1 Eylül Dünya Barış Günü, insanlığın en büyük yıkımlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışın kutsallığını hatırlatmak amacıyla ilan edildi. Her yıl bu gün alanlara çıkan milyonlarca insan savaşların bıraktığı acıları, toplu ölümleri ve halkların belleğinde açtığı derin yaraları hatırlatarak barışın önemine vurgu yapıyor.
Günümüzde Dünyamız, farklı coğrafyalarda eşzamanlı olarak tırmanan savaşlarla kuşatılmış durumda. Ortadoğu’da Gazze’den Yemen’e uzanan savaş hattı, Afrika’da Sudan ve Kongo’daki iç çatışmalar, Avrupa’da Ukrayna-Rusya savaşı, Asya’da Myanmar’daki iç savaş… Her biri milyonlarca insanı yerinden eden, yüz binlerce can kaybına yol açan ve nesiller boyu sürecek travmalar yaratan krizler olma özelliğini taşıyor.
Birleşmiş Milletler’in raporları bu çatışmalara ilişkin vahim bir tablo ortaya koyuyor: 2025 itibarıyla savaşlar ve baskılar nedeniyle zorla yerinden edilen insan sayısı 122 milyona ulaştı. Bu rakam, yalnızca istatistiklerden ibaret değil; evinden koparılan, kimliğini kaybetme riskiyle yaşayan, en temel ihtiyaçlarından mahrum kalan yüz milyonlarca yaşam demek. UNICEF’in verilerine göre ise dünyada yaklaşık her beş çocuktan biri çatışma bölgelerinde büyüyor. Yani savaş, artık yalnızca bugünün değil, geleceğin de kuşaklarını yaralıyor.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN BU YANA EN YOĞUN ÇATIŞMA DÖNEMİ
Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en fazla silahlı çatışmanın yaşandığı bir döneme girmiş durumda. 2025 Küresel Barış Endeksi’ne göre, dünyamızda bugün aktif haldeki devlet temelli çatışma sayısı 59’a yükseldi. Bu, 1945’ten bu yana kaydedilen en yüksek seviye. Çatışmalar sadece siyasi dengeleri değil, milyonlarca insanın yaşam hakkını doğrudan tehdit ediyor.
Veriler Ortadoğu, yüzyılı aşkın süredir uluslararası politik çatışmaların en yoğun yaşandığı coğrafya olmayı sürdürdüğünü gösteriyor.
Filistin-İsrail: 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze’ye yönelik ağır saldırıları on binlerce sivilin ölümüne yol açtı. BM raporları, Gazze’de yaşayanların %80’inin yerinden edildiğini, insani yardımın engellenmesi nedeniyle açlık ve salgın riskinin kritik düzeye ulaştığını belirtiyor. Bölge sadece Filistin halkının değil, bütün Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek bir savaş alanına dönüşmüş durumda.
Yemen: Yedi yılı aşkın süredir süren savaş, dünyanın “unutulmuş krizlerinden” biri olarak tanımlanıyor. Husi güçleri ile Suudi Arabistan destekli koalisyon arasındaki çatışmalar ülkeyi enkaza çevirdi. Son dönemde İsrail ile Husiler arasında tırmanan gerilim, bölgesel bir savaş ihtimalini yeniden gündeme taşıdı.
Irak ve Suriye: ABD, Türkiye, İran ve Rusya’nın farklı çıkarlarla dahil olduğu Suriye sahası hala çözüme kavuşmuş değil. Kuzey ve Doğu Suriye’de DAİŞ kalıntılarıyla mücadele sürerken Türkiye’nin askeri operasyonları istikrarsızlığı artırıyor. Güney Kürdistan’da ise Türk ordusunun sınır ötesi saldırıları sivillerin yaşamını doğrudan tehdit ediyor.
