Türkiye ve dünya, küresel ısınmanın ve iklim krizinin sonuçlarını her geçen yıl daha fazla hissediyor. Bu yıl dünyanın birçok yerinde mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıklar ya da soğuk hava koşullarının olağan düzeylerin dışına çıkması hem insan sağlığını hem de diğer canlıların yaşamını olumsuz etkiliyor.
Kış aylarında bazı kentlerde yaşanan kar fırtınaları ile yaz mevsiminde dünyanın birçok bölgesinde görülen mevsim normallerinin çok üzerindeki sıcaklıklar, dünya çapında yaşanan ekolojik tahribatın boyutlarını yeniden tartışmaya açtı.
KESK Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası (KESK Tarım-Orkam-Sen) Genel Başkanı Serap Baysal, yaşanan iklim krizinin nedenlerini, ekolojik tahribatın boyutlarını ve bunun halk sağlığı üzerindeki etkilerini ajansımıza değerlendirdi.
‘İKLİM KRİZİNDE DOĞANIN PİYASA MANTIĞI İLE YÖNETİLMESİ ESAS ALINIYOR’
Türkiye ve Dünya'da her yıl artan bir iklim krizi yaşanıyor. Bu yıl yaz ayında küresel ısınma dünya çapında bir sorun olarak daha net tartışılır oldu. İklim krizi denilen bu ekolojik talanın boyutu nedir?
İklim krizini artık geleceğin değil, bugünün en yakıcı yaşam krizi olarak konuşuyoruz. Ancak bu süreci yalnızca "iklim krizi" kavramıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü yaşadığımız tablo, sadece atmosferdeki sıcaklık artışından ibaret değil; doğanın, suyun, ormanların, tarım alanlarının ve ortak yaşam alanlarının sermaye birikimi uğruna sistematik biçimde metalaştırılmasıdır. Bu nedenle iklim krizi, aynı zamanda bir ekolojik talan ve ekolojik adalet sorunudur.
Bilim insanları uzun yıllardır uyarıyordu. Bugün ise bu uyarılar yerini yaşanan gerçeklere bıraktı. Avrupa, bu yaz tarihinin en şiddetli sıcak hava dalgalarından birini yaşarken birçok ülkede sıcaklık rekorları kırıldı. Türkiye de Akdeniz Havzası'nın bir parçası olarak iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında gösteriliyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verileri, ekstrem sıcaklıkların, kuraklığın, orman yangınlarının ve ani yağışların giderek arttığını ortaya koyuyor.
2026 yazına ilişkin değerlendirmeler de çarpıcı. Küresel ısınmaya eklenmesi beklenen güçlü El Nino koşullarının, sıcak hava dalgalarını, kuraklığı ve büyük orman yangını riskini artıracağı belirtiliyor. Dünya genelinde yılın ilk aylarında yanan alan miktarının son yılların ortalamasının çok üzerine çıkması bunun en somut göstergelerinden biri.
Bu nedenle iklim krizini yalnızca karbon emisyonuna indirgemek, sorunun gerçek nedenini görünmez kılıyor. Bugünkü üretim ve tüketim modeli; sınırsız büyümeyi, madenciliği, fosil yakıt kullanımını, mega projeleri ve doğanın piyasa mantığıyla yönetilmesini esas alıyor. Ormanların maden sahalarına, tarım arazilerinin enerji ve inşaat projelerine, meraların sanayi yatırımlarına açılması yalnızca doğayı değil, kırsal yaşamı ve gıda güvenliğini de tehdit ediyor.
Türkiye'de bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Akbelen'de zeytinlikler ve ormanlar kömür madenciliği için yok edilmek isteniyor; Kaz Dağları altın madenciliğinin baskısı altında bulunuyor. İkizköy'den Deştin'e, Fatsa'dan Varto'ya kadar birçok bölgede yurttaşlar yaşam alanlarını savunuyor. Bunlar birbirinden bağımsız çevre mücadeleleri değil, ortak yaşamı savunan toplumsal direnişlerdir.
