Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Serhed Ruken, Türk devletinin Kürdistan’da yürüttüğü özel savaşa ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özel savaşın bugün hala tam anlamıyla açığa çıkarılmadığını vurgulayan Serhed Ruken, bundan dolayı devletin bazı alanlarda özel savaş yöntemleriyle sonuç aldığını ifade etti. Özel savaşın daha çok gizli biçimde yürütüldüğünün altını çizen Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Serhed Ruken, özellikle Kürt halkının özel savaşa karşı güçlü bir mücadele yürütmesi gerektiğini belirtti.
Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi üyesi Serhed Ruken’in Kürdistan’da yürütülen özel savaşa ilişkin değerlendirmeleri şöyle:
Kürt Özgürlük Hareketi’nin yönetimi ve siyasetçiler sık sık özel savaştan bahsediyor. Özel savaş olarak neyi kastediyorsunuz?
Şüphesiz kavram önemlidir; bu öneminden dolayı üzerinde bu kadar duruyoruz. Özellikle de Önder Apo bu kavram üzerinde çok duruyor. Kavramın anlaşılması çok önemlidir. Çünkü bir kavram, anlam düzeyi kavranmadan anlaşılamaz; bu kavrama göre hareket etmek de mümkün olmaz. Özel savaş esasen bir yöntemdir, bir savaş tarzıdır. Bu yüzden ne olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Çünkü bir şey ne kadar iyi anlaşılırsa, birey ve toplum da ona karşı o kadar kendini savunabilir, ona karşı mücadele edebilir, yöntemlerine karşı alternatifler geliştirebilir. Eğer bir şey anlaşılmaz ve bilinmezse, ona karşı durmak mümkün değildir.
Bu nedenle özel savaş, özel savaş yöntemleri, özel savaşın amaçları ve araçları üzerinde ne kadar durulursa, o kadar yerinde ve doğru olur. Eğer bugüne kadar özel savaşı tam anlamıyla açığa çıkaramadıysak bu savaşı yeterince tanımamamızla ilgilidir. Şimdiye kadar yeterince anlaşılmamıştır. Bu nedenle bazı alanlarda özel savaş sonuç alabilmektedir. Özel savaş, diğer savaşlar gibi değildir. Özel savaş daha çok gizli biçimde yürütülür. Açık yönleri de vardır; ancak kişi özel savaşın ne olduğunu anladığı taktirde buna karşı mücadele edebilir.
Özel savaş ile diğer savaşlar arasındaki fark nedir?
Kavram olarak bakıldığında, bilinen klasik bir askeri savaş vardır; silahlarla, açıkça ateşli silahların kullanıldığı bir savaş söz konusudur. Buna göre taraflar vardır; cephede ya da cephe dışında birbirlerine karşı mücadele eder ve savaşırlar.
Peki özel savaşın özelliği nedir?
Özel savaşta ağır silahlar ve ateşli araçlar da bulunur; askeri bir yönü de vardır. Ancak bu, özel savaşın sadece bir yönüdür. Asıl geniş yönü, toplumun tüm alanlarını kapsamasıdır. Önder Apo’nun dediği gibi, ‘Tamamıyla topluma karşı kullanılan bir savaştır.’ Yani bir orduya, bazı güçlere, bir sınıfa ya da bir partiye karşı değil; genel olarak toplumu hedef alır. Özel savaş, bütünüyle topluma karşı yürütülen bir savaştır. Toplumun manevi yönünü çökertmek için araçlar kullanılır; yani bütün gücünü bu alana yoğunlaştırır. Bu yolla toplumu maneviyattan, umuttan, karar alma gücünden, öz yönetimden, hayallerinden ve iradesinden uzaklaştırmak ister.
Bunun ortaya çıkışının temel nedenleri vardır. Dünya savaşlarından sonra özel savaş daha da gelişti. Erkek egemen sistemin ortaya çıkmasından itibaren bugüne kadar psikolojik ve özel bir savaş sürekli kullanılmıştır. Bu, egemenler tarafından geliştirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda, sadece askeri alanda zafer kazanmanın mümkün olmadığı görüldü. Bu şekilde asker ölümleri artmakta ve bu durum toplumda tepki yaratmaktaydı. Bu, özel savaşın düzenlenmesinin nedeni oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise toplumun iradesi ön plana çıktı. Sosyalist güçler ulusal savaş çerçevesinde sonuç aldıklarında, toplumu güç ve irade sahibi yapmak istediler; toplumun kendi rengiyle, kültürüyle ve varlığıyla daha fazla görünür olabilmesini hedeflediler. Hegemonik güçler ise özel savaş yöntemini topluma karşı devreye soktu ve kullanmaya başladı.
