‘Alevilere yönelik saldırılar ve kara propaganda yoluyla SDG savaşa çekilmek isteniyor’

Alevilere yönelik katliamlara tepki gösteren Celal Fırat, “Alevilere yönelik saldırılar ve kara propaganda yoluyla SDG savaşa çekilmek isteniyor. Çünkü SDG savaşa çekildiğinde Aleviler ‘güvenlik sorunu’ olarak sunulur, hak talepleri bastırılır” dedi.

Suriye’de HTŞ’nin iktidara gelmesinin ardından Alevilere yönelik katliam saldırıları artarak devam ediyor. Ahmed Şara yönetimindeki HTŞ ve bağlı cihatçı çetelerin saldırıları, tepkilere rağmen sürüyor.

Türkiye’nin HTŞ yönetimine yönelik göz yuman politikasının da etkisiyle çeteler, açık bir biçimde Alevileri katletmeye ve yerleşim bölgelerini işgal etmeye devam ediyor. HTŞ yönetimi, SDG ile imzaladığı 10 Mart Mutabakatı’na uymayarak, Suriye’de yaşayan diğer halkları tehdit edeceğini ve ülkede savaşı sürdürmek istediğini de ısrarla ortaya koyuyor.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, HTŞ’nin katliamlarına ilişkin ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.

‘TÜRKİYE, YAŞANANLARI POLİTİK MANİPÜLASYON OLARAK AÇIKLADI’

HTŞ’nin saldırılarına karşı Türkiye’de iktidarın fiili hiçbir şey yapmadığını belirten Fırat, Alevi kurumları açısından Türkiye’nin açıklamalarının yetersiz görüldüğünü dile getirerek şunları söyledi:

“2025’in başlarında Suriye’nin batı kıyı bölgelerinde, özellikle Lazkiye ve Tartus’ta, Alevi nüfusu hedef alan ağır şiddet olayları yaşandı. Yüzlerce Alevi sivilin katledildiği, köylerin sistematik biçimde hedef alındığı, kadınların, çocukların ve yaşlıların kaçırıldığına dair çok sayıda rapor kamuoyuna yansıdı. Bu yaşananlar, artık tartışmasız biçimde bir katliam ve ağır insan hakları ihlali olarak değerlendirilmelidir; nitekim uluslararası çevrelerde de bu yönde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Türkiye’de ise hükümet kanadı, mezhebi hedef alan saldırıları sözlü olarak kınamakla yetinmiş; buna karşın yaşananların ‘politik manipülasyon’ ya da ‘iç siyaset malzemesi’ haline getirilmemesi gerektiğini vurgulayan açıklamalar yapmıştır. Alevi kurumları ve Alevi toplumu olarak bizler, bu yaklaşımın sahadaki gerçek insani dramı gölgelediğini, akan kanı görünmez kıldığını ve vicdanları rahatlatan ama hayat kurtarmayan bir dil ürettiğini açıkça dile getiriyoruz.

Ben, içinde bulunduğum siyasi yapı ve aynı zamanda bir Alevi yurttaş olarak, Suriye’de Alevilere yönelik katliamları hiçbir tereddüt göstermeden açık biçimde kınadım. Türkiye’nin diplomatik gücünü ve uluslararası etkisini bu katliamları durdurmak için daha etkin kullanması gerektiğini defalarca ifade ettik. Bölgedeki azınlıkların siyasal süreçlerin dışına itilmesinin, korunmasız bırakılmasının ve yok sayılmasının bu şiddet ortamını beslediğini de ısrarla vurguladık.”

‘BM VE İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİNİN RAPORLARI YETERSİZ’

BM’nin ve bağımsız insan hakları komisyonlarının Alevilere yönelik insan hakları ihlallerini anlatan raporlar yayınladığına ancak bunların yetersiz olduğuna vurgu yapan Fırat, şöyle devam etti:

“Bugün Birleşmiş Milletler ve bağımsız insan hakları komisyonları, sivil hedeflere yönelik bu saldırıların insan hakları ihlali niteliği taşıdığına dair raporlar hazırlamaktadır. Özellikle Alevi topluluklarına yönelik ihlaller bu raporlarda yer bulmaktadır. Ancak ne yazık ki hazırlanan raporlar, Suriye’de akan Alevi kanını durdurmaya yetmemektedir. Kayıt altına alınan her ölüm, durdurulamayan her saldırı, uluslararası sistemin vicdan sınavında sınıfta kaldığını göstermektedir.

Bizler bu yaşananları yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil; açık bir mezhepsel nefret saldırısı, bir toplumsal infaz ve hatta bir soykırım süreci olarak tanımlıyoruz. Sesimizi yükseltirken, bu katliamları geçmişte yaşadığımız tarihsel travmalarla ilişkilendiriyoruz. Çünkü Aleviler için bu saldırılar yeni değildir; hafızamızda Maraş’tan Çorum’a, Dersim’den Sivas’a uzanan bir acı zinciri vardır. Bugün Suriye’de yaşananlar, Alevi kimliğinin sistematik biçimde hedef alınarak yok edilmek istendiğini gösteren yeni bir halkadır.”

