GÖRÜNTÜLÜ

Dr. Seevan Saeed: PKK tarihsel rolünü oynadı

Ortadoğu Politikaları Uzmanı Doç. Dr. Seevan Saeed, PKK’nin tarihsel bir rol oynadığını ve bugün mücadelenin demokratik konfederalizm paradigması çerçevesinde sürdüğünü belirtirken, barış sürecinin de bu ideolojik zeminle mümkün olduğunu vurguladı.

PKK, yıllarca inkâr politikalarına karşı direndi ve bugün kendini feshederek silahlı mücadele yönteminden çekildi. Bir halkın inkarını yıkan PKK, yarım asır boyunca toplumsal ve siyasal dönüşüme öncülük etti. PKK’nin mücadelesi ve Önder Apo’nun Demokratik Konfederalizm paradigması, KCK sisteminin temellerinin atılmasını sağladı. Yarım asırlık mücadele Kürt özgürlük hareketini sadece partisel mücadele değil toplumsal ve siyasal bir güç hâline dönüştürdü; kadın özgürlüğü, eşitlik ve komünal yaşam gibi değerleri de yaşama geçirdi.

Dr. Seevan Saeed, bu sürecin tarihsel ve ideolojik boyutlarını inceleyen bir akademisyen ve araştırmacı. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Birleşik Krallık’ta Sosyoloji ve Sosyal Politika alanlarında tamamladı. Dr. Saeed, Exeter Üniversitesi’nde Orta Doğu Politikaları üzerine doktora yaptı. Doktora tezinde PKK’nin mücadelesi, KCK’nin oluşumu ve Önder Apo’nun paradigmasının rolünü kapsamlı bir şekilde ele aldı. Daha sonra, orijinal adı ‘Kurdish Politics in Turkey: From the PKK to the KCK’ olan ‘Türkiye’nin Kürt politikası PKK’den KCK’ye’ adlı kitabı yayımladı.

Dr. Saeed, bu kitabında Türkiye’deki Kürt ulusal hareketinin evrimini incelerken, PKK'nin geleneksel bir silahlı siyasi mücadeleden daha kapsayıcı, çok boyutlu bir toplumsal harekete dönüştüğünü akademik olarak ortaya koydu.

Halen Çin’in Shaanxi Normal Üniversitesi’nde Doçent (Associate Professor) olarak Orta Doğu Çalışmaları dersleri veren ve Exeter Üniversitesi’nde araştırma görevlisi (Research Fellow-Dr.) olarak çalışmalarını sürdüren Dr. Seevan Saeed ile yarım asırlık bir hareket olan PKK’nin çıkışı, toplumsal dönüşüm, paradigmasal değişimin toplumsal ve siyasal etkileri ve bunun Kürdistan’ın dört parçasına yansımaları ile Önder Apo’nun demokratik toplum çağrısı üzerine konuştuk.

PKK’nin 50 yıllık serüvenini nasıl tanımlarsınız? Bu hareketin çıkışı Kürtler açısından ne anlam ifade etti?

Kürt Özgürlük Hareketi, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) öncülüğünde, son yarım yüzyılda Kürt toplumunun siyasi rotasını belirledi. 1970’lerde ortaya çıkan PKK, sadece bir silahlı örgüt değil, aynı zamanda onlarca yıl süren zorunlu sessizlik ve inkârdan tarihsel bir kopuştu. Uzun süre sosyal ve siyasal haklardan, siyasi tanınmadan ve kolektif onurdan yoksun bırakılan Kürtler için PKK, radikal bir kırılmayı temsil ediyordu: Kürt varlığının yalnızca savunulabileceğini değil, aynı zamanda yeni bir sosyal ve siyasal projeye dönüştürülebileceğini ileri sürdü. Bu nedenle PKK’nin ortaya çıkışı, hem asimilasyoncu ulus-devletlere karşı bir isyan hem de Kürt kimliğini, siyasetini ve toplumsal hedeflerini yeniden şekillendiren dönüştürücü bir güç olarak görülmelidir.

Peki PKK’yi klasik örgüt ve partilerden ayıran nedir?

