Öztürk: Türkiye solu toplumun iyiliği adına konuşma pozisyonunu kaybetti

Hakan Öztürk, Türkiye solunun toplumun iyiliği adına konuşma pozisyonunu kaybettiğini vurgulayarak, solun ücret, istihdam gibi konularda konuşmadığını ifade etti.

HAKAN ÖZTÜRK

2025 yılı, Türkiye ve Kürdistan açısından çok önemli gelişmelerin yaşandığı; özellikle Türkiye sosyalist hareketi bakımından önemli tartışmaların öne çıktığı bir yıl oldu. Önder Apo’nun ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ile Demokratik Sosyalizm tezi, Türkiye’de halen tartışmaların odağında yer alıyor.

Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk, 2025 yılında yaşanan gelişmeleri ve Türkiye sosyalist hareketindeki tartışmaları ANF’ye değerlendirdi.

‘TÜRKİYE’DE 70’LERDEN SONRA İLK KEZ ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA’

Geçtiğimiz yıl özellikle üç önemli gelişmenin olduğunu belirten Öztürk, bunları şöyle açıkladı: “2025 yılında birinci olarak demokrasi alanında Kürt meselesini hep konuştuk. Çok önemli gelişmeler oldu. Benim görüşüme göre, özel sektörde çalışanların yüzde ellisi civarı asgari ücret alıyor; bunu nasıl ele alabiliriz tartışmaları yaşandı.

Bir de barış konuşuluyorken CHP’ye yönelik çok ciddi saldırılar söz konusu oldu. Bir dönemler Kürt hareketine yapılan tarzda saldırı söz konusu oldu. Bu da bir tür demokrasinin temellerini dinamitlemekti. O açıdan ilk aklıma gelen üç konu bu oldu. İkisi demokrasi konusu, biri de ekmek davası.

Biz ne enflasyon ne asgari ücretin düşüklüğü ne de genel olarak ekonominin kötüye gitmesi açısından diğer ülkelerle karşılaştırılabilir durumdayız. Gıda enflasyonu konusunda bizde oran yüzde kırk küsurken, İsrail’de yüzde iki buçuk. Ülkelerle kıyasladığımızda tablo böyle. Bu, EHP’nin ortaya koyduğu bir rakam değil; şu anda açıklanan veriler bunlar. Zam yaptık denilen asgari ücret, şu an itibariyle açlık sınırının altında. Türkiye tarihinde 70’lerden beri bu ilk kez oluyor. Ekmek davası alanında bu derece vahim bir durum var. Ancak diğer taraftan, en azından Kürt meselesi konusunda umutluyuz.

Neler gördük neler… ‘Kürt halkı vardır, Kürt halkı örgütlenmiştir ama şimdi örgütünü şöyle bir noktaya geri çekmiştir; buna bağlı olarak barış olmalıdır, buna bağlı olarak hukuk olmalıdır, Öcalan’ın koşulları değişmelidir’ gibi ifadeler bizim duymadığımız konulardı. Buraya gelindi.

Birinci derecede Kürt meselesini tartışan insan olarak Öcalan sahnede. Kürt hareketi, bunun yıllardır böyle olması gerektiğini dile getirdi ve bu olabildi. Bir diğer düzeyde cezaevi konusu gündeme geldi. Cezaevindeki insanların cezaevlerinde tutulması gerektiği tartışıldı. Bunlar başlangıç olarak olumlu gelişmeler.

İlk düşünüldüğü gibi sakin olma noktasına gidilirse, barış kalıcı hale getirilebilirse; Suriye meselesiyle daha fazla oynanmaz ve oradaki özgün koşullar dikkate alınabilirse, bu durum Kürt meselesi açısından tarihimizde gördüğümüz en iyi tablo olabilir.”

‘CHP’YE SALDIRILAR ÖRGÜTLENMENİN ÖNEMİNİ ORTAYA ÇIKARDI’

CHP’ye yönelik saldırıların örgütlenmenin önemini bir kez daha açığa çıkardığını belirten Öztürk, ancak CHP’nin bu örgütlenmeyi tam olarak karşılamadığını sözlerine ekleyerek şöyle devam etti:

“Bir yorumcuyu dinliyordum; CHP’ye böyle bir müdahale oldu. Sonuçta bir cumhurbaşkanı adayıydı, belli bir ağırlığı vardı, sempati de görüyordu ama buna rağmen bir düzeyde eylemler oldu, bir düzeyde olamadı. Bu ne demektir? Tabii ki kolay değil. Hiçbir örgütlü durum yok. CHP’nin kendisi yıllarca bunu yaptı. Bir önceki badireyi düşünelim, Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünü ele alalım. Orada toplumu yürür hale getirdi mi? Hayır. Örgütlü hale getirdi mi? Hayır. ‘Ben yürüyeceğim’ dedi, o düzeyde kaldı. Ondan biraz daha ilerisi şimdiki genel başkana nasip oldu. O biraz ileriye götürdü. Sokakta eylemler oldu ama yıllar yılı örgütlenmemiş bir toplumla karşı karşıyayız.

