Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Eylül 2025 oturumunda, “Gurban Dava Grubu” olarak adlandırılan ve Önder Apo’ya ilişkin AİHM’in 2014’te verdiği, ancak Türk devletinin uygulamadığı Öcalan(2) Kararı ile farklı tarihlerde verdiği Hayati Kaytan, Civan Boltan ve Emin Gurban’a ilişkin “umut hakkı”na dair düzenlemeler için Türkiye meclisi bünyesinde kurulan komisyonu işaret etti.
Öte yandan TBMM’deki “Milli Birlik, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun, çalışmalarını tamamlamak üzere olduğu ve Önder Apo’nun 27 Şubat’taki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla başlayan süreçle ilgili yasal değişiklik aşamasına gelindiği belirtiliyor.
Kürt meselesiyle ilgili Türkiye’deki yasal değişiklikler, önceki pratikler dikkate alındığında soru işaretleri barındırıyor. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile uyumluluk açısından Türkiye mevzuatında yer alan Terörle Mücadele Kanunu, İnfaz Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve benzeri kanunlarla Anayasa’nın ilgili hükümleri sorun alanları oluşturuyor.
Demokrasi ve Hukuk Derneği (MAF-DAD) Eşbaşkanı Mahmut Şakar, Olası yasal değişikliklerin AİHS ile uyumlu olmasının taşıyacağı önemi ajansımıza değerlendirdi.
Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanabilmesi için uluslararası mekanizmaların devreye girmesi neden önemli?
Öncelikle şunu ifade edeyim: Sayın Öcalan’la ilgili hukuki meselelerin her zaman politik bir arka planı var. Zaten onun İmralı Adası’nda özel bir sistem içerisinde tutulmasının temel nedeni de budur. Yani Sayın Öcalan’a ilişkin, gerçekten idari ve hukuki açıdan çok daha farklı, Türkiye’nin genelinden farklı bir rejim, bir model uygulanıyor.
Bu açıdan bakıldığında, orada bir değişim yaratabilmek; Sayın Öcalan'ın temel haklarının güvence altına alınabilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kendisiyle ilgili verdiği kararların pratikleşebilmesi açısından uluslararası mekanizmaların devreye girmesi her zaman önemlidir.
Zaten İmralı modeli, Avrupa'nın onayıyla inşa edilmiş bir model olduğu için, Avrupa başından beri İmralı sürecinin bir parçası olarak durdu. Bu boyutuyla bir bağlantı var.
Türkiye’nin, tarafı olduğu AİHS’i ihlal eden ve özellikle ilk olarak Önder Apo, daha sonra ise Demirtaş ve Kavala ile ilgili AİHM kararlarını uygulamayan bir tutumu var. Bu tutum nasıl yorumlanmalı?
Sonuçta Türkiye'nin uzun süredir Avrupa ile sürdürdüğü gelgitli bir ilişkisi var. Avrupa Konseyi'nin ilk üyelerinden biridir. Yani hem Avrupa mekanizması içerisinde yer alan, ama aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve diğer mekanizmaların ya da sözleşmelerdeki düzenlemelerin uygulanmasından uzak duran bir tutumu da var.
Yani, bir şekilde Avrupa'nın parçası olmak isteyen, Avrupa ile tarihsel anlamda bağı olan, ama Avrupa Birliği'nin, Avrupa hukukunun, Avrupa'daki insan hakları geleneğinin dışında durmak isteyen bir Türkiye gerçekliği de var.
Peki olası değişiklikte Avrupa’nın rolü ne olabilir?
Türkiye'de bir değişim yaratabilmek açısından Avrupa’nın rolünün önemli olduğunu düşünüyorum. Hem Türkiye’deki değişimi teşvik etmede hem demokratik hukuki bir rejime evriltmede hem de özellikle Sayın Öcalan’la ilgili değişim yaratmada Avrupa kurumlarının rolü önemli. Bugüne kadar bizim temel bir eleştirimiz de bu rollerini uygulamamalarından kaynaklıydı.
CPT’ye, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne dönük eleştirilerimiz var. Bunlar zaten bilinen gerçekler. Fakat bizim de bir hukukçu olarak, bu işin mutfağında yer almış biri olarak, tüm bu uluslararası olanakları -Avrupa Konseyi ve Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa’daki temel kurum olduğu için- Avrupa Konseyi’nin tüm olanaklarını kullanmaya çalışıyoruz.
