Kapitalist modernitenin dünya çapındaki yıkımı giderek daha belirgin hale geliyor. Tıkanan sistem, kendini yenileyecek yollar bulamadığı için dünya üzerinde büyük bir tahribat yaratarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Reel sosyalist ekonominin eksiklikleri ve tıkanıklıkları da kapitalist modernitenin bu acımasız ekonomik sisteminin giderek yayılmasına yol açıyor.
Önder Apo’nun uzun zamandır kapitalist ve reel sosyalist ekonomi modellerine karşı önerdiği eko-ekonomi modeli ise tartışılmaya devam ediyor. Özellikle reel sosyalist deneyimlerin yıkımıyla birlikte, sosyalist çevrelerin eksiklikleri giderip yeniden bir yaşam yaratmanın teorik altyapısı olarak ortaya çıkan eko-ekonomi yeniden tartışılmaya başlandı.
“Eko-ekonomi yaklaşımı, öngörebildiğimiz bu felaketlere doğru koşmayı bırakmamız gerektiğini söylüyor” diye Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Hakan Öztürk, eko-ekonomi kavramını ve gerekliliğini ANF’ye anlattı.
‘DÜNYANIN FİZİKSEL YAPISINI SARSABİLECEK BİR DEĞER BİRİKİYOR’
Dünyadaki kapitalist modernitenin yıkımının büyüklüğüne dikkat çeken Öztürk, “Dünyanın fiziksel varlığını sarsabilecek düzeyde büyük bir değer, bir grup ufuksuz ve erdemsiz patronun elinde birikiyor” diyerek sözlerine şöyle devam etti:
“Kapitalizmin dünyayı iyi bir yere götürmediğini neredeyse herkes gözlemliyor. Sermayenin sahipleri, okyanus kadar büyük artı değeri işçi sınıfından günbegün söküp alıyor. İşçi sınıfının ücretleri düşürülüyor. Açlık ve yoksullukla sınanan işçi sınıfı, ayakta kalabilmek için ya ikinci bir işte çalışıyor ya yardım alıyor ya da borçlanıyor. Bunun sonucunda oluşan bedensel çöküşe, moral çöküşe ve geleceğini kaybediyor oluşuna karşı direniyor.
Sermayenin sahipleri, işsizlik yaratıyor ve çalışma imkanı bulabilmiş işçileri çok uzun süreler boyunca çalıştırıyor. Toplumun beslenme, barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi temel ihtiyaçları hiçbir şekilde karşılanamıyor. Dünyanın fiziksel varlığını sarsabilecek düzeyde büyük bir değer, bir grup ufuksuz ve erdemsiz patronun elinde birikiyor.
Bütün bunlara rağmen mesele, patronların haksız bir kazanç elde etmiş olması bile değil. Kapitalist ülkeler arasındaki çekişme insanlığı; küresel ısınma, doğanın tahrip edilişi, ekonomik kriz, bölgesel ve nükleer savaş felaketleriyle karşı karşıya bırakıyor. Konuşulamayan derin acı ve mesele budur. Eko-ekonomi yaklaşımı, öngörebildiğimiz bu felaketlere doğru koşmayı bırakmamız gerektiğini söylüyor.”
‘ÖCALAN’IN DEDİĞİ GİBİ İNSANLIK YARATTIĞI CANAVAR TARAFINDAN YUTULMA SINIRINA GELDİ’
Bazen büyük kayıpların, topluma bakılmadan görülemeyeceğini dile getiren Öztürk, Önder Apo’nun sözlerine atıfta bulunarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“‘Şeytan ayrıntıda gizlidir’ derler ama aynı zamanda şeytan büyük toplam sonuçta gizlidir. Bazen büyük kayıp, sona doğru yaklaşılmadan ve toplama bakılmadan görülemez. Doğayla metabolik bir ilişki içinde olduğunu unutan ve sadece sermaye birikimini hedefleyen anlayış, bütün mantıksal sonuçlarına ulaşmak üzere. Hikayenin sonuna ve kümülatif toplama baktığımızda kar edildiğini, sermaye birikiminin sağlandığını görüyoruz ama toprağın verimliliği yok oluyor.