PKK sadece bir siyasi hareket değildir; toplumsal bir harekettir. Ortadoğu’da birçok boyutuyla diğer siyasi partiden ayrılır. PKK, hiçbir zaman sistemin yerine geçip hükmetmeyi amaçlamadı. Esas hedefi zihniyeti değiştirmekti: Bir halkı kölelikten özgür yaşama taşımak. İşte bu yüzden, bu hareketin 50 yıllık serüveni bir fesih değil, bir transformasyondur. Bugün tartışmanın “silah bırakma” ya da “fesih” olarak tartışılması bence yanlış çerçevelerdir. Burada söz konusu olan şey, yöntem değişimidir.

Bu konuyu biraz daha açar mısınız? O zaman fesih ve silahlı mücadeleye son vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Silahlı mücadele, Kürdistan Özgürlük Hareketi içinde başından beri küçük bir boyut olmuştur. Dağdaki mücadele esasen kendini koruma amaçlıydı. Hareketin asıl ağırlığı her zaman toplumsal dönüşümdeydi. Örneğin, kadın-erkek eşitliği konusunda son elli yılda yapılan dönüşüm, Ortadoğu’da bin yılda yapılmamıştır. Kadınlar eş lider olmuş, toplumun merkezine yerleşmiştir. Yine Êzidîler, Zazalar, Şiiler gibi farklı inanç ve kimlikler toplum içinde değer kazanmıştır. Yani bu mücadele, sadece siyasi bir değişimle değil, köklü bir toplumsal dönüşümle yürüyor.

PKK feshedildi fakat toplumsal dönüşüm mücadelesi sürüyor. Bu kapsamda “fesih” tartışmaları için ne söylersiniz?

Eğer mesele fesihse, hangi fesih? Dağdaki beş-altı bin gerillanın mı, yoksa dünyanın dört bir yanında faaliyet yürüten yüzlerce siyasi, diplomatik, akademik kuruluşun mu? Hareketin arkasında en az yirmi milyon insan var. Bu nedenle, böyle bir yapının “feshi”nden bahsetmek anlamsızdır. Silahı da sadece demirden bir araç olarak görmek doğru değil; silah aynı zamanda ahlaki, insani, kültürel ve eğitimsel bir direniş olarak ele aldı. Bundan dolayı, mücadelesi devam edecektir; ama yöntemler değişecektir. Yani fesih değil, transformasyondan söz ediyoruz.

Kürt Özgürlük Hareketi inkâr politikalarına karşı mücadele yürüttü. Bu mücadele toplumsal dönüşümü nasıl yarattı? Günlük yaşam ve toplumsal örgütlenme üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt meselesi, uzun yıllar boyunca Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de yalnızca bir “güvenlik sorunu” olarak görülüyordu. Kürt kültürel ifadesi suç sayılıyor, özerklik talepleri ise baskıyla karşılanıyordu. PKK, bu yaklaşımı reddederek Kürt varlığını kolektif haklar ve siyasal özne olma meselesi olarak yeniden çerçeveledi. Mücadele yalnızca savaş alanında sınırlı kalmadı; seferberlik, okur-yazarlık kampanyaları, kültürel canlanma ve taban örgütlenmeleri sayesinde günlük yaşamda derin değişimler yaşandı. Siyasal katılım arttı; kadınlar ve gençler merkezi aktörler haline geldi. Mahalle meclisleri, kültür merkezleri ve kadın örgütleri yeni bir siyasi kültürün parçası oldu. Bu, sadece inkâra karşı direnmek değil, aynı zamanda alternatif bir yaşam biçimi inşa etmek anlamına geliyordu.

Biliyoruz ki, özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geleceğe dair öngörü ve sezgileri bu dönüşümde belirleyici oldu. Peki, Demokratik Konfederalizm’e dönüşümün temelleri nasıl atıldı?

Abdullah Öcalan’ın liderliği, hem sembolik hem de pratiktir. Erken dönemdeki Marksist-Leninist çerçeve, hareketin ilk devrimci yönelimini sağlamıştı. Ancak 1999’daki tutsaklık, derin bir ideolojik dönüşümü tetikledi. İmralı’daki yazılarında Öcalan, ulus-devlet modelini reddeden ve yerine ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği ile yerel özyönetime dayalı merkeziyetsiz bir sistem olan Demokratik Konfederalizm paradigmasını geliştirdi. Bu sadece teorik bir öneri değil, Kürt siyasetini yeniden tanımlayan bir dönüşümdü. Bu paradigmada, Kürt siyasi örgütlenmesi artık “yalnızca Kürtler’e ait bir ulus-devlet” arayışında değil; sınırları aşan demokratik bir toplum hedeflenir. Kadınlar ve gençler, eş liderler olarak siyasi yaşamı şekillendirir.