Diğer taraftan kırsal alanlar, uzun yıllardır uygulanan politikalar nedeniyle ciddi biçimde zayıflatıldı. Tarım topraklarının imara açılmasını kolaylaştıran düzenlemeler, yapılaşma baskısı ve köylerin üretim alanı olmaktan çıkarılması yalnızca tarımsal üretimi değil, ekolojik dengeyi de olumsuz etkiledi. Kırsalın çözülmesi, küçük üreticinin tasfiyesi ve toprağın rant nesnesine dönüşmesi iklim krizinin Türkiye'deki etkilerini ağırlaştırıyor.
‘COP TOPLANTILARINDA TAAHHÜTLER SAHAYA YANSIMIYOR’
Uluslararası iklim zirveleri de bu tabloyu değiştirmekte yetersiz kalıyor. Her yıl yeni hedefler açıklansa da fosil yakıt yatırımları, maden projeleri ve doğa tahribatı aynı hızla sürüyor. COP toplantılarında verilen birçok taahhüt sahaya yansımıyor. Büyük enerji ve finans şirketlerinin etkisinin belirleyici olduğu iklim politikalarıyla gerçek bir dönüşüm sağlamak mümkün görünmüyor.
İklim krizinin bedelini ise en çok emekçiler ödüyor. Tarım işçileri, orman emekçileri, mevsimlik işçiler ve kırsalda yaşayan yurttaşlar aşırı sıcak altında çalışıyor; suya erişim zorlaşıyor, ürün kayıpları artıyor, yangınlar hem doğal yaşamı hem de geçim kaynaklarını yok ediyor. Yani iklim krizini aynı zamanda bir emek, gıda ve halk sağlığı krizi olarak özetleyebiliriz.
Bu nedenle çözüm, yalnızca karbon piyasaları ya da emisyon ticareti değildir. Gerçek çözüm; kamucu bir planlama anlayışıyla doğanın korunması, fosil yakıtlardan adil biçimde çıkılması, agroekolojik üretimin desteklenmesi, suyun ve ormanların kamusal varlık olarak korunması, yerel halkın karar süreçlerine katılması ve iklim adaletini esas alan politikaların hayata geçirilmesidir.
Açık olan şudur: İklim krizini doğuran anlayış değişmeden bu krizi çözmek mümkün değildir. Doğayı sınırsız bir hammadde deposu, toprağı rant alanı, suyu ticari meta olarak gören ekonomik model sürdüğü sürece hem ekolojik yıkım hem de toplumsal eşitsizlikler büyümeye devam edecektir. Bu nedenle mücadele yalnızca doğayı koruma mücadelesi değil; emeği, gıdayı, suyu ve yaşam hakkını birlikte savunma mücadelesidir.
‘KÜRESEL ISINMAYI ŞEHİRLERİN BÜYÜMESİYLE AÇIKLAMAK MESELEYİ DARALTMAKTIR’
Küresel ısınma ve mevsimlerin artık dengesizleşmesini sadece betonlaşma ya da büyüyen kentleşme ile açıklayabilir miyiz?
Hayır, kesinlikle açıklayamayız. Betonlaşma ve plansız kentleşme, iklim krizini ağırlaştıran önemli unsurlardır. Ancak bunlar sorunun nedeni değil, sonuçlarından ve hızlandırıcı etkenlerinden yalnızca birkaçıdır. Küresel ısınmayı sadece şehirlerin büyümesiyle açıklamak, meseleyi daraltmak ve asıl sorumluları görünmez kılmak anlamına gelir.
İklim krizinin temelinde, doğayı sınırsız bir hammadde deposu olarak gören ve sürekli büyümeyi esas alan ekonomik model yatıyor. Bugün dünya genelindeki sera gazı emisyonlarının büyük bölümü fosil yakıt kullanımı, sanayi üretimi, ulaşım ve endüstriyel tarımdan kaynaklanıyor. Buna ormansızlaşma, madencilik faaliyetleri, büyük altyapı projeleri ve doğal alanların ticarileştirilmesi de eklendiğinde çok yönlü bir ekolojik yıkım ortaya çıkıyor.
Elbette kentleşmenin etkisi büyük. Yeşil alanların betonla kaplanması, asfalt yüzeylerin artması, doğal hava koridorlarının yok edilmesi ve plansız yapılaşma, kentlerde "ısı adası etkisi" yaratıyor. Aynı sıcaklıkta bile betonlaşmış bir kent merkezi ile ağaçlık bir alan arasında 5-8 dereceye varan sıcaklık farkları oluşabiliyor. Bu nedenle özellikle büyükşehirlerde insanlar geceleri bile serinleyemiyor.