Tarımsal alanda üretim yapılıyor. Ancak tarımsal alanla kentlerin artık hiçbir bağı yok. Tarımsal alandaki üretim kentlerde tüketildiğinde ortaya çıkan atıklar, toprağa azot ve fosfor gibi besleyici nitelikleriyle geri dönemiyor. Burada büyük bir uçurum, giderilemez bir kopukluk var. Bu zarar verici döngü, devasa bir toplam üreterek ilerliyor.
Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı manifestoda belirttiği gibi, ‘Bugün insanlık kendi yarattığı canavar tarafından yutulma sınırlarına dayandı.’ Evet, ‘sınırlar var mı?’ diye soracak olursak, var. Mahşeri bir sonla yüz yüzeyiz. Deniz bitti; deniz, okyanus, akarsular ve içme suyu bitti. Üretim yapılıyor, kar ediliyor, rekabet ediliyor ama toprağın altı ve üstü kirleniyor. Ormanlar yok oluyor, hayvanların ve bitkilerin nesli tükeniyor, biyoçeşitlilik azalıyor. Sorun sadece bu sistemi etik olarak kabul etmemek değil; doğanın, canlı varlıkların ve insanlığın ölüm kalım mücadelesi.”
Önder Apo’nun ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda yazan eko-ekonomi tanımına değinerek sorunun ana kaynağının burada belirtildiğini söyleyen Öztürk, “Manifesto’daki ‘eko-ekonomi / eko-endüstri’ bölümünde konu şöyle ele alınıyor: ‘Üçüncü doğa, doğaya yabancılaşan, doğayı yıkıma, krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerinin aşılmasıyla; doğa ile yeniden bir sözleşme temelinde ve uyum içinde yaşamanın, buna göre üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmayı ifade eder.’
‘SADECE DİLE GETİRME DEĞİL, ALTERNATİFİNİ YARATMA ANLAYIŞI DA GEREKİR’
Bu paragraftan yola çıkarak eko-ekonominin işaret ettiği boyutları anlayabiliriz. Burada, birinci olarak sorunun ana kaynağının belirlendiğini görüyoruz. Doğaya karşı bir yabancılaşmanın yaşandığı ifade ediliyor. Bu, doğayla uyum ve bütünlüğün bozulması anlamına geliyor. Üretim, emek ve doğa sayesinde ortaya çıkar. Üretime el konulduğu ve insanın doğayla bağı koparıldığı koşullarda insanlık hem kendi emeğine hem de doğaya yabancılaşır.
İkinci olarak, sorunu ortaya çıkaran süreç açıklanıyor. Benzer bir biçimde manifestonun 96. Sayfasında, ‘Endüstriyalizme ilişkin söylenecek şey çoktur. Yeraltını yok etti, yeryüzünü yok etti, havayı karbondioksit ile doldurdu, okyanuslar çöp doldu. Şehirler kanserojen. Kastik katilin kar sağlaması için hiç kimse buna karşı duramıyor’ denilerek ‘kar sağlamak hedefinin’ her şeyin önüne geçtiği tespit ediliyor. Ekonomik krizleri de doğadaki yıkımı da yaratan bu sürecin kendisidir. Bu süreç gezegenin son elli yılına doğru sürüklüyor, toplumu ve doğayı.
Üçüncü madde olarak, bir çözüm yolunun ileri sürüldüğünü söyleyebiliriz. Bu sürecin ‘aşılması’ gerektiği yaklaşımı belirtiliyor. Ardından, ‘doğayla uyum içinde yaşamanın’ ve ‘üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmak’ gerektiği değerlendirmesi ortaya konuyor. Bu aşma mücadelesi, sadece dile getirme ve protesto etme değil, alternatifini yaratma anlayışıdır. Bu çözüm yolunda yürünmesi gerekir ve yürünmesi gereken uzun bir yol var.