‘YAŞANANLARI İÇ SAVAŞ YA DA GENEL KAOS HALİ OLARAK GÖSTERMEK EKSİKTİR’

Yaşananları sadece bir iç savaş ya da genel bir kaos hali olarak tanımlamanın yanlışlığına da değinen Fırat, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı ülkeler ve kimi çevreler, bu şiddeti yalnızca mezhepsel nefretle açıklamamanın gerektiğini; iç siyasi güç boşlukları, radikal grupların artan etkisi ve devlet sonrası kaos gibi faktörlere işaret etmektedir. Elbette bu unsurlar vardır. Ancak bütün bu analizlerin sonunda yaşananların ‘sadece bir iç savaş sonucu’ ya da ‘genel bir kaos hali’ olarak sunulması, katliamın Alevilere yönelen nefret boyutunu görünmez kılmaktadır. İşte bu yaklaşım bizi derinden yaralamaktadır. Çünkü gerçek ortadadır:

Hedef alınan Alevilerdir; öldürülen Alevi sivillerdir, yok sayılan yine Alevi yaşamıdır.

Bu nedenle susmayacağız. Bu nedenle bu katliamların adını doğru koymakta ısrar edeceğiz. Çünkü adını koymadığımız her zulüm, bir sonrakine davetiye çıkarır.”

‘TÜRKİYE’DE ALEVİLERİN TEPKİLERİ DAĞINIK VE SÜREKSİZ KALIYOR’

Türkiye’de yaşayan Alevi toplumunun tepkilerine değinen Fırat, Suriye’de yaşayan katliama yönelik tepkilerin olduğunu; ancak bunların toplu bir tepkiden ziyade, dağınık tepkiler olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Eylemler ve yazılı açıklamalar yapılıyor; sosyal medyada tepkiler yükseliyor ve bazı kurumlar basın açıklamaları yayımlıyor; bireysel olarak Alevi aydınlar, dedeler ve akademisyenler konuşuyor. Ancak bütün bu tepkiler parçalı, dağınık ve süreksiz kalıyor.

Bana göre bunun temel nedeni, Alevi toplumunun Türkiye’de çok parçalı bir örgütlenme yapısına sahip olmasıdır. Bu parçalı yapının elbette birçok sebebi vardır; fakat en belirleyici olanı, devletin kendi kurumları ve politikaları aracılığıyla Alevi örgütlülüğünü sistematik biçimde dağıtmış olmasıdır.

Bu durum bilinçli bir asimilasyon sürecinin parçasıdır. Bu nedenle ortak refleks üretmek zorlaşmaktadır. Ortak bir kriz masası kurulamamakta, ortak bir dil geliştirilememekte, ortak bir takvim oluşturulamamaktadır. Herkes konuşmaktadır; fakat aynı anda, aynı yerden ve aynı güçle konuşulamamaktadır.

Diğer yandan Alevi kurumları, Alevi toplumunun yeniden hedef gösterilmesini istememektedir. Birçok Alevi kurumu “yine hedef olmayalım” kaygısıyla hareket etmekte; bu kaygı, mümkün olduğunca ölçülü ama ne yazık ki etkisiz bir dilin kurulmasına yol açmaktadır.

Mücadele eden kurumlarımız var ama sistem oralara da etkin bir şekilde müdahale ediyor, bunun sonucu ise açıktır: Akan kan vardır ama yükselen ses düşük kalmaktadır.

Ülkemizde yaşanan Alevi katliamlarının hiçbirinde hukuki süreçler gerçek anlamda görünür kılınmamıştır. Bu sessizliğin altında; Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı, Dersim’i, Koçgirî’yi yaşamış bir toplumun hafızası yatmaktadır. Bu hafıza, derin bir tedirginlikle birlikte yaşamaktadır ve ‘çok bağırırsak daha kötü olur’ duygusu hâlâ güçlüdür.

Yani bizler, henüz yaşadığımız coğrafyada bile tedirginlik içinde yaşamaya devam ederken devlet, katliamların adını açıkça koyan bir dil kullanmadığı için, Aleviler bu adaletsizliğe çoğu zaman yalnızca inanç diliyle, sınırlı ölçüde de hak diliyle itiraz edebilmektedir.”

‘ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILAR DSG’Yİ SAVAŞA ÇEKMENİN ARACI OLARAK DA OKUNABİLİR’

Alevilere yönelik saldırılar ve Alevi toplumunun federasyon talebine yönelik tepkilerin bir yandan da SDG’yi savaşa çekmenin bir planı olabileceğine dikkat çeken Fırat, “Alevilerin federasyon ya da özerklik talebine yönelik saldırılar ve sistemli hedef göstermeler, bugün açıkça görülmektedir ki, Suriye Demokratik Güçleri’ni yeniden savaşın içine çekmek için kullanılan araçlardan biri olarak okunabilir.

Ancak bu tabloyu tek bir başlıkla açıklamak mümkün değildir. Yaşananlar, çok daha geniş, çok katmanlı ve tehlikeli bir jeopolitik senaryonun parçasıdır.