AFRİKA’DA KRONİK HALE GELMİŞ İÇ SAVAŞLAR
Sudan: 2023’te başlayan iç savaş, BM’ye göre günümüzün “dünyanın en büyük insani krizi” haline gelmiş durumda. İki yıl içinde 14 milyon insan yerinden edildi. 25 milyondan fazla kişi insani yardıma muhtaç, açlık sınırı hızla yayılıyor. Darfur’da etnik temizlik suçlamaları artarken, kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılar savaşın en karanlık yüzünü gözler önüne seriyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti: Doğu Kongo’da M23 isyancılarının ilerleyişi, yüz binlerce insanı göçe zorladı. BM, Ruanda’nın isyancılara verdiği desteğin uluslararası bir savaşa yol açabileceği uyarısını yaptı. Çatışmalar, ülkenin yeraltı zenginlikleri üzerindeki kontrol mücadelesiyle birleşince insani bedel daha da ağırlaşıyor.
AVRUPA VE ASYA’DA ÇATIŞMALAR
Ukrayna-Rusya Savaşı, üçüncü yılına girdi. Milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı, savaş Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökten sarstı. Enerji krizleri, gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar, sadece cephe hattında değil, kıtanın dört bir yanında hissediliyor. BM, 2025’in ilk yarısında 10 bini aşkın sivil kayıp raporladı.
Myanmar: 2021 darbesi sonrası cunta yönetimi ile etnik silahlı gruplar arasındaki iç savaş genişleyerek sürüyor. BM, sistematik işkence, toplu cinayetler ve çocukların zorla askere alınmasını savaş suçu olarak tanımladı. Yaklaşık 18 milyon insanın insani yardıma ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.
Çin-Tayvan Gerilimi: Henüz fiili bir savaşa dönüşmese de Tayvan çevresinde artan askeri tatbikatlar, Asya-Pasifik’te yeni bir sıcak çatışma ihtimalini büyütüyor.
SAVAŞIN ORTAK BEDELİ: GÖÇ VE YOKSULLUK
Silahlı çatışmaların etkileri sadece cephe hattında yaşanmıyor; savaşın bedeli, sınırları aşarak milyonlarca insanın gündelik yaşamına yansıyor. Bugün savaşların en ağır sonuçları, sivillerin omuzlarında taşınıyor. Evlerinden edilen aileler, açlıktan ölen çocuklar, ekonomik krizlerle boğuşan toplumlar… Her çatışma, yalnızca tarafları değil, bütün bir bölgeyi ve hatta küresel sistemi sarsıyor.
Birleşmiş Milletler’e göre, 2025 itibarıyla 122 milyon insan zorla yerinden edildi. Bu, tarihin en yüksek rakamı. Sudan’dan Suriye’ye, Gazze’den Kongo’ya kadar milyonlarca insan ya başka ülkelere sığınmak ya da ülke içinde göç etmek zorunda kaldı. Bu tablo, savaşın artık sadece askeri değil, aynı zamanda devasa bir insani kriz yarattığını gösteriyor.
Yerinden edilenlerin büyük bölümünü kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. UNICEF’in verilerine göre, yaklaşık 473 milyon çocuk çatışma bölgelerinde yaşıyor. Bu çocuklar yalnızca barınma ve beslenme sorunlarıyla değil, eğitimden yoksunluk, sağlık hizmetlerine erişememe ve savaşın psikolojik travmalarıyla da yüz yüze.
Bir diğer etki olarak da çatışmalar ekonomileri felç ediyor. Tarım alanları bombalanıyor, fabrikalar kapanıyor, yollar ve enerji hatları tahrip ediliyor. Sudan’da iç savaş nedeniyle tarımsal üretim %60 oranında azaldı; Yemen’de halkın %80’i insani yardıma bağımlı hale geldi. Ukrayna savaşı, dünya genelinde gıda fiyatlarını yükselterek milyonlarca insanı açlığın eşiğine itti.
Küresel enerji piyasaları da çatışmalardan doğrudan etkileniyor. Orta Doğu’daki gerilimler petrol fiyatlarını dalgalandırırken, Ukrayna’daki savaş Avrupa’yı enerji krizine sürükledi. Bu krizler, savaş alanından çok uzak ülkelerde bile halkların yaşam maliyetini yükseltti.
Savaş, sadece can kaybına yol açmıyor; sağlık sistemlerini ve eğitim altyapılarını da çökertiyor. Sudan’da hastanelerin üçte ikisi işlevsiz durumda. Gazze’de sağlık sistemi çökmenin eşiğinde; ilaç ve tıbbi malzeme kıtlığı ölümleri katlıyor. Myanmar’da milyonlarca çocuk okula gidemiyor, bir nesil eğitimden koparılıyor.
