Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrının üzerinden bir yıl geçerken, Newroz kutlamalarında Kürt halkı yeni döneme ve yeni sürece hazır olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Türkiye halklarının bu sürece nasıl baktığı ise halen merak ediliyor.
Türkiye’de ağır bir yoksulluk ve sömürü altında olan, elli yıldır korkunç bir şoven ve militarist propaganda ile karşı karşıya kalan işçi sınıfının yeni sürece nasıl baktığını ve barış mücadelesine yönelik yaklaşımını, DİSK’e bağlı Gıda-İş, Dev-Yapı-İş, Birleşik Metal-İş ve Sosyal-İş Genel Başkanları, ANF’ye değerlendirdi.
‘SAVAŞI ZENGİNLER ÇIKARIR, YOKSULLAR ÖLÜR’
İşçi sınıfının savaşın karşısında olduğunu vurgulayan DİSK Gıda-İş Genel Başkanı Olcay Ozak, “Bizler işçi sınıfı olarak her zaman barışın tarafında, savaşın karşısında olmuşuzdur. Çünkü biliriz ki savaşlar, ekonomik ve siyasi olarak asıl yıkıcılığını işçi ile emekçiler üzerinde gösterir. İşsizlik, yoksulluk, açlık ve sefaletle boğuşmak zorunda kalır işçi sınıfı. Bu temel gerçek üzerinden söylemek gerekir ki, "Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür” diye konuştu.
İşçi sınıfının tarih boyunca yönetenler tarafından bölünmeye çalışıldığını da belirten Ozak, “İşçi ve emekçiler çeşitli saiklerle, inanç veya etnik kimlik üzerinden bölünmeye çalışılmıştır. Ülkemiz işçi ve emekçileri bu mezhepsel, ırksal ve etnik ayrıştırmalardan ağır bedeller ödemiştir. Maraş, Sivas, Gazi olayları ve kırk yıldır devam eden Kürt halkının eşit hak mücadelesinin tanığıyız” dedi.
Barış mücadelesinin bu ayrışmayı durdurduğunu ve sınıf içinde ortaklaşmanın önünü açtığını belirten Ozak, sözlerini şöyle sürdürdü: “Barış süreci, bu ayrışmayı kısmen de olsa durdurduğunu; sınıf içinde ortaklaşmayı ve kendi taleplerine yönelmelerinin önünü açtığını düşünüyorum. Bu durum şimdilik iyi algılanıyor. Ancak kalıcı olması, sürecin sonuçlarının inandırıcılığına ve toplumun beklentilerinin gerçekleşmesine bağlı gibi.
1 Mayıs’a giderken işçi sınıfının birikmiş sorunları ve talepleri ile yanı başımızda süren savaşa karşı bir mücadele hattının örülmesi öncelikli gündemimizdir. Ülkemizde ağır ekonomik saldırı sonucu yaşanan derin yoksulluk, hayat pahalılığı, her geçen gün artan işsizlik, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenmesinin engellenmesi; sendikacıların ve gazetecilerin tutuklanarak hak arayanlara, işçi sınıfına gözdağı verilmesi 1 Mayıs’taki gündemlerimizdir.
Barış ve emek mücadelesinin, 2026 1 Mayıs’ının ana gündemi olduğu kanaatindeyim.”
‘EMEĞİN MÜCADELESİ, BARIŞ MÜCADELESİNDEN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ’
Savaşlarda bedelin her daim emekçilere ödetildiğine değinen Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, şunları söyledi: “Savaşlarda can veren, yoksullaşan, güvencesizleşen ve yerinden yurdundan edilen hep işçiler ve emekçiler olur. Bu yüzden bizler için barış, ekmek ve su kadar yaşamsal bir ihtiyaç, insanca yaşayabilmenin ön koşuludur. Emeğin mücadelesi, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesinden ayrı düşünülemez.
27 Şubat 2025 sonrası başlayan süreçte, yıllardır ülkemiz ve insanlarımız için başta can kayıpları olmak üzere her türlü kaybın sürdüğü, bütün bir ülke olarak uzun yıllardır bir travmaya dönüşen Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde bir iradenin ortaya konması değerlidir. Ancak sürecin kalıcı bir barışa dönüşebilmesi, eşitlik, hukuk ve demokrasi temelinde somut ve güven verici adımların atılmasına bağlıdır. Hukukun rafa kaldırıldığı, seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırıların sürdüğü, yurttaşların iradesinin yok sayıldığı; gazetecilerin, sendikacıların ve siyasetçilerin tutuklandığı, tüm muhalif seslerin yargı sopasıyla susturulmak istendiği bir ülkede bu sürecin akıbetine ilişkin tereddütler sürmektedir.