Toplum sendikal olarak örgütlü değil; sendikası varsa bile toplu sözleşme yapabilme hakkı yok. Onun dışında, bir parti olarak örgütlü değil. Herkes apolitikleştirilmeye çalışılıyor ve neredeyse siyasetle ilgilenen herkes kınanıyor. Eğer bunu bir düzeyde AKP yapmışsa, CHP bunun on katını yaptı. Bunun da maalesef sonucu şu oldu: İş en sonunda siyaset gerektiğinde, örgüt gerektiğinde ne kadar zor durumda olduğumuz ortaya çıktı. Bir karşı kuvvet söz konusu olduğunda hem siyaset hem örgüt gerekiyor. İkisi de yoktu. Özgür Özel de ancak bu kadar yapabildi. O nedenle düzey budur. Bunu yapmak kolay değildir.

CHP’nin topluma vaadi nedir bilemiyoruz. Neo-liberallerden farklı bir vaadi var mı, nedir, bilmiyoruz. Ona rağmen CHP, bu politizasyon düzeyiyle tarihindeki en yüksek oyu alma noktasına geldi. Demek ki mücadele edince oluyormuş.

Bu ne demek? Birincisi şu: CHP gibi bir parti için -ki CHP de AKP de hep aynıdır demiyorum- faşizme karşı mücadele veriliyorken aralarında farklar vardır. O açıdan CHP’nin oyunun yükselmesini bir başka olumluluk olarak görüyorum.

İkincisi, biz on sene evvel bu mutlak bir durumdur diye konuşuyorduk. Türkiye’nin yüzde otuzu yenilikten yanadır; çok ciddi bir sağcı değildir, solcu da değildir ama ağır sağcı değildir. Geri kalan yüzde yetmiş ise sağdır. Bu denge değişmez, Türkiye de bu dengeyle gider diyorduk, ama şu anda en son seçime bile baksak 52-48. Ama şu anda o bile değil. Şu anda AKP’nin etki alanındaki Türkiye sağının oy oranı yüzde kırk civarında. Demek istiyorum ki, toplumdaki yenilik taraftarı ve yerleşik yapının aynen devam etmesini savunanların dengesi değişti. Biz de buradan yola çıkarak daha ciddi ve daha radikal değişimler öne sürebiliriz. Bunun için de hazırlıklı olmalıyız.”

‘TÜRKİYE HALKLARINDAKİ DEĞİŞİMİ SOL KENDİSİNE KANALİZE EDEMEZ’

Türkiye halklarında yaşanan değişimi solun kendisine kanalize edemeyeceğini belirten Öztürk, solun CHP’nin başına gelenleri kendisi yaşamış gibi yaklaşmasının da yanlış olduğunu dile getirdi. Öztürk, şunları söyledi: “Sol, Türk halkındaki değişimi bir yere kanalize edemez. Neden edemez? Çünkü bu olaylar solun başına gelmiyor, CHP’nin başına geliyor. Bizimkiler sanki kendilerinin başına geliyormuş, kendileri bir direniş çizgisi ortaya koyuyormuş gibi ele alamazlar; ele almamalıyız. Oradaki yakınlık, doğal olarak CHP’ye yönelik olacaktır.

CHP bunu en üst düzeyde değerlendirdi mi, değerlendirebilir mi? Birincisi, örgütlenme fikrine CHP kadroları yakın değil. Belki de Özgür Özel, onların içerisinde en iyisidir ama o da uzaktır. Bir halk hareketi olarak örgütlenme ve bunu ortaya koyma yönünde çok etkili davranış kalıpları yok. Yıllar yılı Kılıçdaroğlu’nun yönetimi altında bu şekilde yaşandı ve buna ciddi bir itiraz da olmadı.

Halk örgütlenmesinin oluşmasına engel olmaya yönelik olarak kendi politik varlıklarını öne çıkardılar. İkincisi, Özgür Özel, ‘Bu iş pijamayla evde oturarak çözülmez’ diyor; ancak bu da en fazla anlık bir aktivizm istiyor. Öyle bir çağrı yapıldığında sorun hemen çözülmez. Bu, düğmeye basılarak olabilecek bir şey değil. O aktivizm için bile yılları alacak bir örgütlenme deneyiminin olması gerekir. Sosyalistler, ‘Herkes bizim gibi düşünmelidir’ diyemez. Zaten dikkat edilirse, toplumsal muhalefet nerede bir araya geliyor? CHP’nin düzenlediği mitinglerde bir araya geliyor.