ÖZEL SAVAŞIN 3 AYAĞI VAR
Özel savaş üç ayak üzerinde tanımlanır. Birincisi Gayri Nizami Savaştır. Bu yöntemde alan bellidir, ordu bellidir, kullanılan silahlar bilinir; hedefi, taktiği ve stratejisi açıktır. Bunlar alenidir. Halkın iradesi öne çıktığında, halk varlığını güvence altına almak için mücadele ettiğinde gerilla tarzını geliştirdi. Bu sayede on binlerce, hatta yüz binlerce kişilik büyük güçlere karşı mücadele edilebildi. Bu alanda örgütlenme gelişince, büyük güçler de yöntem değiştirdi ve kontra-gerilla sistemini devreye soktu. Özel savaşın temel ayaklarından biri de kontra-gerilladır. Bu yapı da kendini mevcut güce göre küçük tutar ve gizli bir tarzı esas alır. Askeri yönü açıkça görünür; bunun yanında gizli bir askeri yön olarak kontra-gerilla vardır. Bunu en çok Kürtler yaşamıştır. Elbette sadece Kürtler yaşamıştır denilemez; sisteme karşı mücadele eden diğer güçler ve halklar da bundan etkilenmiştir ve onlara karşı da kullanılmıştır. Ancak esas olarak en yoğun biçimde Kürdistan’da, Kürtlere ve Kürt gerilla gücüne karşı uygulanmıştır.
İkinci ayak ise İstikrar Hareketleri olarak adlandırılır. Bu nokta çok önemlidir fakat yeterince değerlendirilmemektedir. Adı istikrardır ama özü istikrarsızlıktır. Eğer istikrar onların tanımına göre değilse, doğru ya da yanlış fark etmeksizin operasyonlar yaparlar; mevcut iradeyi kırar, ortadan kaldırır ya da yerinden ederler. Onlara göre istikrar budur; kapitalist güçler, hegemon güçler ve ulus-devletler; toplum açısından değeri, ağırlığı ve etkisi olan bütün kavramları boşaltır ve tersyüz eder. İstikrar kavramını da çarpıtarak, kendi çıkarlarına göre yorumlarlar. Bir yerde halk güçlenir, örgütlenir ve kendi kendini yönetme hakkını elde ederse; orada bir toplumsal irade oluştuğunda, bu kapitalist, hegemonik ya da ulus-devletçi güçler bu iradeye karşı operasyonlar başlatır. Bir hareket süreci başlatırlar. Halk tarafından kabul edilmiş olan gücü dağıtmak isterler. Ona bir alternatif yaratırlar. Ekonomik, askeri ve istihbarat güçlerini devreye sokarlar. Toplum tarafından meşru biçimde seçilmiş olan mevcut iradeyi tasfiye eder, yerine başka bir gücü yerleştirirler.
Bugün de barış süreci ve demokratik toplum bağlamında yaşananları gözlemliyoruz. Önder Apo’nun inisiyatifiyle çalışmalar yürütülmekte, çaba gösterilmektedir. Önder Apo cephesinde kararlı ve kesintisiz bir çaba vardır. Bu ülkede barışın olması, toplumda siyasal yöntemlerin gelişmesi ve barışa doğru bir yönelimin oluşması için yoğun bir irade ortaya konulmaktadır. Darbe dinamiklerinin devreye girdiği açıkça görülmektedir. Önder Apo bunu bizzat dile getirmiştir. Eşitlik, özgürlük ve barış temelinde ortaya çıkan halk iradesi; Önder Apo’nun iradesi, onun hukuka ve demokratik siyasete dayalı olarak güvence altına almak istediği adımlar, bu sürecin öncü gücünü etkisizleştirmek ve dağıtmak isteyenler tarafından hedef haline getiriliyor. Bu da özel savaşın ikinci ayağıdır. Bu durum bugünkü gerçekliğimizden de devletin gerçekliğinden de bağımsız değerlendirilmemelidir. Toplumsal güç öne çıktığında, onu daha oluşmadan kırmak ve çökertmek isterler; eğer bunu başaramazlarsa, darbe yöntemleriyle ön plana çıkan güç tasfiye edilir.