Öncelikle şunun altını net biçimde çizmek gerekir:

Alevi toplumunun Suriye bağlamında dile getirdiği talepler; ayrı bir devlet istemi değildir. Silahlı bir proje veya mezhepsel bir iktidar arayışı hiç değildir.

Alevilerin talebi son derece açıktır: Can güvenliği, yerel yönetim hakkı, siyasal temsiliyet ve kolektif varlığının korunması. Bu talepler; federasyon, özerklik ya da yerinden yönetim gibi kavramlarla ifade edilmektedir, çünkü yaşanan acılar, başka bir güvence bırakmamıştır” dedi.

‘ALEVİLERİN TALEPLERİ HTŞ’NİN YÖNETİM ANLAYIŞINA TERSTİR’

Alevilerin bu taleplerine yönelik ısrarlı bir katliam saldırısının sebeplerine de değinen Fırat, Alevilerin taleplerinin bugün HTŞ’nin istediği yönetim biçimine ters olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

 “Peki bu kadar meşru, bu kadar insani talepler neden bu denli sert biçimde hedef alınmaktadır? Çünkü bu talepler; Suriye’nin tek merkezden, tek kimlikle yeniden inşa edilmesi hayaline ters düşmektedir. Silahlı grupların kuralsız alan hakimiyetini sınırlandırmaktadır. Radikal ve mezhepçi unsurların toplumu mobilize etme zeminini bozmaktadır.

İşte tam da bu nedenle Alevilerin hak talepleri bilinçli biçimde ‘bölücülük’, ‘provokasyon’ ya da ‘yabancı planı’ gibi yaftalarla kriminalize edilmektedir.”

‘ALEVİLERİN FEDERASYON TALEBİNE SALDIRILAR İLE KÜRTLER SAVAŞA ÇEKİLMEK İSTENİYOR’

SDG’nin tutumunun hayati bir öneme sahip olduğunu belirten Celal Fırat, Alevilerin federasyon talebi üzerinden gerçekleştirilen kara propagandayla SDG’nin de savaşa çekilmek istendiğini vurgulayarak şöyle devam etti:

“Bu noktada SDG’nin konumu hayati önem taşımaktadır.

DSG bugün, kırılgan bir ateşkes dengesinin içinde ve ABD, Rusya, Türkiye ve Şam arasında sıkışmış bir pozisyonda. SDG, yeni bir cepheye zorlanması halinde çok aktörlü bir çatışmayı tetikleyecek bir denklemde durmaktadır.

Alevilere yönelik saldırılarla birlikte ‘federasyon’ söylemi şu propaganda diliyle dolaşıma sokulmaktadır: ‘Bakın, yeni bir bölünme geliyor. Bakın, yeni bir özerklik hattı kuruluyor. O halde silahlı müdahale meşrudur.’

Bu dil, yalnızca Alevileri hedef almamakta; aynı zamanda SDG’yi de istemeden taraf olmaya zorlayan, savaşı yeniden meşrulaştıran bir zemin oluşturmaktadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekir: Alevilerin SDG ile organik bir bağı şimdiye kadar yoktu. Ama şu an net bir şekilde görünüyor ki bunu yaratmamanın bedelini ağır bir şekilde ödüyorlar. Ancak bilinçli bir stratejiyle bu iki başlık üst üste bindirilmektedir. Amaç nettir: Alevi talebini Kürt askeri varlığıyla eşleştirerek tehdit algısı yaratmak ve silahlı müdahaleleri meşrulaştırmak.”

‘YAŞANAN SALDIRILAR SURİYE’DE ÇOĞULCU BİR İKTİDAR İSTEMEYENLERİN ESERİDİR’

Yaşanan katliam saldırıları ve gerilimin Suriye’de çok kimlikli, çoğulcu bir gelecek kurulmasını istemeyenlerin işine yaradığına dikkat çeken Celal Fırat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu gerilim kimin işine yaramaktadır? Radikal silahlı grupların, merkeziyetçi rejim anlayışını savunanların ve Suriye’nin çok kimlikli, çoğulcu bir gelecek kurmasını istemeyen bölgesel aktörlerin işine yaramaktadır. Çünkü DSG savaşa çekildiğinde istikrar bozulur; Aleviler ‘güvenlik sorunu’ olarak sunulur, hak talepleri bastırılır.

En tehlikeli nokta ise şudur: Alevilerin yaşam hakkı, can güvenliği ve eşit yurttaşlık talebi, bilinçli biçimde askeri bir tehdit gibi gösterilmektedir. Bu yaklaşım yalnızca Alevileri değil; Kürtleri, Dürzileri, Hristiyanları ve Suriye’deki tüm azınlıkları hedef alan bir karanlık siyaseti büyütmektedir.

Biz buna itiraz ediyoruz; çünkü Aleviler savaş istemiyor. Aleviler iktidar istemiyor. Aleviler yalnızca yaşamak, var olmak ve kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Ve bu talep ne suçtur ne de tehdit; aksine, barışın ve birlikte yaşamın tek gerçek zeminidir.”