Manifesto, bunu bir başka yerde şu ifadeyle ortaya koyuyor: ‘Bizim yeni dönem perspektifimiz; demokratik ulus, eko-ekonomi ve komünalizm temelinde toplumun yeniden inşasıdır. Bu inşanın felsefi temellerini, ideolojik boyutlarını ve ayrıntılandırılmış toplumsal bünyede vücuda gelmesi için gerekli kavramsal-kuramsal çerçeveyi geliştirme sorumluluğu önümüzde duruyor.’ Yani, başlanmış ama daha bitmemiş bir ilerleyiştir bu.”
Eko-ekonomi modelinin insanlığın kurtuluşu için bir alternatif olabileceğini belirten Öztürk, “Elbette olabilir ve olması gereken budur. Kapitalizmin toplam ve nihai sonuçlarına göre kendini konumlandıran bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu felaketli sonuçlara karşı doğayı ve toplumu savunmak üzere evrensel bir politik program oluşturma görevimiz var. Manifestoda ortaya konan eko-ekonomi yaklaşımı; endüstriyalizme, krizlere, savaşlara ve doğanın yıkımına karşı durarak bunu yapmak üzere yola çıkıyor. Krizlere karşı durmak ve doğayı savunmak üzere mücadele ölçeğini büyütmek, isabetli bir felsefi-politik yaklaşımdır. Sosyalizm mücadelesi hem sömürüye karşı olmak hem de dünyayı her yönden kurtarmak girişimidir. İnsanlığın ve doğanın yıkımının kaynaklarını, süreçlerini ve çözümünü saptamak ve buna karşı alternatif oluşturmak gerekir. Manifestodaki perspektif de bunu geliştirmeye çalışıyor.
Bugüne kadar sorun oldu mu? Oldu. Çözüm geliştirmek gerekir mi? Gerekir. Nasıl ki kadınlara yönelik eşitsizlik alanında sosyalist feminizm yaklaşımı bir alternatifse; insanlığın ve doğanın yıkımına karşı eko-ekonomi ve eko-endüstri tanımı da böyle düşünülebilir. Bu sorun alanlarının hiçbirine dair söz söylememiş ve bir politik program geliştirmeyi denememiş olanların, Manifestoda geliştirilmeye çalışılan bu yaklaşımı ‘fazla yenilikçi’ bulması dikkate alınmamalıdır” diye konuştu.
‘KONU, ÜRETİMİN NASIL OLACAĞI KONUSUNA GELECEKTİR’
Sistemlerde ihtiyaçların bir ekonominin gelişmesine dayandığına işaret eden Öztürk, sözlerine şöyle devam etti:
“Ne kadar doğru prensip ileri sürersek sürelim, konu en sonunda üretimin nasıl olacağı konusuna gelecektir ve bu alanda hayat her zaman hükmünü işletir.
Lenin, ‘Devlet ve Devrim’de bir geçiş dönemini anlatır; bir siyasi iktidarın alındıktan sonraki dönemi. Bu, gerçek prensiplerimizin işlediği üst aşama, yani komünizm değil. Koşulların ne olduğunu düşünürsek, iktidar alınmış ama geri kalan her şey belirsiz. Buradaki ekonominin işleyişi, istense bile izole kalamayacaktır. Eninde sonunda bazı ürünler alınıp verilecektir. İhtiyaçlar, ne yapılırsa yapılsın bir ekonominin işlemesini gerektirir. Bu durum, zincirleme bir şekilde şunu doğurur: Ekonomi işler ve ekonominin işlediği alan, o yapı izole, küçük ve kendi kendine yeter durumda kalamaz. Bu tablo, ne olursa olsun o birimi dünya ekonomisine bağlar.
Şöyle düşünelim: 20. yüzyılın başındaki gibi ekmek ve kömür istenmekle kalınmayacaktır. Sadece bir ‘cep telefonu’ bile istenmesi, o ekonomik birimi bütün dünyaya bağlar. Toplumun kendi ekonomisi olabilir; ama zincirleme olarak dünya ekonomisiyle de ilişkili hale gelir. Sonuç olarak, genel ekonomik işleyişten tamamen ayrı bir işleyiş olamaz. En sade iktisadi kurallar dahi sonucu belirleyici hale gelir.