Üçüncü ayak ise psikolojik savaştır. Bu doğrudan topluma karşı uygulanır; yani toplumun gerçekliğini, toplumun kendini savunmasını, kendini yönetmesini ve toplumu toplum yapan, toplumu ayakta tutan tüm değerlerinin tamamını hedef alır. Bunun için çeşitli yöntemler, taktikler ve araçlar kullanılır. Bir ağacın kökünü keser ya da kurutursanız, o ağaç toprağa tutunamaz ve devrilir. Aynı şekilde toplumu çökertmek isterler. Özel savaşın bu üç temel ayağını, Türk devleti hegemonik güçlerin desteğiyle Kürtlere karşı kullanmaktadır. Bu yöntemler 1924 yılından itibaren, hatta Osmanlı sürecinde de uygulanmıştır. Yani 101 yıldır Kürtlere karşı bu yöntemler devrededir. Bu nedenle buna özel savaş rejimi diyoruz. Türk devletinin kullandığı yöntem ve siyaset, yürüttüğü savaş esasen bu politikanın bir parçasıdır. Türk devletine dair yaptığımız tanımın özel savaş rejimi olması bu yüzden doğrudur.
Bir insan, özel savaşın etkisi altında olduğunu nasıl anlayabilir?
Anlamak, değişim yaratır, anlaşılmayan bir şey değişimi de yaratmaz. Ona karşı mücadele de zayıf kalır. Bu açıdan, topluma karşı yürütülen bu bütünlüklü, yani genel seferberlik tarzındaki savaşı anlayabilmek için bazı soruları bilmek gerekir: Toplum nedir? Nasıl hedef alınır? Toplumu toplum yapan şey nedir? Toplumu toplum yapan şey, onun değerleri ve maneviyatıdır. Bu maneviyatın içinde örgütlenme, kendini yönetme, kendini savunma, siyaset yapma ve ekonomi vardır. Bunların tümü toplumsal gerçekliğin parçasıdır. Bir düşünür şöyle demiştir; ‘Eğer bir toplumu yıkmak istiyorsanız, önce toplumun zihniyetini ele geçirmeniz gerekir. Zihniyeti ele geçirdiğinizde, onu kolaylıkla yönlendirirsiniz.’ Özel savaşın üçüncü ayağı olan psikolojik savaş, toplumun duygu ve bilincini hedef alır. Bu korku yoluyla gerçekleştirilir; duygular üzerinde korku inşa edilir.
Tüm devletlerde en çarpıcı ve sert olan yöntem şiddettir. Son dönemde ortaya çıkan DAİŞ gibi güçler ve onlardan önce Moğollar da bunu kullanmıştır. Kendi şiddet propagandalarıyla toplum üzerinde etki yaratmak istemişlerdir ve buna göre savaş yürütmüşlerdir. Ancak bunun yanında, duygular üzerindeki etki kadar insanın gelişmesini ve insanı anlamak da çok önemlidir. Akıl, bilinç demektir; insan yaşamını bilgiyle düzenler. Ne bir insan ne de bir toplum, bilgi olmadan yaşamını örgütleyip düzenleyemez. Bu nedenle bilgi şarttır. Egemen güçler her zaman insanların algıları ve zihinleri üzerinde etki kurar; insan aklını yönlendirir, bilinçte boşluk ve bulanıklık yaratır. Bu da olayları ters yüz ederek, kara propaganda ve gri propaganda yoluyla yapılır. Mevcut bilgiyi çarpıtarak, kendi yorumlarını dayatarak insanların algısında farklı ve yanlış bir anlayış inşa ederler. Bu yanlış anlayış üzerinden insanları yönlendirirler.
Bugün Türk devletinin en çok başvurduğu yöntem nedir? Geçmiş süreçlerde olduğu gibi bugün de en yoğun kullandığı yöntem propagandadır. Kendi medya araçlarıyla; televizyon, internet, gazete ve kitaplar aracılığıyla ulaştığı insanlara, yaşanan olaylar ve mevcut gerçeklikler hakkında yanlış bir algı oluşturmak ister. Yanlış algı inşa etmek, özel ve psikolojik savaşın en temel yöntemidir. Önder Apo öncülüğünde 50 yıldır bir mücadele yürütülmektedir. Bu 50 yıl boyunca devlet sürekli olarak ‘PKK bitti, gerilla bitti, mücadele sona erdi; bu bahar, olmadı gelecek bahar; bu yıl, olmadı gelecek yıl’ diyerek binlerce senaryo üretmiştir. Ancak mücadele öyle bir aşamaya gelmiştir ki devlet masaya gelmek zorunda kalmış ve Önder Apo ile görüşmüştür. Eğer bir güç 50 yıl boyunca mücadele yürütür ve düşmanını masaya oturtursa, bunun anlamı başarıdır.