Savaşın bu uzun vadeli etkileri, toplumları sadece bugün değil, gelecek on yıllar boyunca kırılgan hale getiriyor. Eğitimden kopmuş, sağlık hizmetlerinden yoksun kalmış çocuklar, savaşın en görünmeyen ama en ağır bedelini taşıyor.
OTORİTERLİK VE KUTUPLAŞMA ARTIYOR
Çatışmalar, sadece yıkım ve göç değil, aynı zamanda siyasi gerileme de üretiyor. Ulus-devletler, milliyetçi söylemler üzerinden “güvenlik” adı altında otoriterleşiyor. Sudan’da generallerin iktidar savaşı, Myanmar’da cuntanın baskısı, Türkiye’de güvenlikçi politikaların toplumsal alanı daraltması… Hepsi aynı tabloyu gösteriyor: Savaş, demokrasiyi yok ediyor.
Barış süreçlerinin tıkanması, toplumları daha fazla kutuplaştırıyor. Her kimlik, kendi ulus-devlet refleksiyle kapandıkça, yeni çatışmaların tohumu ekiliyor. Bu nedenle savaşların siyasal sonuçları, yalnızca bugünü değil, yarının barış ihtimallerini de zayıflatıyor.
ORTADOĞU SÜREKLİ KRİZ BÖLGESİ OLMA HALİNİ SÜRDÜRÜYOR
Ortadoğu, tarih boyunca uygarlıkların doğduğu bir coğrafya olduğu kadar, emperyalist müdahalelerin, mezhepsel gerilimlerin ve ulus-devlet çatışmalarının da en sert yaşandığı bölge oldu. Bugün de dünya gündemindeki en yakıcı savaşların çoğu bu topraklarda cereyan ediyor. Filistin’den Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye kadar uzanan geniş coğrafya, adeta “sürekli kriz bölgesi” olarak anılıyor. Ancak aynı zamanda, halkların güçlü barış taleplerini ve ortak yaşam arayışlarını da içinde barındırıyor.
Ortadoğu’da yaşanan çatışmaların temelinde yalnızca iç dinamikler değil, aynı zamanda dış müdahaleler ve çıkar savaşları yatıyor. Gazze’de Filistin halkına karşı süren savaş, sadece İsrail’in güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarıyla da şekilleniyor. Yemen’de Husiler ve koalisyon güçleri arasındaki savaş, aslında Suudi Arabistan-İran rekabetinin yansıması. Irak ve Suriye’deki çatışmalar ise Türkiye, İran, Rusya ve ABD’nin kesişen çıkar hatlarının tam ortasında.
Her ulus-devlet, kendi güvenlikçi politikalarını meşrulaştırmak için milliyetçiliği öne çıkarırken, halkların barış ve demokratik çözüm talepleri arka plana itiliyor. Bu da savaşların kronikleşmesine yol açıyor.
Ancak bu çatışma tablosu içinde başka bir gerçek de öne çıkıyor: Halkların barış isteği. Gazze’de yıkımın ortasında anneler çocukları için ateşkes talep ediyor; Sudan’da kadın örgütleri barış çağrılarını yükseltiyor; Irak ve Suriye’de halklar, dış müdahalelerden arınmış bir çözüm istiyor. Bu sesler çoğu zaman savaş naralarının gürültüsü içinde kaybolsa da, Ortadoğu’da barış ihtimalini ayakta tutan en güçlü irade bu toplumsal talepler oluyor.
DEMOKRATİK BARIŞ PERSPEKTİFİ
Ortadoğu’da barış ihtimali, sadece silahların susmasına değil, aynı zamanda toplumsal sözleşmelerin yeniden kurulmasına bağlı. Ulus-devletlerin milliyetçi ve tekçi yaklaşımları, bölgede yaşayan çok sayıda halkı, dini ve kültürel kimliği dışlıyor. Bu nedenle kalıcı barış, ancak çoğulculuğu ve demokratik katılımı esas alan bir sistemle mümkün olabilir. Kadın özgürlüğünü, halkların eşitliğini ve demokratik bir toplumsal yaşamı savunan modeller, bölgede barış için yeni bir yol haritası sunuyor.