Öte yandan Siyonist İsrail devletinin saldırganlığı ve ABD’nin emperyalist politikaları nedeniyle bölge kan gölüne dönmüş durumdadır. ABD ve İsrail’in saldırılarına ve emperyalizme karşı işçiler ve emekçiler olarak dünyanın dört bir yanında barış mücadelesini, halkların kardeşliğini ve sınıf dayanışmasını büyütmek zorundayız.”
Siyasi iktidarın bilinçli olarak yoksulluğu savaş ve güvenlik gerekçeleriyle meşrulaştırmak istediğini söyleyen Özkan Atar, sözlerine şöyle devam etti: “Siyasi iktidar, bilinçli olarak uyguladığı politikalarla derinleşen yoksulluğu, güvencesizliği ve hak gasplarını ‘savaş’, ‘güvenlik’ ve ‘terör’ gerekçeleriyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak artık emekçiler, yaşadıkları sömürünün bu gerekçelerle gizlenemeyeceğini; yoksulluk ve kölelik düzeninin bir tercih olduğunu açık biçimde görmektedir.
Bu süreci, ekmek kavgasının barış ve demokrasi mücadelesiyle buluştuğu bir zemin olarak değerlendiriyoruz. Bu bilinçle, başta işçi ve emekçi kentleri olmak üzere yurdun dört bir yanında, milyonların barış, demokrasi ve insanca yaşam taleplerini en güçlü şekilde dile getireceği bir 1 Mayıs için bütün gücümüzle hazırlanıyoruz.”
‘TOPLUMUN BEKLENTİLERİNİ KARŞILAYACAK ADIMLAR ATILMALI’
Yeni sürecin toplumsal kesimler için bir şans olduğunu vurgulayan Dev-Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, “Tarihi bir süreç ve tüm toplumsal kesimler için büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz. Ülkenin en büyük sorunu, çatışmalı bir süreçten çıkarak siyasal ve toplumsal çözüm yoluna girebilir. Kürt hareketi bu noktada silah bırakmadan tutun PKK’nin feshine kadar radikal adımlar atmış, değişim ve dönüşüm için pratik bir sürecin içine girmiştir. Ancak devlet tarafı, toplumun beklentilerini karşılayacak adımları atmaktan hâlâ imtina etmektedir. Bu nedenle sürecin hızlanması gerekmektedir” dedi.
Karabulut, ülkenin kaynaklarının güvenlikçi politikalara harcandığını ve işçilerin, emekçilerin kriz içinde yaşamak zorunda kaldığını belirterek şunları söyledi: “Yıllardır ülkenin kaynakları, işçi ve emekçiden toplanan vergiler, askeri harcamalara, savaşa ve rant projelerine akıtıldı. Bu da ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlere yol açtı. İktidarın çözümsüzlük politikaları, toplumsal kesimleri kutuplaştırdı ve birlikte mücadele etmenin zeminini ortadan kaldırdı.
Hatırlarsınız, şöyle bir durum yaşanmıştı: İktidar, bir seçim mitinginde en çok oy aldığı işyerlerinden birinde zamlara isyan eden kitleye, ‘Siz merminin fiyatının kaç para olduğunu biliyor musunuz? Onun için bu fiyatlar yüksek’ diyerek savaşı ve çatışmayı öne çıkarıp rıza üretmişti. İtiraz edilen, isyan edilen birçok sorun, suni bir düşman yaratılarak toplumsal bir rızaya dönüştürülmüştü.
Bu süreçte en azından bu durum ortadan kalkmış olacak ve işçiler, emekçiler ve ezilenler derin yoksulluk, işsizlik gibi sorunlarda tepkilerini ortaya koyarken taleplerini dile getirebilecek; suni gündemler ortadan kalkmış olacak. Kendi sorunlarını daha rahat dile getirirken çözüm yollarını da bulabilecekler. Sendikalaşma ve örgütlenmenin önündeki engeller, bahanelere sığınılmadan daha gür bir sesle dile getirilecektir.”