KÜRT HALKI DEVLETİN TÜM SALDIRILARINA RAĞMEN KAZANMIŞTIR
Peki daha önce söylenenlerin anlamı neydi? Yapılan yalanların amacı neydi? Toplumun partimize destek vermesini engellemek, toplumu partiden uzaklaştırmak istiyorlardı. Bu yüzden binlerce köy yakıldı. Beş bin köyün yakılması, 17–18 bin faili meçhul cinayet, kullanılan kimyasallar, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan işkenceler, halkımızın gece gündüz katledilmesi, bütün bunların sebebi neydi? Kime hizmet ediyordu? Nihai hedef neydi? Toplumda korku yaratmak ve toplumu partiden uzak tutmak. İşte bu yüzden bu devletin adı özel savaş devletidir. Bugün de ‘PKK zayıfladı, güçten düştü; bu nedenle süreç başlatıldı’ diyorlar. Hala özel savaş ve psikolojik savaş yöntemlerini devreye sokuyorlar. Amaç, Kürt toplumu içinde şu algıyı yaratmaktır; ‘PKK kazanmamıştır, kazanan devlettir; biz devletiz, biz büyüğüz, biz güçlüyüz, bizim hala gücümüz var. PKK ve Öcalan ile masaya oturmamız bu gücümüzün göstergesidir.’ Oysa gerçek bunun tam tersidir.
Ne bir ulus-devlet ne de hegemonik güçler, halkı temsil eden, halkın iradesini yansıtan bir güçle barış ve birlikte yaşam çerçevesinde, eşit temelde yasa üretir. Bunun karşısında iktidar karakteri vardır. Barış ile iktidar karakteri bir arada olmaz. İktidarın karakteri nedir? Şiddettir, öldürmedir, inkardır ve yok etmektir. Bu yüzden yüz yıldır özel savaş ekseninde Kürtlere karşı bu kadar ağır, bu kadar kirli ve karanlık bir savaş yürütülmektedir. Ancak devlet kazanamamıştır. Kazanan PKK’dir, kazanan Kürt halkıdır. Önderlik, ‘Öyle bir halk yarattım ki asla yenilmez’ demiştir. Bu bir gerçektir; Kürt halkı kazanmıştır. Kendi mücadelesiyle ve ağır bedeller ödeyerek devleti masaya oturtmuştur. Bunu özel savaşın psikolojik boyutu çerçevesinde ele almak gerekir.
52 yıllık mücadele sürecinde şehit ailelerimiz, gerilla aileleri ve tutsak aileleri vardır. Bu aileler ortaya çıkan tüm değerlerimizin taşıyıcısıdır. Bugün Türk devleti özellikle bu ailelere yönelmektedir. Çünkü PKK bu aileleri kendi ailesi olarak görmektedir. Bu nedenle devlet de aileleri hedef almaktadır. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? Aileler buna karşı ne kadar dikkatli olmalı, hangi yöntemlerle hareket etmelidir?
Demokrasi ve özgürlük temelinde yürütülen tüm toplumsal mücadelelerde, özgürlük hareketlerinin yanında yer alan, onu destekleyen, emek veren, mal veren, can veren ve bu örgütlenmenin bedelini ödeyen bir toplumsal kesim vardır. Bir hareketi ayakta tutan temel unsur işte bu kesimdir. Elbette toplumun diğer kesimleri önemsiz değildir; onlar da önemli bir parçadır. Ancak insan anatomisini ele aldığınızda, vücudu ayakta tutan en temel yapı iskelettir; hareket de bu şekilde ayakta durur. Tüm toplumsal hareketler de böyledir. Hareket, kendisini destekleyen, bedel ödeyen ve onunla bütünleşmiş insanlarla var olur. Bu hem doğanın hem de insanlığın genel yasasıdır. Eğer bu hareket çevresiyle, köküyle birlikte güçlü ise, bu hareketi yıkmak mümkün değildir. Bu durumda devlet ne yapar? Bu hareketin etrafını yavaş yavaş oyar; yani altını boşaltmaya çalışır. Hareketin dayandığı ayakta tutan toplum çökertildiğinde, örgüt de çöker.