Yani bugün Önder Apo’nun Demokratik Toplum Çağrısı’nın altında yatan da bu paradigmasal dönüşüm mü?

PKK ilk ortaya çıktığında sadece silahlı bir direniş örgütü değildi; aynı zamanda Kürt halkının tarihsel inkârına karşı radikal bir itirazdı. Yani sadece devlete karşı değil, o devleti ayakta tutan toplumsal yapıya, ulus-devletin tektipleştirici zihniyetine karşı da bir kopuştu.

Zamanla bu hareket, klasik ulusal kurtuluş modellerini aşarak yeni bir yol arayışına girdi. Bu da Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu Demokratik Konfederalizm paradigmasıyla mümkün oldu. Benim çalışmamda da vurguladığım gibi, PKK’nin o ilk dönemdeki direnişçi ruhu, bu paradigmanın siyasal ve toplumsal zeminini oluşturdu.

Bugün bu model, sadece Kürtler için değil; Êzidîler, Aleviler, Dürziler, Süryaniler gibi ötekileştirilmiş halklar için de bir yaşam alternatifi sunuyor. Demokratik Toplum dediğimiz şey, burada ete kemiğe bürünüyor. Halkların, kimliklerin, inançların eşit şekilde bir arada yaşadığı, ahlaki değerlere dayalı, komünal bir yaşam inşa ediliyor.

Demokratik Toplum Çağrısı ile bu paradigma arasında bir uyum olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız?

Evet, kesinlikle bir uyumdan söz edebiliriz. Aslında Demokratik Konfederalizm paradigması, Sayın Abdullah Öcalan’ın Demokratik Toplum Çağrısı’nın pratik ve sistematik ifadesidir. Bu çağrı, toplumu merkeze alan, ahlaki ve politik toplum fikrine dayanan bir örgütlenme modelidir. Öcalan bu noktada, devlet merkezli değil, toplum merkezli bir siyasal yapılanmayı önermektedir.

Özellikle benim de incelediğim gibi, bu paradigma kapitalist modernitenin yarattığı yabancılaşmayı aşmayı hedefliyor. Bir toplumda biri aç, biri tokken adalet olmaz. O yüzden bu sistem, ahlaki bir toplum sözleşmesini temel alıyor. Bu da sadece ideolojik bir söylem değil; Rojava’da, Kuzey Kürdistan’da ve başka yerlerde halklar tarafından uygulanıyor ve yaşanıyor.

Kısacası, Demokratik Konfederalizm, Demokratik Toplum Çağrısı'nın ruhunu taşıyor. Her ikisi de toplumun öz gücüne, özyönetimine ve eşit yaşam iradesine dayalı bir gelecek tahayyül ediyor.

Demokratik Konfederalizm, Ortadoğu ve dünyada yankı buluyor. Devlet dışı bir örgütlenme ‘neden’ bu kadar heyecan yaratıyor?

Kürdistan Özgürlük Hareketi, 50 yıl önce PKK ile bu paradigmanın temellerini attı. Bugün bu paradigmalar, Rojava’daki demokratik özerk yönetimler gibi pratik örneklerle hayat buluyor. Farklı halklar burada birlikte, özgürce ve eşit koşullarda yaşamaya çalışıyor. Bu nedenle Demokratik Konfederalizm, sadece bölgesel değil, küresel çapta halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesinde önemli bir yol gösterici konumundadır.

Şimdi, Rojava’nın Qamişlo bölgesini örnek verirsek; Qamişlo, çok etnikli bir bölge. Kürtler, Araplar, Çerkezler, Türkmenler, Asuriler ve Keldaniler gibi yaklaşık 15 farklı halk bir arada yaşıyor. Bu halklar, Demokratik Konfederalizm modeli sayesinde özgürlüklerini ve özyönetimlerini sürdürüyor.