‘KALICI BARIŞ İNŞA EDİLMEDİĞİ SÜRECE DEMOKRASİDEN BAHSEDİLEMEZ’
Sürecin ilerlemesini önemli gören DİSK Sosyal-İş Genel Başkanı İlhan Ağırbaş, demokratik çözümün önemine değinerek şunları söyledi:
“Türkiye, 27 Şubat 2025 itibarıyla kritik bir eşiği geride bırakmış ve yeni bir siyasal iklimin kapısını aralamıştır. Kuşkusuz, geçmişin ağır bagajı ve acı deneyimleri, bu yolun dikensiz bir gül bahçesi olmayacağını bize her gün hatırlatıyor. Ancak tüm provokasyonlara ve engelleme çabalarına rağmen sürecin ilerlemesi, toplumun barış arzusunun ve demokratik çözüm iradesinin sarsılmaz olduğunu kanıtlıyor.
Sosyal-İş olarak bizler ve tüm demokrasi güçleri, süreci temkinli bir iyimserlikle ama kararlılıkla takip ediyoruz. Kalıcı bir barışın inşa edilmediği bir toprakta demokrasiden söz etmek safdilliktir. Demokrasinin nefes almadığı bir düzende ise işçinin ekmeğini ve haklarını koruyacak hiçbir güvence ayakta kalamaz. Yaklaşımımız net: Bu süreç, şeffaf, eşitlikçi ve halkların iradesini merkeze alan bir yöntemle yürütülmelidir; güven, karşılıklı hak ve hukuk gözetilerek inşa edilir.”
‘MİLLİYETÇİLİĞİ, İŞÇİLERİ SUSTURMAK İÇİN KULLANDILAR’
İşçilerin bugüne kadar ‘sabır ve fedakarlık’ üzerinden sömürüldüğünü vurgulayan Ağırbaş, şöyle konuştu: “Türkiye işçi sınıfı, on yıllardır sistematik bir sömürü çarkının dişlileri arasında hayatta kalmaya çalışıyor. Yoksulluk artık istatistik değil, evlere çöken kara bir bulut haline gelmiş; emeğin değeri bilinçli politikalarla aşağı çekilmiştir.
Bugüne kadar bu ağır tabloyu örtbas etmek isteyen muktedirler, ne zaman sıkışsalar ‘savaş’ ve ‘güvenlik’ kartına sarılarak işçilere ‘sabır ve fedakarlık’ telkin ettiler. Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor. İşçiler bugün şu gerçeği çıplak gözle görüyor:
Yoksulluk bu ülkenin kaderi değil, egemenlerin bilinçli bir tercihidir ve bu tercih her seferinde alın terinden yana değil, sermayenin kasasından yana kullanılmaktadır. Bugün sınıfta yaşanan bilinç sıçraması, bu illüzyonun bozulmaya başladığının işaretidir. İşçiler artık savaş politikalarının faturasının her zaman kendi mutfaklarına kesildiğini, kriz bahanesiyle gasp edilen hakların sermayeye dikilen dikensiz gül bahçeleri olduğunu ve milliyetçiliğin işçileri birbirine düşman ederek susturmak için kullanılan bir enstrüman olduğunu çok daha net idrak ediyor.”
Militarist ve şoven propagandanın artık büyüsünü kaybettiğini belirten İlhan Ağırbaş, işçilerin yaklaşımını ise şöyle aktardı: “Yıllarca ‘güvenlik’ gerekçesi, en temel hak arama mücadelelerinin üzerine bir balyoz gibi indirildi. Grevlerimiz ‘milli güvenlik’ denilerek yasaklandı, sendikal örgütlenmemiz ‘terör’ parantezine alınarak bastırıldı.
Artık bu söylem büyüsünü yitiriyor. İşçiler artık sadece itiraz etmiyor, hesap soruyor: Kriz neden hep bizi tam kalbimizden vuruyor? Neden fedakarlık tenceresi boş olandan bekleniyor? Neden silah sesleri yükseldikçe, bir avuç zenginin serveti artıyor? Bu soruların fabrikalarda, şantiyelerde ve ofislerde yüksek sesle yankılanması, emek mücadelesi için tarihsel bir dönüşüm noktasıdır.
Bizim hakikatimiz bellidir: Savaş varsa, kaynaklar halka değil silaha gider, yani yoksulluk kaçınılmazdır. Demokrasi yoksa sendikal haklar kağıt üzerinde birer temenniden ibaret kalır. Barışın olmadığı bir iklimde toplumsal refahın kalıcı olması imkansızdır.”