Her ne kadar çatışmaların haritası genişlese de, Ortadoğu barış ihtimalini bütünüyle kaybetmiş değil. Tam tersine, yıkımın büyüklüğü, barışa olan ihtiyacı her zamankinden daha fazla görünür kılıyor. Halkların kardeşliği, ortak yaşam ve demokratik çözüm talebi, bütün baskılara rağmen yeniden ve yeniden gündeme geliyor.
ÖNDER APO’NUN BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI
Ortadoğu’da barış tartışmalarının merkezinde, yıllardır dillendirdiği çözüm perspektifleriyle Önder Apo’nun çağrıları önemli bir yer tutuyor. Önder Apo, 1990’ların başından itibaren “barışın silahların susması”ndan ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal dönüşüm ve demokratik bir yaşamın inşası anlamına geldiğini vurguladı. Bu yaklaşım, bölgedeki milliyetçi ve tekçi devlet anlayışına karşı alternatif bir barış modeli sundu.
Önder Apo’nun barış eksenli mesajları farklı dönemlerde öne çıktı. 1993’teki tek taraflı ateşkes kararı, 1999’daki yakalanışı sonrası verdiği mesajlar ve özellikle 2013 Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubu, Türkiye ve Kürdistan’da barış umudunun en güçlü şekilde hissedildiği anlar oldu. O mesajlarda, “silahların susması ve fikirlerin konuşması” gerektiğini, halkların kardeşliği temelinde demokratik bir çözümün mümkün olduğunu vurguladı.
BARIŞIN ANLAMI: DEMOKRATİK ULUS
Önder Apo’nun barış yaklaşımı, klasik devletler arası ateşkes ya da güvenlik merkezli anlaşmaların ötesinde bir içerik taşıyor. Önder Apo barışın, toplumların kendi iradesiyle inşa edeceği bir demokratik yaşam temelinde gerçekleştirilebileceğini ve bunun, ulus-devletin sınırlandırıcı ve tekçi yapısına karşı demokratik ulus perspektifiyle mümkün olduğunu ifade etti.
Önder Apo’nun perspektifinde kadın özgürlüğü, barışın anahtarıdır. Kadının özgürleşmediği bir toplumun kalıcı barışı inşa edemeyeceğini vurgulayan yaklaşım, özellikle Ortadoğu’da kadına yönelik şiddet ve eşitsizliğin derin olduğu bir dönemde alternatif bir yol açıyor. Bugün Kürt kadın hareketi, bu anlayıştan beslenerek barış ve özgürlük mücadelesinde öncü bir rol oynuyor.
Önder Apo’nun çağrılarında sürekli altını çizdiği noktalardan biri de ulus-devletin yapısal olarak çatışma üreten bir model olduğudur. Tek millet, tek dil, tek kimlik anlayışı; farklı toplulukları yok sayar ve bastırır. Bu bastırma, uzun vadede çatışmanın ana kaynağına dönüşür. Ona göre barış, bu tekçi zihniyetin aşılması ve demokratik çoğulculuğun kabul edilmesiyle mümkündür.
2025 yılında Ortadoğu savaşlarla kuşatılmışken, Önder Apo’nun çağrıları bir kez daha güncellik kazanıyor. Onun önerdiği demokratik toplum ve barış modeli, yalnızca Türkiye ve Kürdistan için değil, tüm bölge için bir çıkış yolu sunuyor. Çünkü bu model, milliyetçi devletlerin ürettiği çatışma döngüsünü kırabilecek en kapsayıcı alternatif olarak öne çıkıyor.
TÜRKİYE – KUZEY KÜRDİSTAN’DA BARIŞ SÜRECİ
Türkiye ve Kuzey Kürdistan, onlarca yıldır süren çatışmaların ağır bedelini taşıyor. Savaş yalnızca dağlarda değil, şehirlerde, köylerde, hatta insanların gündelik yaşamında derin izler bıraktı. On binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi göç etmek zorunda kaldı, toplumsal hafızada onarılamaz yaralar açıldı. Böylesi bir tablo, barışın bu topraklarda sadece bir siyasi tercih değil, yaşamsal bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.