Seçimlerden sonra şöyle bir yaklaşım oluyor: ‘Kardeşim, işçi sınıfı yine AKP’ye oy verdi.’ Tamam, bundan şikayet ediyorsun ama seçimden önce AKP’nin ötesinde işçi sınıfına ne dedin, ne vaat ettin ki işçi sınıfı böyle kritik bir süreçte oyunu sana versin? CHP, işçi sınıfına dönük ne vaat etti ki? Söz hakkı mı vaat etti? Sendikalaşma mı vaat etti? Vaat ettikleri, ‘Aynı gemideyiz, önemli olan pastayı, pastadan işçi sınıfına düşecek olan payı büyütmektir’ dedi. Türkiye sağı ne diyorsa CHP de onu dedi.

CHP bunları toplayamadı ama sosyalist sola gelecek olursak; özel sektörde çalışanların yarısı asgari ücret alıyor ve bu ücret açlık sınırının altında. Bu bizim Türkiye solunun temel maddelerinden biri bile olmadı. Türkiye solu, “Ekmek davası benden sorulur” diyecek pozisyonda değil; demiyor.

Bunun sebebi de bana göre politik programdaki yetersizliktir. Bu yetersizlik de Ekim Devrimi’nin yenilgisine dayanıyor. Bizimkiler çıkıp ‘Bir dakika, sen kim oluyorsun da bununla ilgili pazarlık yürütüyorsun, ey Türk-İş!’ diyemiyor. Yenilgiden ötürü kendisini, toplumun huzuru adına konuşacak bir konumda göremiyor.”

‘TÜRKİYE SOLU, EKİM DEVRİMİ YENİLGİSİNİ ÜSTÜNDEN ATAMADI’

Türkiye solunun özellikle Ekim Devrimi yenilgisinden sonra kendisini yenilgi havasından çıkaramadığına ve toplumun iyiliği adına konuşma pozisyonunu kaybettiğine dikkat çeken Öztürk, şöyle devam etti:

“Türkiye solu uzun süredir toplumun iyiliği adına konuşma pozisyonunu kaybetti. Ücret konusunda da konuşamıyor, istihdam konusunda da. Kamu yönetimi konusunda bir şey diyemiyor. Konut, sağlık, beslenme gibi alanlarda durum facia vaziyette ama bunları kamu üretimiyle yapalım diyemiyor. Bunları diyemeyince ne diyecek? ‘Ben iyi bir solcuyum, çok badireler atlattım’ mı diyecek? Türkiye’de, Ortadoğu’da bu solcular için çok olağan bir şeydir ama bu olamaz. Mecburen işçi sınıfının gündemine yönelmelidir, Kürt halkının gündemine yönelmelidir, kadın cinayetlerine karşı kadınların gündemine yönelmelidir, eğitim konusuna yönelmelidir.

Bunlara yönelirse bir sonuç alabilir. Ama bunlardan geriye durup, ‘Ben solcuyum, beni çok takdir edin, bana yönelin’ pozisyonunda kalırsa; bazı sürpriz olayların onu çok öne götüreceğini tasarlar vaziyette olursa, bir olay olacak ve biz popülerleşeceğiz diye düşünüyorsa, ben olmaz diye düşünüyorum.

Türkiye solu ya popülizm çizgisinde kalıyor ya çoğunluk ulus milliyetçiliği çizgisinde kalıyor ya da çok genel bir anti-emperyalizm çizgisine sıkışıyor. Bu nedenle birçok gerekli konuya el atamamış vaziyette oluyor. Bu Marksizm değildir. Marx şunu söylüyor: ‘Geleceği tasarlayabilecek olan toplumsal kesim işçi sınıfıdır.’ Buna yöneleceğiz. Ücret mücadelesi vereceğiz, istihdam mücadelesi vereceğiz. Bunları söylemekten geri düştüğümüzde, söylemsel ve kimlik düzeyinde kalan solculuk son derece yetersiz kalır.

Diğer yandan, Kürt halkının ezilmesi konusunda kaçamak yapmadan konuşabiliyor mu? Onu da yapmıyor. O konuda da ya popülizm ya da çoğunluk usul milliyetçiliği konusunda kalıyor. Bugün bir ulus eziliyor ama güçlenemiyorsun; bir sınıf çok ağır eziliyor ama güçlenemiyorsun, kadınlar kadın cinayetine uğruyor ama oradan ilerleyemiyorsun; gençler doğru dürüst eğitim göremiyor, anaokuluna üniversiteye kadar her şey paralı. Bunlara ilişkin bir şey diyemiyorsak, sol da ilerleyecektir.”