Tabii ki bu model, sadece Kürdistan’da değil; Ortadoğu’nun ötesinde, Mısır ve Yemen gibi ülkelerde de farklı halklar tarafından takip ediliyor. Çünkü 20. yüzyılda ulus-devletler ya büyük diktatörlükler ya da çökmüş, yönetilemeyen devletler olarak anıldı. Irak, Suriye, İran ve Libya bunun örnekleri. Bu başarısızlıklar, halkların özgürlük ve demokratik özyönetim taleplerine cevap veremedi.

İşte bu yüzden Demokratik Konfederalizm, ulus-devlete alternatif bir model olarak ortaya çıktı ve hem Kürt hem de Kürt olmayan halklar arasında umut ve olumlu bir karşılık buldu.

Demokratik Konfederalizm Paradigması’nın Kürt toplumu üzerindeki somut etkileri nelerdir?

Bu etkiler, Kürdistan’ın dört parçasında görülmektedir. Türkiye’de kadın konseyleri, kooperatifler ve belediye deneyimleri, devlet baskısından önce yerel yönetimi yeniden şekillendirdi. Rojava’da ise model; özerk yönetimler, halk meclisleri ve kadın liderliği ile en kapsamlı biçimde uygulandı. Irak ve İran’da daha sınırlı olsa da paradigma, örgütsel kültürü etkilemekte ve parçalanmış Kürt grupları arasında birlik için çerçeve sunmaktadır.

Kadın özgürlükçü paradigma ve gençlik dinamizmi, bu dönüşümün en görünür unsurlarıdır. Ve tabii ki, toplumsal, siyasal ve örgütsel zihniyet değişimi.

Zihniyet değişiminin altını özellikle çiziyorsunuz. Neden bu kadar kritik görüyorsunuz?

Çünkü tarihte gördük ki, rejimler değişse bile zihniyet değişmezse baskı sürüyor. Saddam Hüseyin devrildi, ama Irak’ta zulüm Şiiler tarafından devam etti. Suriye’de rejim zayıfladı, ama başka güçler aynı baskıyı sürdürdü. Yani, sistemin adını değiştirmenin önemi yok; asıl mesele zihniyeti değiştirmektir. Kürdistan Özgürlük Hareketi de bunu hedeflemiş ve bunu pratikte göstermiştir.

Paradigmanın somut ifadesi olan KCK sistemi, Kürdistan’ın dört parçasını birbirine bağlayan ortak bir demokratik toplum modeli olarak işlev görebilir mi?

Koma Civakên Kurdistan (KCK), transnasyonel bir şemsiye sistem olarak bu yaklaşımı somutlaştırır. KCK bir devlet değil; demokratik topluluklardan oluşan bir ağdır. Milliyetçi ayrıcalıklara dayalı tuzaklardan kaçınarak, Kürdistan genelinde birleştirici bir yapı işlevi görebilir.

Bundan sonra PKK’nin silahlı mücadeleden toplumsal ve siyasal mücadeleye odaklanması hangi fırsat ve zorlukları doğurur? Ve demokratik toplum vizyonuyla nasıl uyumlu hale gelebilir?

Önemli bir konu, PKK’nın kademeli olarak silahlı mücadeleden daha geniş siyasi ve toplumsal mücadeleye yönelmesidir. Gerilla savaşı, Kürtlere görünürlük ve pazarlık gücü kazandırdı; ancak Abdullah Öcalan’ın paradigması, kalıcı özgürlüğün askeri çatışma değil, demokratik örgütlenme ile sağlanacağını vurgular.

Bu durum hem fırsatlar hem de zorluklar yaratır. Fırsatlar: Daha geniş toplumu seferber etmek ve uluslararası meşruiyet kazanmak. Zorluklar: Hâlâ militarize baskıya dayanan devletlerle yüzleşmek.

Kuzey Kürdistan açısından bu, gerilla mücadelesini bir amaç değil, daha geniş demokratik projenin savunma unsuru olarak yeniden düşünmeyi gerektirir. Gerilla savaşı devam edebilir; ancak klasik askeri zafer yerine, sivil toplumda demokratik alanlar yaratma vizyonuyla uyumlu olmalıdır.

Bugünkü barış süreci, Önder Apo ile Türk devleti arasındaki görüşmeler sadece siyasal bir gelişmenin sonucu mu, yoksa PKK’nin ideolojik dönüşümüyle bağlantılı mı?