Bu nedenle bu ailelere saldırmalarındaki asıl hedef, partiyi zayıflatmaktır. İster bir birey olsun ister bir aile; ister bir köy, bir aşiret ya da direnişçi bir şehir olsun, o topluma karşı yürütülen politikaların temel meselesi örgütü ve hareketi zayıflatmaktır. Bu bazen sert, bazen yumuşak, bazen ince, bazen kaba yöntemlerle; bazen maddi imkanlar ve fırsatlar sunularak yapılır. Hangi yöntemle gelirse gelsin, bunun farkına varmak gerekir. Burada hedef alınan şey kişiler ya da aileler değildir; hedef alınan değerlerimizdir. Toplum olmamızı sağlayan değerler, Kürt olmamızı sağlayan değerler ve ortaya çıkan, görünür hale gelen bu iradedir. Bu nedenle mesele bir kişi ya da bir aile meselesi değildir. Psikolojik savaş ve özel savaş en çok bu konuda doğru anlaşılmalıdır.
İnsanları toplum olmaktan, toplumsal değerlerden ve kendi gerçekliğinden nasıl uzaklaştırdıklarını ve onları nasıl yalnızlaştırmak istediklerini görüyoruz. Bu nedenle çeşitli fırsatlar ve imkanlar sunuyorlar; toplum içinde bireyin kendi yaşamını güvence altına aldığına dair bir algı yaratıyorlar ve bu yolla onu mücadeleden uzaklaştırıyorlar. Önderlik, ‘PKK’den önce yaprak bile kıpırdamıyordu’ demişti. Bu yüzden ailelerin bu oyunlara karşı dikkatli olması gerekir. Hem genel olarak dikkatli olunmalı hem de aile içinde herkes birbirine karşı dikkatli olmalı; komşusuna karşı, topluma karşı duyarlı olmalıdır. Kimsenin bu yanılgılara düşmesine ve özel savaş politikalarının bir aracı haline gelmesine izin verilmemelidir.
Mesela; tecavüz, insanların ajanlaştırılması, bugün Kürdistan’da bu kadar yaygınlaşan uyuşturucu meselesi, okulların önünde, hatta ilkokullarda uyuşturucu maddeler satılıyor. Bu görülüyor ve biliniyor. Nasıl getirildiği, nasıl yayıldığı da biliniyor. Ancak toplumun tepkisi zayıf kalıyor. Bazı şehirlerde küçük tepkiler gösteriliyor, yürüyüşler yapılıyor. Suçu işleyenden hesap soruluyor; bu elbette doğrudur. Fakat toplumumuzda güçlü bir hassasiyet ve yaygın bir bilinç henüz oluşmuş değil. Neden? Çünkü yapılan şeyin ne olduğu, niçin yapıldığı, kimin hedef alındığı ve bunun hangi yöntemlerle meşrulaştırılmak istendiği yeterince anlaşılmıyor.
Dersim’de böyle bir olay nedeniyle bir ayaklanma başlamıştı, değil mi?
Evet, Dersim’de böyle bir olay nedeniyle harekete geçildi. Kürt toplumunun isyan ve direniş kültürüne baktığımızda, bu tür olayların büyük patlamalara yol açtığını görürüz. Bazen tek bir taciz olayı toplumun ayaklanmasına sebep olmuştur. Bazen gerillaların topluca katledilmesi direnişin nedeni olmuştur. Bazen bir saldırı olayı Kürt toplumunun kendini savunmasına yol açmıştır. Bu açıdan Kürt toplumunun ulaştığı düzeyi önemsiyoruz. Bu süreçte devlet, uyguladığı yöntemlerle başarılı olamadığı için bundan sonra Kürdistan’da özel savaş ve psikolojik savaş yöntemlerini daha da yoğunlaştıracaktır. Burada kilit nokta zihniyettir. Algı insanın zihninde inşa edilir; buna karşı dikkatli olmak gerekir. Nasıl bir dikkat? Herhangi bir haber geldiğinde, herhangi bir olay yaşandığında, herhangi bir bilgi paylaşıldığında, ister Türk devleti, ister Suriye, İran ya da Irak kaynaklı olsun, Kürdistan’da yaşayan herkesin ulus-devlet medyasına karşı dikkatli olması gerekir.