Ancak sorun yalnızca kentleşme değil; kentleşmenin nasıl planlandığı ve hangi ekonomik çıkarlar doğrultusunda şekillendiğidir.
‘AGROEKOLOJİK ÜRETİM, YEREL TOHUMLARIN KORUNMASI’
Türkiye bunun çok somut örneklerini yaşıyor. Son yirmi yılda tarım arazileri, meralar ve ormanlar; otoyollar, maden sahaları, enerji projeleri, organize sanayi bölgeleri ve lüks konut projeleri için hızla dönüştürüldü. Bir yandan "yeşil kalkınma" söylemleri dile getirilirken, diğer yandan zeytinlikleri madenciliğe açan düzenlemeler gündeme geliyor, orman alanları enerji yatırımlarına tahsis ediliyor ve verimli tarım toprakları imara açılıyor. Bu çelişkiyi görmeden iklim krizini anlamamız mümkün değil.
İklim krizini derinleştiren önemli başlıklardan biri de endüstriyel tarım modelidir. Yoğun kimyasal gübre ve pestisit kullanımı, monokültür üretim, aşırı yeraltı suyu tüketimi ve büyük ölçekli hayvancılık hem sera gazı emisyonlarını artırıyor hem de toprağın doğal direncini zayıflatıyor. Sağlıklı toprağın karbon tutma kapasitesi azalırken, kuraklık ve erozyon hızlanıyor. Oysa küçük aile tarımı, agroekolojik üretim ve yerel tohumların korunması iklim değişikliğine karşı en güçlü uyum mekanizmalarından biridir.
Su politikaları da aynı derecede kritik. Nehirler üzerine plansız biçimde kurulan hidroelektrik santraller, sulak alanların kurutulması ve gölleri besleyen doğal su yollarının değiştirilmesi, yalnızca ekosistemi değil, yerel iklimi de değiştiriyor.
Türkiye'de birçok göl küçülüyor, yeraltı su seviyeleri hızla düşüyor ve kuraklık artık geçici değil, kalıcı bir risk haline geliyor.
‘ORMANLARIN PARÇALANMASI İKLİM KRİZİNİ TETİKLİYOR’
Ormanların yalnızca yangınlarla değil; madencilik, turizm ve enerji projeleri nedeniyle parçalanması da iklim krizini derinleştiriyor. Orman sadece ağaç değildir; karbon yutağıdır, su döngüsünün temel unsurudur ve biyolojik çeşitliliğin yaşam alanıdır. Ormanı parçaladığınızda yalnızca birkaç ağacı değil; yağış rejimini, toprağın nemini, tarımsal üretimi ve hava kalitesini de kaybedersiniz.
Bir başka önemli nokta da tüketim modelidir. Dünyanın en zengin ülkeleri ve çok uluslu şirketleri, tarihsel olarak sera gazı salımlarının büyük bölümünden sorumludur. Buna karşın, iklim krizinin en ağır sonuçlarını çoğunlukla yoksul ülkeler, küçük üreticiler, tarım emekçileri ve kırsalda yaşayan insanlar yaşıyor. Bu nedenle iklim krizi aynı zamanda ciddi bir adalet sorunudur. Soruna en az neden olan kesimler, bedelini en ağır şekilde ödüyor.
Mevsimlerin dengesizleşmesi üreticinin ne zaman ekeceğini ve ne zaman hasat yapacağını öngörememesi anlamına geliyor. Don olayları, dolu, ani seller ve uzun kuraklık dönemleri üretimi doğrudan etkiliyor. Orman emekçileri daha uzun ve daha riskli yangın sezonlarında çalışıyor, tarım işçileri aşırı sıcak altında sağlıklarını kaybediyor, tüketiciler ise gıda enflasyonu ve gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalıyor. Dolayısıyla iklim krizini yalnızca betonlaşma ya da kentleşmeyle açıklamak mümkün değildir.
Bunlar, doğayı metalaştıran ve sınırsız büyümeyi esas alan ekonomik modelin görünen sonuçlarıdır. Çözüm de sadece daha fazla ağaç dikmek ya da birkaç yeşil bina yapmak değildir. Asıl ihtiyaç; fosil yakıtlardan planlı çıkışı sağlayan, doğal varlıkları kamusal bir anlayışla koruyan, agroekolojik üretimi destekleyen, rant yerine ekolojik planlamayı esas alan ve toplumun karar süreçlerine katılımını güvence altına alan bir dönüşümdür.
