Hevalê Gundî
O herhangi bir devrimci değildi. Düşüncesi, yaşamı, konuşması ve pratiği arasında derin bir bütünlük vardı. Yani özü ve sözü, eylemi ve söylemi birdi. Bu anlamda gerçek anlamda bir devrimciydi.
O herhangi bir devrimci değildi. Düşüncesi, yaşamı, konuşması ve pratiği arasında derin bir bütünlük vardı. Yani özü ve sözü, eylemi ve söylemi birdi. Bu anlamda gerçek anlamda bir devrimciydi.
Derin düşünürdü. Ama onun düşünmesi yalnızca kendi içine kapanan bir tefekkür değildi; daha çok karşısındakini anlamaya yönelik bir çabaydı. Fazla konuşmazdı. Buna karşılık dikkatle dinler, anlar ve duyduklarını belleğine sessizce kaydederdi. Bilincini ruhuna, ruhunu bilincine katarak yoğunlaşan bir hali vardı. Sanki derinlerden yüzeye, yüzeyden yeniden derinlere doğru akan bir su gibiydi.
Ela gözleri, uzun boyu ve derli toplu duruşuyla karşısındaki insana fark edilmeden bir güven duygusu verirdi. Konuşurken kelimeleri özenle seçmesi, düşünerek ve yoğunlaşarak cümle kurması bu güveni daha da pekiştirirdi. Sakindi. En ağır iç ve dış sorunlar karşısında bile soğukkanlılığını kaybetmezdi. Çünkü o, düşüncesini de duygusunu da bir muhasebe süzgecinden geçirerek hareket eden devrimciydi.
Onu her gördüğümde, sohbet ettiğimde, hatta zaman zaman tartıştığımızda bile kendi kendime şu soruyu sorardım:
“Bir insan bu kadar mı mülayim olabilir?”
İnsanın bir sinir teli, bir bam teli olmaz mı? Onda sanki bu tellerin ikisi de sökülüp alınmış gibiydi. Sertleşmezdi, kırıcı olmazdı, kolay kolay öfkelenmezdi. Sekter tutumlara girmez, insanlar arasında duvarlar örmezdi. Elbette zaman zaman kızdığı, içten içe tepki duyduğu anlar olurdu. Ama bu anlar bile kısa sürer, bir süre sonra yine o sakin ve dengeli haline dönerdi.
Yoldaşlığın en derin hâlini yaşayan insanlardan biriydi. Bir yoldaşının haksız olduğunu düşündüğünde bile bunu sert bir dille ifade etmezdi. Uygun zaman ve zemini kollardı. Sonra neredeyse mahcup bir incelikle birkaç cümle kurarak sorunu anlatırdı. Kimse “kırılmasın” diye her kelimeyi tartar, her cümleyi dikkatle seçerdi.
Bazıları bu tavrı yanlış yorumlardı. Kimi buna liberalizm derdi, kimi uzlaşmacılık. Kimi de “olanla yetinmek” diye düşünürdü. Oysa gerçeğin bununla hiçbir ilgisi yoktu. O, yoldaşlığı her şeyin üzerinde tutan bir düşünceye sahipti.
“Eğer yoldaşlık bizde kutsal bir anlam taşıyorsa, o zaman buna uygun düşünmek, buna uygun konuşmak ve buna uygun davranmak gerekir” derdi.
Sonra şunu eklerdi:
“Yoldaşlık bizde var olmanın en derin hâlidir. İnsanlar birbirinin arkadaşı olabilir, dostu olabilir, hatta aynı siperin içinde savaşabilir. Ama bu her zaman yoldaş oldukları anlamına gelmez. Yoldaşlık; ideolojide, ruhta ve bilinçte ortaklaşan bir yaşam biçimidir.”
Ardından hafifçe gülümser ve şu cümleyi kurardı:
“Bunun çok zor bir şey olduğunu da biliyorum. Ama önemli olan zaten zoru başarmaktır. Bizim hareketimiz de tam olarak bunu başarmak için vardır.”