Egemen gücün, ulus-devletin basını ne söylüyorsa, bunun tersini düşünmek gerekir. Söylenen her şey için insan önce, ‘Bu haber doğru olmayabilir, bu bir yalan olabilir’ demelidir. Şüpheyle yaklaşmak gerekir. Şüpheyle yaklaşıldığında berraklık ortaya çıkar. Körü körüne doğru kabul edildiğinde ise bilgi insanı yönlendirir. Yani eğer kişi olaylar ve bilgiler karşısında bağımsız bir duruşa sahip olmak istiyorsa, mutlaka sorgulamalıdır. Şüpheyle yaklaşmak gerekir. Özel savaşa karşı bir mücadele yöntemi geliştirilmelidir. Hareketimiz hakkında söylenenleri tersinden okumak gerekir. Ancak bu şekilde gerçeğe ulaşılır. Bu devlet 100 yıldır Kürt halkına karşı özel savaş yürütmektedir. Bugün de tüm araçlarıyla bunu sürdürmektedir. Dünyada kullanılan 5–6 temel yöntem vardır. Özellikle son 70 yılda, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlere karşı uygulanan yöntemler unutulmamalıdır. Soykırımın tüm yöntemleri özel savaşla bağlantılıdır. Elbette diğer savaş türlerinde de katliam vardır; ancak özel savaşı yalnızca soykırım olarak ele almamak gerekir.
Devlet açısından fiziksel katliam önemli bir yöntemdir ve bu yöntemi 100 Kürt halkına karşı kullanılmaktadır. İkinci olarak, uzun süredir Kürdistan’da siyasi soykırım uygulanmaktadır. Köylerin, mezraların, bölgelerin ve şehirlerin tüm isimleri değiştirilmiş; hatta Kürt halkının siyasi iradesi kırılmak istenmiştir. Kürt halkının siyasi iradesi ne zaman öne çıksa, toplum içinde güçlü bir örgütlenme ortaya çıksa ve seçimlerde sonuç alsa, o zaman siyasi soykırım politikaları devreye sokulmaktadır. Bu yolla kendini yönetmek isteyen örgütlü gücü dağıtmak istemektedirler. Bir diğeri ekonomik soykırımdır. Kürtlerin kendi ayakları üzerinde durmasına izin verilmez. Kültürüne, diline, gerçeğine, varlığına ve öz kimliğine sahip çıkan; ekonomisini özgürce geliştirmek isteyen, devlete bağımlı olmadan ekonomik özgürlüğü dillendiren bir Kürde fırsat tanınmaz.
KÜRDİSTAN’DAKİ TÜM ZENGİNLİKLER ÇALINIYOR VE HALK AÇ BIRAKILIYOR
Bir insan ben Kürdüm dediğinde, o insan aç bırakılır. Ben Kürdüm deyip Kürtlüğüne sahip çıkan birini yoksul, perişan ve aç bırakmak isterler; onu devletin bir parçası haline getirmeye çalışırlar. Devletin bir parçası haline gelenler ise bugün zengindir. Orta sınıf, devlet etrafında zenginleşmiştir; yani zenginliği tercih etmiştir. Elbette bütün insanları aynı şekilde değerlendiremeyiz. İşgalci sistem, Kürdistan’daki tüm ekonomik zenginlikleri sömürgecilik çerçevesinde Kürdistan’dan çalmaktadır; bu çok önemli bir noktadır. Hala Kürdistan’ın bu şekilde talan edildiğine dair yeterli bir farkındalık oluşmamıştır. Toprağın ve suyun zenginliği çalınıyor ama halkın kendisi aç bırakılıyor. Bu, özel savaşın yeterince anlaşılmamasının sonucudur.