Rusya’daki iktidarın biraz daha zaman geçirdiğini düşünelim. Birincisi, kuşatılmış olunduğu için kuşatmış olanlar başlangıçta ekonomik olarak saldırganca rekabet edecektir. Bunun devamında, örneğin İkinci Dünya Savaşı’na geldiğimizde, bu ekonomik rekabet doğrudan bir savaş hamlesine dönüşecektir. Bu da demektir ki ne yapılırsa yapılsın, bütünüyle ayrı ve kendi halinde ilerlemek mümkün değil. Şunu görebiliriz: Ayrı kalınamaz; yıpratıcı koşullar sonuna kadar sürer ve uzun sürer.”
‘BELEDİYELER ELLERİNDEKİ İMKANLARLA ÜRETMEYE BAŞLAYABİLİR’
Eko-ekonomi modelinde komün sisteminin önemli olduğunu, özellikle kazanılmış belediyeler üzerinden yapılacak çalışmalarla topluma sosyalizmin neye benzeyeceğini göstermenin mümkün olduğunu dile getiren Öztürk, şöyle devam etti:
“Bununla birlikte manifesto, komünün aynı zamanda bir belediye konumlanışı anlamına geldiğini söylüyor. Bir belediye, sahip olduğu kamusal mülkiyet ve kamusal imkanlardan yola çıkarak kamusal ürün ve hizmetler üretmeye başlayabilir. Kaynaklarını kar elde etmek için değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanabilir. Bu, tam anlamıyla ‘yarını bugünden kurmayı’ sağlamış olamaz ama gelecek toplumun eğilimlerini ve iz düşümünü ortaya koyar.
Buna ihtiyaç var mı? Hem de had safhada ihtiyaç var. Kazanılmış olan her belediyeyi ve kurulmuş olan her komünü böyle değerlendirebiliriz. Kanadalı sosyalist Sam Gindin’in çok parlak bir yazısında ifade ettiği gibi ‘Sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemeliyiz.’
‘TOPLUMA SOSYALİZMİN NEYE BENZEYECEĞİNİ GÖSTERMEK GEREKİR’
Sosyalizmin neye benzeyeceğini söylemeliyiz, sosyalizmin neye benzeyeceğini herkesin önünde tartışmalıyız ve haklı çıkmalıyız. Eğer başlangıç olarak oradan bir imkan doğuyorsa, belediyelerde kamusal ürün ve hizmetler üreterek işe başlayabiliriz. Bu yaklaşım, dünyaya ‘bu iş böyle olur ve iyi olur’ mesajını verecektir. Çünkü aldığımız yenilgilerden sonra bir ikna etme ve toplumun bir hedefe kitlenmesini sağlama sorunu yaşıyoruz. Bizim en büyük krizimiz bu. Hiç yenilmemiş olarak değil, yenilmiş bir akımın neferleri olarak yürüyoruz.”
‘KOMÜNLER HERKESE EKO-EKONOMİNİN NEYE BENZEYECEĞİNİ SÖYLEMEK ZORUNDA’
Komün ve belediyelerin iyi örnekler vererek toplumu kazanabileceğini belirten Öztürk, “Komün ya da belediyenin tek bir iyi örneği bile eko-ekonominin vermeye çalışacağı ufukla ilgili bütün önyargıları paramparça eder ve domino etkisi yaratır. Hiç beklemeye gerek yok; yeni seçilen New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani bile şimdiden bu etkiyi yaratmaya aday. Mamdani, seçimlere giderken şunları söyledi: ‘Sosyal konutlar inşa edilecek, çocuklara kreşler açılacak, belediye marketleri kurulacak, asgari ücret yükseltilecek, üniversitelilere eğitim desteği verilecek, zenginlerin ve büyük şirketlerin vergileri arttırılacak.’
Bunların hepsini bizim komünlerimiz ve belediyelerimiz de söyleyebilir ve kıyamet kopar. Bunu yapan komünler, kendilerine inanılmaz bir hareket alanı açabilir. Herkesin önünde eko-ekonominin neye benzeyeceğini söylemiş ve yapmış olur. O komünde yönetici ya da zenginleşen bir kastın oluşması engellenebilir; daha doğrusunu söylemek gerekirse, buna direnebiliriz.
