Doğanın vahşetinden bahsedilir. Bu kesinlikle doğru değildir.”

HAYVAN KURTULUŞ CEPHESİ

Hayvan Kurtuluş Cephesi (Animal Liberation Front- ALF), dünya üzerinde hayvan kurtuluşu üzerine ortaya çıkan en bilinen öz savunma örgütlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Örgüt, 1976’da kuruldu. İngiltere'de ortaya çıkan ALF, bir süre sonra dünyanın birçok yerinde etkili eylemler düzenledi. Özellikle şirketlerin hayvanlar üzerinde yaptığı deneylere yönelik düzenlenen eylemler dünya çapında ses getirdi. Sadece Amerika’da şirketler ve devlet, 1990’lara gelindiğinde ALF kaynaklı eylemler nedeniyle 45 milyon dolarlık zarar oluştuğunu açıkladı.

Bütün canlıların yaşam hakkını savunan ALF, özellikle endüstriyalist mantığın hayvanlar üzerinde deneyler yapmasına karşı çıkarak, insanların daha fazla yaşaması ya da hastalıklarına çözüm bulunması amacıyla hayvanların kullanıldığı laboratuvarlara yönelik baskınlar düzenledi. Eylemler sırasında hiçbir insanın ya da canlının zarar görmemesine dikkat edildi ve laboratuvardaki hayvanlar alınarak doğaya salındı.

Anarşist hayvan hakları savunucusu David Basbarash, ALF’in ideolojik yaklaşımını şöyle özetliyor:

“Hayvan özgürlük hareketinin görmek istediği dünya, özgür bir dünyadır. ALF eylemcileri terörist değildir; terörist olanlar bu dünyanın hükümetleridir. Gökler, okyanuslar ve toprak, herkes için bedava olmalıdır. Gökler, B52 uçaklarının değil; kartallar ve serçeler içindir. Okyanuslar, nükleer denizaltılar için değil; balinalar ve balıklar içindir. Toprak ise tanklar geçip gitsin ya da bombalarla havaya uçurulsun diye değil; bizim için ve diğer türlerden erkek ve kız kardeşlerimiz içindir.

Ben özgür bir dünya görmek istiyorum; ırkı, cinsiyeti veya türü ne olursa olsun özgür. Bütün canlıların barış ve huzur içerisinde yaşayabildiği bir dünya görmek istiyorum.”

İNSAN İNDİRGEMECİLİĞİNE DÜŞMEMELİ

Önder Apo, ‘Devrimimiz sevgi devrimidir’ derken sadece insanlar arası sevgiden bahsetmiyordu. Herkesin özgürce yaşadığı ve kapitalist modernitenin dayattığı kişiliklerden kurtulduğu bir yaşamı anlatıyordu. Buna dayanan Kürt Özgürlük Hareketi, dünyanın özgür bir yer olmasının mücadelesini veriyor.

Önder Apo, ‘Özgürlük Perspektifleri’ kitabında özgürlüğün tanımını yaparken şöyle diyor:

“Özgürlük konusunda bencil olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en değme senfoniyi geride bırakırken bu gerçekliği özgürlük dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri, renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu?”

Hayvanların özgürlüğü, aslında sosyalist mücadelenin temel görevlerinden biri olmalıdır. Sosyalizm, sadece insan temelli değil, dünyanın daha iyi ve daha yaşanılabilir olma mücadelesidir. Dolayısıyla özellikle kapitalist modernite ve onun yarattığı endüstriyalizm saldırılarına karşı, doğru bir program ve doğru bir yöntemle insanların, hayvanların ve ekolojik dengenin doğru sahiplenildiği bir dünya mümkün.

Sosyalist ideolojinin gelişim seyrine baktığımızda, ısrarlı bir şekilde kapitalist modernitenin verdiği yanlışların tam olarak düzelmediğini; hatta ona alternatif olmayı hedeflese bile kimi noktalarda ondan beslenen bir düşünce sistematiğinin içinde olduğunu görürüz. İnsanın etçil olduğu söylemi bunun başında gelir. Sorgulamaya tam da buradan başlamak, burayı doğru tespit etmek gerekir.