Botan’da bu kadar ağaç kesiliyor; herkesin gözü önünde yapılıyor ve kimse ses çıkarmıyor. Önderlik, ‘Bir ağacı kesmekle bir insanı öldürmek arasında fark yoktur; bir insanı öldürmekle bir toplumu öldürmek arasında fark yoktur’ demişti. Urfa’da bir çocuk öldürüldüğünde de Önderlik, ‘Bu olaylarda özel savaşın toplumumuz üzerinde ne kadar etkili olduğu anlaşılıyor’ demişti. Özel savaşa dair çok çarpıcı bir örnek vardır. Şöyle anlatılır: ‘Bir kazanı ateşe koyup içine soğuk su ve bir kurbağa atarsanız, sonra ateşi yavaş yavaş yakarsanız, su gittikçe ısınır ve kaynama noktasına gelir. Bu süreç yavaş ve uzun olduğu için kurbağa suyun kaynadığını fark etmez; sonunda ise parçalanır.’ Özel savaş da bu kadar ince, bu kadar sinsi ve algı üzerinde bu kadar etkili yürütülür. Bu nedenle Kürdistan’da bu olaylar yaşanırken Kürt halkı ses çıkarmıyor; ağaçları kesenlerden hesap sormuyor.
Biyolojik soykırım da vardır. Biyoloji üzerindeki etkisi nedir? 100 Kürt toplumunu azaltmak için yapılmayan neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. 1980’li yıllarda kadınların doğum yapmaması için, çocukların sakat doğması ya da ölmesi için on binlerce ilaç dağıtılmıştır. Bunun dışında her türlü nüfus azaltma politikası devreye sokulmuştur. Bazı savaşlarda Kürtler öldürüldüğünde ‘Bir şey olmaz, Kürtler zaten çoktu, azaldılar’ denmiştir. Özel savaş zihniyetinde bu vardır; ‘Bu nüfus tehlikelidir, bu nüfusu azaltmalıyım.’ Bu yüzden biyolojik savaş uygulanmaktadır. Toplumumuzun buna karşı da dikkatli olması gerekir. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, Kürt toplumuna yönelik her saldırı ve her tehlike karşısında, özel savaş mekanizmasının devrede olduğunu bilmek gerekir. Daha önce bazı hastalıklar da yaşandı; bazıları ‘Kürdistan’da ölümler neden arttı’ diye sordu. Bu çok önemli bir sorudur.
DEVLET KÜRT TOPLUMUNU ÇÖKERTMEK İÇİN TÜM İMKANLARINI SEFERBER EDİYOR
Bir diğeri kültürel soykırımdır. Toplum her biçimde hedef alındığında, bu o toplumun kültürel soykırıma tabi tutulduğu anlamına da gelir. Bu yüzden Önderlik, ‘Kültürel ve siyasi soykırımla karşı karşıyayız’ demiştir. Bu kültürel soykırımın doğru anlaşılması ve bilinmesi gerekir. Kürtlere ait olan her şey, onların elinden alınmak istenmektedir. ‘Kürt var mı yok mu’ tartışmaları yapıldı; Kürdün varlığı ve yokluğu sorgulandı. Önderlik, ‘Bu aşamayı geçtik’ dedi. Kürt vardır ve bu artık güvence altına alınmıştır. Ancak bu, özel savaşa karşı iyi bir mücadele yürüttüğümüz, onun yöntemlerini tam anlamıyla açığa çıkardığımız anlamına gelmez. Eğer böyle olsaydı, bugün toplumumuzun genelinde yürütülen mücadele düzeyi de farklı olurdu; devlet Kürt toplumunun içine bu kadar rahat girip sınırlarını aşamazdı, tüm kirli yöntemlerini bu kadar kolay hayata geçiremezdi, toplumu çökertmek için bütün imkanlarını seferber edemezdi.
Hala özel savaşı açığa çıkarma konusunda zayıflıklar yaşıyoruz. Bu zayıflıkları gördükleri yerde, bazı alanlarda sonuç aldıklarında, yöntemlerini daha da derinleştiriyorlar. Bu nedenle Kürt toplumunun bilinçlenme, kendini eğitme ve siyasi alanda ilerlemesi; kendi yöntemlerini geliştirmesi şarttır. Ancak bu şekilde bu süreçte Önderliğin elini güçlendirebiliriz. Önderlik, ‘Özgürlüğümüzü güvence altına almaya az kaldı, ama henüz tamamlanmadı’ demişti. Bu yaklaşımla özgürlüğümüzü, toplumumuzu ve elbette Önder Apo’nun fiziksel özgürlüğünü güvence altına alabiliriz. Kendine sahip çıkmak ancak bu şekilde mümkün olur. Aksi halde Kürt halkı her zaman eksik kalır ve saldırılara açık hale gelir.