Mütevazı bir devrimciydi. Sadelik onun hem yaşamında hem kişiliğinde vardı. Gösterişten uzak dururdu. Gereksiz sözlerden kaçınırdı. Hayatı sade, üslubu sade, devrime olan inancı da aynı sadelik ve berraklık içindeydi.
Sonradan ikna olmuşlardan değildi. O, başından itibaren inanmışlar kervanına katılmış bir bilinç ve inanç devrimcisiydi. Bu yüzden karamsarlığa kapıldığını hiç görmedim. En zor anlarda bile düşüncesi berrak kalır, inancı sarsılmazdı.
Bir anlamda Avrupa’da büyümüştü. Avrupa sistemini, onun yaşam tarzını ve insanlığa karşı taşıdığı büyük çelişkileri çok iyi biliyordu. Onu sisteme karşı mücadeleye götüren de tam olarak bu farkındalıktı.
İsterse çok “rahat” yaşayabilirdi. Çalışmadan kazanabilir, elini sıcak sudan soğuk suya koymadan sistemin sunduğu konfor içinde hayatını sürdürebilirdi. Ama o bunu reddetti. Çünkü kapitalist modernitenin ne kadar zalim, ne kadar sömürücü ve ne kadar kan emici olduğunu görmüştü.
Bir gün birlikte katıldığımız bir eğitim çalışmasında ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Kapitalist sistem, tüm hegemonik sistemler içinde en nefret edilmesi gereken sistemdir. Önceki sistemler cilalı değildi. Dışarıdan bakıldığında içleri de görünürdü. Ama kapitalist uygarlık öyle değildir. Dışarıdan parlak görünür; içeri girdiğinizde ise ne kadar yoz ve ne kadar ahlaksız olduğunu anlarsınız.”
Bu bilinç, ailesinden aldığı yurtseverlik duygusuyla birleşince yolu kesinleşmişti.
Harekete ilk katıldığında şu sözleri vermişti:
“Namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum ki Kürdistan için, Kürt halkı için nefesimin son damlasına kadar mücadele edeceğim.”
Ve gerçekten de sözünün arkasında durdu. Yaşamının son sınırına kadar mücadele içinde kaldı. Gelenlere yoldaşlık ilişkilerini, hareketin felsefesini, Apocu ideolojisinin derinliğini öğretti, gidenlere ise kulak asmadı. Mücadelenin en zor günlerinde birçok kişi “Bu iş bitti” dediğinde o hep aynı cümleyi kurdu:
“Hayır. Bu mücadele Kürt halkı özgür olana kadar devam edecek.”
O herhangi bir devrimci değildi. Düşüncesi, yaşamı, konuşması ve pratiği arasında derin bir bütünlük vardı. Yani özü ve sözü, eylemi ve söylemi birdi. Bu anlamda gerçek anlamda bir devrimciydi.
Her alanda çalışabilecek bir kapasiteye sahipti. Ama en çok emek verdiği alan özgür basındı. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca basının her alanında çalıştı. Görsel, yazılı, dijital… Kısacası basının her cephesinde emeği vardı.
Onu en son gördüğümde ağır bir sakinlikle bana şunu söylemişti:
“İyileşmeyeceğimi biliyorum. Öleceğimi de biliyorum. Bir devrimci normalde nerede ve nasıl öleceğini bilmez. Belki bir çatışmada, belki bir mevzide, belki zindanda… Ama ben bu hastalık yüzünden nerede öleceğimi biliyorum.”
Sonra kısa bir sessizlik oldu.
“Her devrimci mücadeleye katılırken öleceğini peşinen kabul eder. Ama benim sonum böyle olacak.”
Bunu söylerken gözlerindeki derinliği unutamam. O an duygunun en ağır hâli yüzüne yansımıştı.
Sonra bir cümle daha ekledi:
“Önceki paradigmayı da, şimdiki paradigmayı da, süreci de ve Önder Apo’nun 27 Şubat manifestosunu da olduğu gibi benimsiyorum. Önderliğe olan güvenim sınırsızdır. Ben görmesem de mutlaka kazanacağız.”
Söz onurdur, onuru çiğnetmeyeceğiz…
Saygı, hürmet ve minnetle…