Çatışmalı yıllar boyunca Kürt halkı, sistematik asimilasyon, zorla göç, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetlerle yüzleşti. Türk devleti, güvenlik politikalarını öne çıkarırken, toplumun demokrasi, özgürlük ve barış talebi bastırıldı. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca Kürt halkını değil, Türkiye’nin bütününü etkiledi: ekonomik kaynaklar savaşa aktarıldı, siyasal alan daraldı, toplumsal kutuplaşma derinleşti.
Birleşmiş Milletler verileri de bu tabloyu destekliyor. Türkiye’de 1990’lardan itibaren 3 milyondan fazla insanın zorla yerinden edildiği, köylerin boşaltıldığı ve bu göç dalgasının hala etkisini sürdürdüğü biliniyor. Bu rakamlar, savaşın sadece cephede değil, toplumsal yapının bütün hücrelerinde yaşandığını gösteriyor.
BARIŞ SÜREÇLERİNDEN ÇIKAN DERSLER
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da barış umudu en somut şekilde 2013–2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde gündeme geldi. Önder Apo’nun İmralı’dan gönderdiği mektuplar, Dolmabahçe mutabakatı ve Newroz meydanındaki barış mesajları toplumda büyük bir heyecan yaratmıştı. Ancak devletin milliyetçi refleksleri ve iktidar hesapları nedeniyle süreç akamete uğradı.
Bu deneyim, bir yandan barışın ne kadar mümkün olduğunu gösterirken, öte yandan devletin barış karşısındaki direncini de açığa çıkardı. Yine de halkların belleğinde barış ihtimalinin gerçek olduğu fikri silinmedi.
2025 yılına gelindiğinde Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da barış ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissediliyor. Ekonomik krizle boğuşan, toplumsal kutuplaşmanın arttığı, demokrasi taleplerinin bastırıldığı bir ortamda barış, sadece Kürt sorununu çözmekle kalmayacak; Türkiye’nin bütün halkları için özgürlük ve demokrasi kapısını aralayacak.
Türkiye’deki milliyetçi ve tekçi devlet anlayışı, barış önündeki en büyük engel olarak duruyor. Ancak ulus-devletin bu sınırlandırıcı yapısının aşılması, demokratik bir çözümün kapısını aralayabilir. Önder Apo’nun demokratik ulus perspektifi, Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü yapısını barışın zeminine dönüştürmeyi öneriyor. Bu model, hem Kürt halkının özgürlük talebini karşılayabilir hem de Türk halkı için gerçek bir demokrasinin önünü açabilir.
EVRENSEL BARIŞ MESAJI
1 Eylül Dünya Barış Günü, sadece geçmişin acılarını hatırlatmak için değil, aynı zamanda bugünün ve geleceğin yol haritasını çizmek için de anlam taşıyor. Bugün insanlık, aynı anda birçok cephede devam eden savaşların kuşatması altında yaşıyor. Sudan’dan Gazze’ye, Kongo’dan Ukrayna’ya kadar milyonlarca insan savaşın yıkımıyla karşı karşıya.
Barış kavramı çoğu zaman yalnızca “silahların susması” şeklinde daraltılıyor. Oysa halkların deneyimleri bize gösteriyor ki gerçek barış, ancak eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet temellerinde inşa edilebilir. Ulus-devletin milliyetçi ve tekçi anlayışı, çatışmaların yeniden üretilmesinin en önemli nedenlerinden biri olmaya devam ediyor. Tek millet, tek dil, tek kimlik ısrarı; farklı toplulukların varlığını tehdit olarak görüyor ve onları bastırmaya çalışıyor. Bu bastırma politikası, kısa vadede sessizlik yaratsa da uzun vadede yeni çatışmaların tohumlarını ekiyor.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, insanlığın en güçlü mesajı şu olmalı: Barış halkların ortak iradesiyle mümkündür. Barışı yalnızca devletlerin müzakere masalarına bırakmak, onu kırılgan ve geçici kılar. Kalıcı barış, halkların örgütlü mücadelesiyle, kadınların öncülüğüyle, gençliğin dinamizmiyle ve farklı kimliklerin eşit katılımıyla sağlanabilir.