‘KARŞILAŞTIĞIMIZ TABLO NEOLİBERAL KALKINMA ANLAYIŞI POLİTİKALARININ DOĞAL SONUCUDUR’
Türkiye özelinde soracak olursak, iktidarın ekolojik talanının sonuçları nedir?
Türkiye'de yaşanan ekolojik yıkımı yalnızca çevre politikalarındaki eksikliklerle açıklamak mümkün değildir. Karşı karşıya olduğumuz tablo, uzun yıllardır uygulanan neoliberal kalkınma anlayışının ve sermaye odaklı ekonomi politikalarının doğal sonucudur. Doğa, korunması gereken ortak bir yaşam alanı olarak değil; ekonomik büyümenin ve rantın hizmetine sunulacak bir kaynak olarak görülüyor. Ormanlar, meralar, zeytinlikler, tarım arazileri, kıyılar, sulak alanlar ve su havzaları madencilik, enerji, inşaat ve turizm projeleri için hızla sermayeye tahsis ediliyor.
Son yirmi yılda Türkiye'de binlerce hektarlık orman alanı madencilik faaliyetlerine, enerji yatırımlarına ve büyük altyapı projelerine açıldı. Bir yandan uluslararası iklim zirvelerinde karbon nötr hedeflerinden söz edilirken, diğer yandan kömürlü termik santraller için yeni ruhsatlar verilmeye, fosil yakıt yatırımları sürdürülmeye ve zeytinlikleri madenciliğe açacak yasal düzenlemeler gündeme getirilmeye devam ediliyor. İklim krizinden söz edip aynı anda doğayı sermayeye açan politikaları sürdürmek büyük bir çelişkidir.
‘ÜRETİCİ ARTIK HANGİ ÜRÜNÜ EKECEĞİNİ ÖN GÖREMİYOR’
Bu politikaların sonuçlarını bugün tarımda çok ağır biçimde görüyoruz. Tarım arazileri küçülüyor, meralar yok oluyor, sulak alanlar kuruyor, yeraltı su seviyeleri hızla düşüyor. Konya Havzası'ndaki obruklar, Tuz Gölü'nün küçülmesi ve birçok göl ile akarsuyun eski su seviyelerine ulaşamaması, yalnızca iklim değişikliğinin değil, yanlış tarım ve su politikalarının da sonucudur. Üretici artık hangi ürünü ne zaman ekeceğini öngöremiyor; ilkbahar donları, yazın aşırı sıcaklar, ani dolu yağışları ve uzun kuraklık dönemleri üretimi doğrudan etkiliyor. Bunun sonucu yalnızca çiftçinin yoksullaşması değil, toplumun gıda güvencesinin zayıflaması oluyor.
Orman yangınları da bu tablonun en acı örneklerinden biridir. Elbette küresel iklim değişikliği sıcaklıkları artırıyor ve yangın riskini büyütüyor. Ancak yalnızca ısınan havayı önümüze neden diye sunmak, gerçeği gizler. Ormanların parçalanması, madencilik ve enerji projeleriyle doğal ekosistemlerin zayıflatılması, önleyici ormancılık çalışmalarının yetersizliği ve kırsal alanların boşalması yangınların etkisini katlayarak artırıyor. Bir orman yandığında sadece ağaçları değil; toprağı, suyu, biyolojik çeşitliliği, karbon yutaklarını ve gelecek kuşakların yaşam hakkını da kaybediyoruz.
İklim krizini derinleştiren önemli başlıklardan biri de çatışmaların ve güvenlik odaklı politikaların doğa üzerindeki etkileridir. Dünyanın birçok bölgesinde süren savaşlar; ormanları, tarım alanlarını, su kaynaklarını ve ekosistemleri geri dönülmez biçimde tahrip ediyor. Bombardımanlar, askeri operasyonlar, patlayıcı kalıntıları, zorunlu göçler ve yangınlar, yalnızca insan yaşamını değil, doğanın kendini yenileme kapasitesini de yok ediyor. Buna rağmen savaşların ve askeri faaliyetlerin yarattığı karbon salımı ile ekolojik yıkım, uluslararası iklim politikalarında hâlâ yeterince tartışılmıyor.