Barış süreci, yalnızca taktiksel bir ateşkes değil; PKK’nin Demokratik Konfederalizm yönündeki hamlelerinin bir yansımasıdır. Öcalan, barışı demokratikleşmeden ayrılamaz olarak çerçevelemiştir; bu yalnızca Kürtler için değil, Türkiye ve Ortadoğu’nun tamamı için geçerlidir.

Rojava’da Demokratik Konfederalizm paradigmasının uygulanması, bölgedeki diğer halklara ve Ortadoğu’ya nasıl bir örnek sunuyor?

Demokratik Konfederalizm paradigması, ulus-devletlerin baskıcı ve başarısız yapılarına karşı alternatif olarak ortaya çıkmış ve pratikte Rojava’da hızlı bir şekilde gelişmiştir. Bu model, demokratik özerklik, kadın özgürlüğü ve gençlik katılımı gibi değerlerle somutlaşarak bölge halklarına yeni bir umut sunmaktadır. Rojava, paradigmanın pratikte nasıl işleyebileceğine somut bir örnek sundu.

Otoriter rejimlerin, mezhepçi siyasetin ve sürekli savaşın hâkim olduğu bir bölgede tabandan demokrasi, kadınların eş liderliği ve Arap, Asuri ve diğer azınlıkların kapsayıcı şekilde sürece dahil edilmesiyle alternatif bir model ortaya çıktı. Bu, Kürt toplumunun ötesinde yankı buldu ve parçalanmış Ortadoğu’da barış ve bir arada yaşama vizyonu sundu.

Demokratik Konfederalizm’in barışçıl çözümdeki etkisi ve rolü nedir?

Eğer Türkiye bir barış istiyorsa ve Kürdistan’ın tüm bölgelerinde barış sağlanırsa, çözüm gelişir. Yani, Kürdistan’da barış sağlanırsa, yüzyılı aşkın süredir devam eden Kürt-Türk meselesinin çözümü mümkün olabilir. Böyle bir gelişme, Rojava’da da önemli ve olumlu sonuçlar yaratacaktır.

Rojava’da YPG, YPJ ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG), yalnızca Kürtlerin değil; aynı zamanda Suriye halklarının ve bölgedeki tüm halkların savunucuları olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, Suriye’nin kıyı kesimlerindeki Aleviler ve Süveyda’daki Dürziler gibi diğer etnik ve dini gruplar da Demokratik Konfederalizm modelinden esinlenerek kendi özerkliklerini kurma yolundadırlar.

Bu durum, Hareket’in sadece Kürtler üzerinde değil; Kürt olmayan halklar üzerinde de derin ve olumlu etkiler yarattığını göstermektedir. Dolayısıyla bu hareketin Ortadoğu’da, sadece Kürtler üzerinde değil; Kürt olmayan halklar üzerinde de olumlu bir etkisi var. Kısacası, Demokratik Konfederalizm teorisinin pratikte Rojava’da önemli bir karşılık bulduğunu ve her bakımdan giderek daha fazla ivme kazandığını görüyoruz.

Türkiye’deki barış süreçlerinin çoğunlukla başarısız olmasının Kürtlerde yarattığı güvensizlik nasıl aşılabilir? Hem devlet hem Kürtler hangi somut adımları atmalı?

Süreçler, büyük ölçüde Türkiye devletinin güvenlik odaklı yaklaşımından kaynaklı başarısız oldu. Güvensizlik, uzun yıllar süren başarısız müzakereler, verilen sözlerin tutulmaması ve şiddetli tırmanışlardan doğdu. Devlet, Kürt kimliğini tanımalı, kültürel haklar için yasal korumalar sağlamalı ve merkeziyetsiz demokrasiyi mümkün kılan reformlar yapmalıdır. Kürt tarafı ise savunma kapasitesini koruyarak, şiddet dışı demokratik örgütlenmeyi güçlendirmelidir. Uluslararası aktörler de PKK’yi yalnızca terörist olarak görmek yerine, ideolojik dönüşümü tanıyıp demokratik müzakereleri teşvik etmelidir.