İnsanı etçil bir canlı olarak gördüğün sürece, her daim hayvanlar üzerinde bir tahakküm kurma isteğinin ve paratiğinin içinde olursun. Et yemeden yaşayamayan bir canlı olarak tanımlanan insan için et bulma isteği ve arayışı, hayvanları katletmeye ve onların üzerinde bir sömürü sistemi kurmaya itecektir. Bugün yaşanan sorun da bundan ibarettir.

ÖNDER APO’NUN HAYVAN VE DOĞA ANLAYIŞI

Bir kan dökme ritüeli olan avcılık anlayışı, erkek egemen toplumun yaratılış sürecinin başına kadar götürür bizi. Kan döken, avcı olan hem kendi cinsini hem de başka canlıları katletmekle büyüyeceğini düşünen insan, artık bir güç simgesine dönüşür ve bu gücü devam ettirmek için kan dökmeye devam eder. Önder Apo ise bunu sapma olarak görür ve insanın etçil olmadığını savunur.

Önder Apo, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda bu güç dengesini ve erkeğin kendi iktidarının kurma sürecini şu sözlerle anlatır:

“Kadın bitki topluyor, erkek avlanıyor; canlıyı öldürüyor. Savaş, bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olay, erkeğini öldürerek kendini güçlendirmesi bambaşka bir olay. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışıyor. (...) Savaşı esas alan, yani ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık değerdir. (...) Erkek hayvan da avlıyor ama bir de kadının topladığı besinlere el koyuyor. Hem besine el koyuyor hem de kadına el koyuyor. Hikaye böyle başlar.”

Tüm yanlarıyla doğayı doğru tanımlamak, yeni dönemin sosyalizm anlayışını da doğru tanımlamak demektir. Dünya, sadece insana ait ya da insanın çıkarları için düzenlenmiş bir yer değil; insanın da içinde bulunduğu, ekolojik bir yaşamın ve milyonlarca canlı türünün yaşadığı bir gezegendir. Buna yalnızca insan odaklı bakmak, kapitalist modernitenin dayattığı yaklaşım ve tarih anlayışından kopamamak, ısrarlı bir biçimde türcülük olarak tanımlanan faşizm anlayışını sahiplenmek anlamına gelir.

Sosyalist, türcü olamaz. Türcülük üzerinden geliştirilen bir yaklaşım, faşizmin iliklere kadar sinmesinden başka bir şey değildir. Türcülüğün alternatifi ise ekolojik bir yaklaşım ile Önder Apo’nun tanımıyla ‘Demokratik Toplum Sosyalizmi’ni savunmaktan geçer.

Önder Apo, “Uygarlık tarihi kadının kaybedişi ve kayboluşu tarihidir” derken, kadın temelli gerçekleşen bir ortaklaşmanın da yok olduğuna dikkat çeker. Kadının toplumu yönettiği ve örgütlediği çağlarda var olan ekolojik anlayışa sahip ortaklaşma kültürü; erkeğin avcılık geleneğini bir üstünlük ve güç unsuru olarak dayatmasıyla yok olmuş, bunun sonucunda hem kadın hem de kadının yarattığı ekolojik, tüm canlılarla ortaklaşmayı esas alan yaşam felsefesi büyük bir darbe almıştır. Erkek kültü, elinde bulunan güç kavramıyla yaşamı kendi çıkarlarına göre düzenlemiş ve tarihi de ona göre yeniden yazma çabası içerisine girmiştir.

‘NEDEN BU KADAR DERİN KÖLELİK?’

Erkeğin bu köleleştirme sürecine değinirken “avcı kulübü” tanımını kullanan Önder Apo, avcı kulübünde avlanan erkeğin hayvanlar üzerinde kurduğu iktidarı, klan ve toplum içinde kuramadığını; bunu yapmak için kadına da hayvanlara yaklaştığı gibi yaklaştığını belirtir. Bunun yanında, erkeğin iktidarını tanımlarken sorulması gereken sorunun “Neden bu kadar derin bir kölelik?” olduğunu ifade eder ve cevabın iktidar olgusuyla bağlantısına dikkat çekerek şöyle der:

“İktidarın doğası kölelik ister. Eğer iktidar sistemi erkeğin elindeyse, sadece insan türünün bir kısmı değil, bir cinsin tümü bu iktidara göre şekillenmelidir.”