‘TÜRKİYE SOLU MARKSİST-LENİNİST ÖZÜNE DÖNÜYOR. ÖCALAN’IN TEZLERİ BUNDA ETKİLİ OLDU’

Önder Apo'nun tezlerinin Türkiye solunu canlandırdığını belirten Öztürk, özellikle komün meselesinin önemli olduğunu ve Kürt hareketinin tezlerinin doğru anlaşılması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “2025 yılında Türkiye solu, Marksist-Leninist özüne geri dönüyor. Öcalan’ın ortaya attığı bazı tezler de bunu canlandırdı. Bu yönüyle sınıf meselesi yeniden hatırlandı, geç de olsa. Örnek veriyorum, New York’ta Mamdani çıktı dedi ki: ‘Barınma bir sorundur, asgari ücret bir sorundur. Üniversitelere destek çıkacağım, kamu üretimine ağırlık vereceğim. Artan oranlı vergilendirme yapacağım ve bunun olanaklarıyla bunları yapacağım. Bunu neden söylüyorum? Çünkü yapmadan başkan seçildi. Mamdani henüz bunları yapmadı, yapacağını söyledi ve seçildi. Demek ki politik bir program ileri sürülürse ve bu program toplumun iyiliği ve çıkarları doğrultusunda kurulursa sonuç alınır.

Mesela Öcalan komünler dedi. Bu anlamıyla komünleri, biz belediye olarak; belediyelerin zemini olarak algılayabiliriz. Yarın bu belediyelerde bir örgütlenme olsa; halk ekmek, halk market, kreşler gibi, İstanbul Belediyesi’nin yaptığı tarzda uygulamalar hayata geçirilse… Bir şey kaçırmış değiliz; gücümüz var. Benim düşüncem, buralarda böyle bu tür kamu hizmeti örneklerini ortaya koymak ve ‘bu iyidir’ demektir.”

‘KOMÜNLER ÜZERİNDEN HALKA SOSYALİST BİR YÖNETİMİ ANLATABİLİRİZ’

Komünler üzerinden halka sosyalist bir yönetimin nasıl olacağının gösterilebileceğini söyleyen Hakan Öztürk, sözlerini şöyle tamamladı: “Biz ‘genel bir sosyalist ülke kuracağız ‘dediğimizde bize çok kulak kabartan olmuyor. Neden? Çünkü bu tür örneklerin başarılı olmadığını düşünüyorlar. Ama belediyelerin verdiği imkanlarla ‘barınma sorununa böyle el atıyoruz, beslenme sorununa şöyle el atıyoruz, ulaşım sorununu şöyle çözüyoruz’ desek…

Mamdani’nin dediği kadar ‘kardeşim, biz bunu ücretsiz yapacağız’ diyemez miyiz? Diyebiliriz. Bu örneklerle verimli olduğumuzda, ‘iyi örnekleri var’ diyeceğiz. ‘Kamunun hizmet üretmesi demek ki çok iyiymiş’ diyeceğiz. Bu anlamıyla neo-liberal tezlere karşı savaşmış olacağız.

Bu açıdan bakıldığında, komünlerin olduğu koşullarda belediye bunu neden yapamasın? Bu çok olumlu bir örnektir. Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’ini okuyalım. Lenin, geçiş dönemleri konusunda çok kaygılı değildir. Bana sorarsanız ben çok kaygılıyım; çünkü biz geçiş dönemlerini geçemedik. Geçiş döneminde karşı karşıya kaldığımız kesim, yereldeki bazı şuursuz insanlar değil. Karşımıza dünya sistemi çıkar, bir savaş bloku çıkar. Geçiş işi çok zor.

Ne kadar çok deneyim kazanırsak; geçiş süreçleriyle, komünlerle, belediyelerle ilgili ne kadar pratik üretirsek, yarın öbür gün toplam iktidar açımızdan faydalı olur diye düşünüyorum. Geçiş süreçlerinde nasıl direneceğimizi daha fazla anlamalıyız. Kürt hareketi bunları öneriyorsa, bence bunun üzerinde duralım. Toplam iktidarı aldığımızda da oralarda direnmemiz gerekecek. Direnme kültürünüz yoksa, iktidarı aldığınızda sudan çıkmış balık gibi olursunuz. Marksistlerin geçiş dönemi tanımı çok sakindir; biz ise bu süreci zor yaşıyoruz.

Belli koşullarda müzakere edeceksiniz. Biz, iktidarı almadığımız her koşulda müzakere halindeyiz aslında. Komünler ya da belediyeler hamleler yaptığında, mevcut müesses nizamla birtakım gerilimler olacaktır. Bunu da bir denge kurarak yürüteceğiz.”