Önder Apo’nun bu süreçteki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Öcalan’ın karizması ve ideolojik liderliği çok belirleyicidir. Onun geliştirdiği “demokratik toplum” ve “pozitif entegrasyon” kavramları olmadan, bugün barış tartışmalarını bu şekilde gündeme getirmek kolay olmazdı. Ayrıca Öcalan’ın halkına ve arkadaşlarına olan inancı, harekete büyük bir güç katmaktadır.

Bugün Kürdistan halkı, Hareket ve Öcalan birbirinden kopamaz hale gelmiştir. Ne halk Hareket’ten kopabilir ne Hareket Öcalan’dan, ne de Öcalan halktan. Türk devleti ve uluslararası güçler bu bağı koparmak istese de başarılı olamadılar. Bu üçlü bağ (halk–hareket–önderlik) 50 yıllık mücadelenin en büyük başarısıdır.

Peki bu süreç başarıya ulaşır mı ve önceki süreçlerden nasıl ayrışıyor?

1993 yılında Turgut Özal ile veya 2013’teki barış girişimlerinden farklı bir noktadayız. Bu yapılacak olan barış, toplumsal bir barıştır. Eğer toplumsal bir barış olmazsa, Türk devletinin ödeyeceği bedel geçmiş dönemlere kıyasla daha büyük olacaktır.  Barış isteği sadece Kürdistan halkı için değil; Türk devleti için de önemlidir.

Bugüne kadar devam eden sürecin yürümesinden ve manevi ile pratik desteğin sürdürülmesinde Abdullah Öcalan karakteri çok önemlidir. Bu bütünlük -yani Avrupa’dan dağlara, şehirlere kadar Öcalan'ın arkadaşlarının ve Kürdistan halkının birlikte yürüttüğü süreci- şimdiden başarılı kılmıştır. Yani halk, Hareket ve Önderlik arasındaki bağlar kopmamıştır. Benim bakış açıma göre, bu çok önemli ve dikkat çekici başarılı bir durumdur. Elli yıllık bu hareketin ve mücadelenin barış ile neticelenmesi için başarının anahtarı budur.

Kadın özgürlükçü paradigma, komünal toplum ve konfederal sistem çerçevesinde ortaya çıkan Kürt Özgürlük Hareketi, gelecekteki toplumsal ve siyasal dönüşümler için hangi fırsatları sunuyor?

Kadınlar, yalnızca katılımcı değil; eş liderler olarak ideolojiyi ve pratiği şekillendirir. Bu, Kürt toplumunda toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden tanımladı ve dünya çapında feminist hareketlere ilham verdi. Demokratik Konfederalizm’in toplumsal ruhuyla birleştiğinde, bu yaklaşım hem ataerkillik hem de milliyetçilik ötesinde yeni siyasi yapılar için yol gösteriyor.

Kürt deneyimi, özgürlük hareketlerinin ideolojik olarak evrilebileceğini, tabandan demokrasiye dayalı yapıların düşmanca ortamda bile gelişebileceğini ve barışın yalnızca müzakerelerle değil; derin sosyal yeniden yapılanmayla mümkün olabileceğini gösteriyor.

Son olarak, ‘Abdullah Öcalan ile görüşmek istiyorum’ adlı bir kampanya başlatıldı. Siz de görüşmek ister misiniz?

Elbette ki. Gerçekten beni çok memnun eden bir şey var. Sayın Öcalan, haziran ayındaki bir açıklamasında dikkat çekici bir şey söyledi: “Eleştirilerimi sunmak, çözüm sürecini nasıl kolektif olarak ilerletebileceğimize dair tavsiyelerimi paylaşmak için bütün kalbimle, bütün yüreğimle sizi bekliyorum” dedi. Yani Öcalan, kendini sadece bir birey olarak görmüyor. İşte bu yüzden o gerçek bir insandır.

Ben de bir birey olarak, bir üniversite hocası olarak, bir gün Sayın Öcalan’la görüşme fırsatına sahip olmaktan büyük mutluluk duyarım. Ondan öğrenmek ve kendi eleştirilerimizi de sunmak isterim. Çünkü bu hareket, bir kişinin ya da tek bir partinin hareketi değildir. Kürdistan halkı hem bu hareketin sahibidir hem de bu mücadelenin yükünü omuzlamaktadır. Bir gün Sayın Öcalan’ı görmek beni çok mutlu eder ve o günü umuyorum.