Türkiye'de de uzun yıllardır devam eden çatışmalı ortamın doğa ve kırsal yaşam üzerindeki etkileri yeterince konuşulmuyor. Çatışmalar yalnızca insan yaşamını değil; ormanları, meraları, yaylaları, su kaynaklarını ve geleneksel üretim biçimlerini de tahrip ediyor. Güvenlik politikaları nedeniyle ormanlık alanların zarar görmesi, zaman zaman yaşanan yangınlar, doğal alanların askeri amaçlarla kullanılması ya da sivillerin erişimine kapatılması, ekosistemlerin bütünlüğünü zedeliyor.
Bunun yanında yaylacılığın, göçer hayvancılığın (koçerlik) ve mevsimsel otlatma kültürünün sürdürülemez hale gelmesi, doğayla uyum içinde gelişmiş kadim üretim kültürlerini de tasfiye ediyor. Oysa koçerlik ve yaylacılık yalnızca ekonomik faaliyet değildir; meraları koruyan, biyolojik çeşitliliği destekleyen, yerel hayvan ırklarını yaşatan ve doğal döngüyle uyum içinde gelişmiş üretim kültürleridir. Bu yaşam biçimlerinin zayıflamasıyla kırsal nüfus çözülmüş, küçük üretici üretimden çekilmiş ve bölge giderek şirketlerin egemen olduğu endüstriyel tarım ve hayvancılık modeline bağımlı hale getirilmiştir. Bu model ise daha fazla kimyasal girdi, daha fazla su tüketimi, daha fazla fosil yakıt kullanımı ve daha yüksek karbon salımı anlamına geliyor. Dolayısıyla çatışmaların yarattığı toplumsal tahribat, iklim krizini besleyen üretim modelini de güçlendiriyor.
‘KIRSAL YAŞAMIN YENİDEN GÜÇLENDİRİLMESİ GEREKİYOR’
Bu anlattıklarımızın en önemli sonuçlarından biri de gıda egemenliğinin aşamalı olarak kaybedilmesidir. Kendi tohumunu üreten, kendi hayvanını yetiştiren, mera ve yayla ekosistemiyle uyumlu üretim yapan yerel toplulukların zayıflaması, dışa bağımlılığı artırırken yerel bilgi birikimini ve biyolojik çeşitliliği de geriletiyor.
Bugün yaşadığımız gıda krizi, yalnızca yüksek enflasyonun ya da kuraklığın değil; onlarca yıla yayılan yanlış güvenlik, tarım ve kırsal kalkınma politikalarının da sonucudur. Gıda egemenliğini kaybeden toplumlar, iklim krizine karşı da daha kırılgan hale geliyor. Bu nedenle sık sık vurguladığımız gibi iklim adaleti yalnızca karbon emisyonlarının azaltılmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda barışın tesis edilmesini, kırsal yaşamın yeniden güçlendirilmesini, yaylacılık ve koçerlik gibi doğayla uyumlu üretim kültürlerinin yaşatılmasını, yerel üreticinin desteklenmesini ve gıda egemenliğinin yeniden inşa edilmesini de kapsar. Çünkü doğanın korunması ile barışın, kırsal yaşamın ve halkın kendi gıdası üzerinde söz sahibi olmasının birbirinden ayrılması mümkün değildir.
Bir diğer sorun ise kamunun doğayı koruma kapasitesinin giderek zayıflamasıdır. Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere, koruma ve denetimle görevli kamu kurumlarında personel yetersizliği, liyakat sorunları ve kamusal planlamanın geri plana itilmesi ekolojik yıkımı hızlandırıyor. Orman mühendislerinin, ziraat mühendislerinin, veteriner hekimlerin, biyologların ve diğer teknik personelin bilimsel uyarıları çoğu zaman yatırım baskısı karşısında dikkate alınmıyor. Oysa iklim krizine karşı mücadele, güçlü kamu kurumlarını, bilimsel planlamayı ve kamusal denetimi zorunlu kılıyor.
Bununla beraber, yaşam alanlarını savunan yurttaşlar, köylüler, sendikalar, meslek odaları ve ekoloji örgütleri çoğu zaman hukuki baskılarla, yasaklarla ya da güvenlik politikalarıyla karşı karşıya bırakılıyor.
DEVAM EDECEK