Böylece Önder Apo, demokratik ve ekolojik bir toplum mücadelesinin önemini; ekolojik bir sosyalizm anlayışının ise yeni çağın sosyalizm anlayışı olduğunu ısrarla vurgular. Mekanik olmaktan ve kapitalizmin yarattığı bütün tahribatlardan kurtulmanın yolu, ekolojik bir sosyalizm mücadelesine yüzünü dönmekten geçer. Bu mücadelenin temelinde ise dünyanın tüm canlılarının ortaklaşması ve ortak bir yaşam içinde varlığını sürdürmesi yer alır.

ÜÇÜNCÜ DOĞA, DOĞA İLE YENİ SÖZLEŞME

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda, “Endüstriyalizm ise bilime ve tekniğe dayalı üretim sistemi ile birlikte toplumsal, ekonomik ve ekolojik ilişkileri yeniden ve sömürüye dayalı olarak kurgulayan kapitalist sistemdir. Kapitalist ekonomi ve endüstriyalizm hem toplumu hem de doğayı aşırı kâr ve sömürü motivasyonuyla büyük bir yıkıma uğratmıştır. Bu da toplumsal kaos ve ekolojik kriz demektir” denilerek, bu kriz çağının alternatifi olarak endüstriyalizme karşı ekoloji temelli bir mücadele yönteminin geliştirilmesi gerektiği vurgulanır.

Ekoloji temelli bir sosyalizm anlayışı, türcülük belasından da kökten biçimde kopar ve onu açık bir dille reddeder. İnsanı her şeyin temeline koymak yerine, dünyadaki bütün canlılarla aynı hizaya getirir ve her canlının dünyada eşit söz hakkı olduğunu, eşit bir yaşamı hak ettiğini belirtir.

Önder Apo’nun ‘üçüncü doğa’ olarak tanımladığı bu süreç, dünyanın yok edilmesine ve canlıların katledilmesine karşı olan bir süreçtir. Doğa ile yeniden bütünleşmek ve kapitalist modernitenin onda yarattığı tahribatı gidermek için yeni bir sosyalizm anlayışı önem taşır.

Önder Apo, bu süreci şu sözlerle açıklar:

“Üçüncü doğa, doğaya yabancılaşan, doğayı yıkıma, krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerinin aşılarak doğa ile yeniden bir sözleşme temelinde ve uyum içinde yaşamanın, buna göre üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmayı ifade eder. Çevreye duyarlı komünal üretimle endüstri kullanımı, bu amacın gerçekleşmesinde olmazsa olmaz gerekliliklerdir.”

EKOLOJİK BİR SOSYALİST ANLAYIŞ

Önder Apo, Demokratik Toplum Manifestosu’nda, “Sınıf tahlilleri, ekonomik reçeteler, politik tedbirler, iktidar ve devletin azami birikimleriyle ekolojik ve toplumsal yıkımların önüne geçilemeyeceği anlaşılmaktadır; hatta kanıtlanmış gibidir. Bu sorunun daha köklü ele alınmaya ihtiyaç duyduğu açıktır” diyerek yeni bir sosyalizm anlayışı ile çözümü işaret eder. Bu da ekolojik bir sosyalist anlayıştır.

Önder Apo, insanın diğer canlılarla eşit olduğuna dair şunları söyler: “İnsan toplumu da son tahlilde canlı bir varlıktır; dünyalıdır. Çok hassas düzenlenmiş bir iklim atmosferinin, bitkiler ve hayvanlar dünyasının evriminin ürünüdür.”

Önder Apo, şu tespit ve uyarılarda bulunur: “Denizler ve ırmakların kirliliği, çölleşme daha şimdiden felaket sınırlarına dayanmıştır. Tüm belirtiler, kıyametin mevcut gidişatla doğal dengesizlik sonucu değil, bir kısım şebekeler halinde örgütlenmiş gruplar eliyle topluma yaşatılacağını göstermektedir. Elbette bu gidişata doğanın vereceği yanıtlar da olacaktır. Çünkü o da canlı ve zekalıdır. Onun da tahammül gücünün sınırları vardır. Direnmesini yerinde ve zamanında gösterecektir. Ama o, yeri ve zamanı geldiğinde insanların gözyaşlarına bakmayacaktır.

Burada amacım felaket senaryolarına yenilerini eklemek değildir. Fakat toplumun mutlaka sorumlu olması gereken her üyesi gibi, gereken sorumlulukla ve varlık nedenimiz olan ahlaki ve politik görev anlayışımızla yeteneklerimiz oranında gerekeni söylemek ve yapmaktır.”