Bunları belirtmekle birlikte, daha büyük ölçekte bir ekonomi yönetilebilir hale gelindiğinde ve bunun planlanması söz konusu olduğunda, yine bu koşullarda komün, meclis ya da Sovyet tarzı örgütlenmeler oluşturmak gerekecektir. Önümüzdeki zamanda komünler, yani belediyeler, eko-ekonomi tarzında bir politik programı benimsediğinde bugüne kadarki güçlerini ve etki alanlarını yüz kat artıracaklardır” dedi.
Eko- ekonomi kavramının sosyalizm açısından önemine de değinen Öztürk, Önder Apo’nun sözlerini referans göstererek şunları söyledi:
“Manifestonun ifadesiyle ‘Doğayı yıkıma, krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerini aşarak üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmaya çalışan’ bir yaklaşım, sosyalizm açısından sonuna kadar doğrudur. Doğanın yıkımını kenarda bırakmayan, krizleri hesaba katan ve bunları yaratan üretim biçimlerini aşmayı ileri süren bir anlayıştır. Sonuç olarak sosyalizm, üretim tarzını değiştirme; doğayla uyumlu ve sömürüyü ortadan kaldıran bir üretim tarzı yaratma işidir. Eko-ekonomi kavramı, politik programı ve pratiği mantıksal zinciri takip ederek buraya doğru ilerleyecektir.”
‘EKO-EKONOMİ KAVRAMI İLE SOSYALİZMİ YENİDEN ÖRGÜTLEMEK MÜMKÜN’
Eko-ekonomi kavramı üzerinden yeni çağın sosyalizminin örgütlenmesinin mümkün olduğunu belirten Öztürk, New York seçimlerinden de örnek vererek şunları söyledi:
“Mümkündür ve muhteşem bir başlangıç yapabilir. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani gibi sürpriz bir seçim kazanılmasına bile gerek yoktur. Eko-ekonomi düşüncesinin arkasında yer alacak toplumsal yapı, yılladır belediyeleri kazanabilen bir güce zaten erişmiştir. Yapılması gereken, sadece perspektifi değiştirmek ve uygulamaya geçmektir. Komünleri, demokrasiyi inşa etmekten ve kamu üretimi yapmaktan alıkoyabilecek hiçbir güç bulunmuyor. Bu programı uyguluyorum denildiği anda bütün memleket değişime uğrar ve alt-üst olur.
Önemli olan başlangıçtır. Sadece Ekim Devrimi’nden sonra dünyanın üçte biri sosyalizme ulaştı. Bunu Rusya’da bile hayal eden yoktu. Yeniden başarabiliriz. Komünler ve belediyeler başarılı olmaya başladıktan sonra, derhal aralarında ortaklıklar geliştirip demokratik bir planlamaya geçebilirler.
Sosyalizm, etki alanını genişlettiği her yerde daha ileri bir aşamaya sıçrayabilmek üzere bir geçiş dönemi mutlaka yaşayacaktır. Komün deneyimleri, bu döneme hazırlık ve bu dönemin direnç odakları olarak görülebilir. Tarih göstermiştir bu geçiş dönemleri çok uzun sürüyor. Böyle bir geçiş dönemine hazırlanmak ve böyle bir geçiş döneminde direnmek gerekiyor.
Komünlere bu anlamıyla hem şimdiki koşullarda hem geçiş döneminde hem de sonrasında büyük gereksinim var. Eko-ekonomik komünler ve belediyeler, demokrasi ve kamu üretimi örnekleriyle birer işaret fişeği işlevi görebilir. Başarılı bir şekilde ilerledikçe, metropollere yayılabilir ve kuşatıcı olabilir. Geri kalan ise sosyalistlerin işi sonuna vardırma yeteneklerine kalıyor. Eko-ekonomi ve komünler, o aşamaya kadar ve sonrasında her türlü ilerici fonksiyonu yerine getirebilir.”