Onun olanaklarını, Sayın Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılmasında, Sayın Öcalan’a dönük “umut hakkı”nın kullanılmasında veya onun özgürleşmesinde, Avrupa Konseyi organlarının olanaklarının derinliğine kullanılmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
Bugüne kadar, hukuksal mücadeleyle birlikte diplomatik mücadele de yürütüldü. Sayın Öcalan’ın içinde yaşadığı koşullar, kendisine yönelik yapılan hukuk dışı uygulamalar, mahkeme kararlarının yerine getirilmemesi gibi pek çok konuda, Avrupa Konseyi’nin diğer mekanizmaları haberdar edildi. Bu mekanizmalarla düzenli aralıklarla temas kurmaya çalışıyoruz.
Bu açıdan, Avrupa Konseyi’nin mekanizmalarının bu meselede kullanılmasını ben önemli buluyorum. Hele böylesi bir süreçte -Türkiye’nin Kürt meselesini ağır da olsa işlettiği, demokratik çözümün öngörüldüğü bu son süreçte- bunun daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde de bu tür ılımlı süreçlerde Avrupa Birliği’nin girişimlerini de görüyoruz. Çatışmalı süreçlerde Türkiye’nin Avrupa mekanizmalarıyla ilişkisi zayıflıyor ama sürecin demokratikleşme ve barışçıl yollarla çözümünün öngörüldüğü, en azından bunun denendiği, kısmen çatışmaların durduğu dönemlerde ise Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri daha olumlu noktada seyrediyor. En azından ilişkiler biraz daha güçleniyor; Türkiye Avrupa’ya daha yaklaşıyor.
Tüm bu arka plan ışığında, bizim de bugüne kadar yaptığımız çalışmaları biraz daha genişletmemiz gerekli.
Örneğin, 1990’da kurulan ve Avrupa Konseyi’nin bir danışma organı olan Venedik Komisyonu uzmanları, Türkiye’nin Venedik Komisyonu’ndan resmi görüş talep etmesi halinde reform sürecinin Avrupa Konseyi standartlarıyla daha uyumlu ve güvenilir bir zemine taşınabileceğini belirtiyor. Bir hukukçu olarak siz ne dersiniz?
Venedik Komisyonu’nun, Türkiye’nin hukuk zemininin oturtulmasında ve hukukun aydınlatılmasında bir tür danışmanlık organı olarak, Avrupa Konseyi’nin bir organı olarak, Türkiye’nin mevcut sürecinde -özellikle Sayın Öcalan’ın durumunda- devreye girmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Burada temel meselelerden biri şu: Birincisi, Sayın Öcalan ile ilgili AİHM’in bir kararı var ve bu karar, ‘umut hakkı’na dönük. Verilen cezanın hukuka aykırı olduğuna ve AİHS’in işkence yasağını ihlal ettiğine dair bir karar. Bu süreç zaten bu karar üzerine işliyor. Bakanlar Komitesi kararında da gördüğümüz gibi, bunun yapısal bir nedeni de var. Yapısal neden, Türkiye’deki yasaların kendisinden kaynaklanıyor; İnfaz Kanunu’ndan diğer yasalara kadar mevzuattaki problemler.
Dolayısıyla, bu yasal düzenlemelerin niteliğine dönük Venedik Komisyonu’nun vereceği bir raporun önemli olduğunu düşünüyorum. Yani, bu yasal arka planın sözleşmeye aykırılığına ilişkin elbette mahkeme bir karar verdi; bu cezanın sözleşmeye aykırı olduğunu söylüyor. Ama bu cezanın dayanağı olan yasaların da AİHS mantığı üzerinde uzman bir kurum tarafından incelenmesinin ve bunun da raporlaşmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
Eğer bu süreçte umut hakkı ile ilgili bir gelişme yaşanacaksa -yani Bakanlar Komitesi’nin son kararında gönderme yaptığı Meclis Komisyonu’nun içinde bulunduğu bir süreçten dolayı bir gelişme yaşanacaksa- yasal anlamda değişikliklerin yapılması lazım.
Yasal değişikliklerin niteliğinin izlenmesi, test edilmesi ve bunun sözleşmeye uygunluğu da önemli. Yani, yasal değişiklik niyeti olsa bile, bu değişikliğin ne olacağı, niteliğinin, karakterinin ne olacağı önemli.
Bu sürecin bir tarafı olmak, bu süreci izlemek hem biz hukukçular açısından hem de uluslararası düzeyde, özellikle Avrupa hukuku bakımından önemlidir. Venedik Komisyonu gibi uzman bir komisyonun olası bir yasal değişikliği izleyebilecek bir hareketlilik içerisinde olması da bu açıdan değerlidir. Hem mevcut durumun tespiti hem de olası bir değişikliğin sözleşmenin mantığına ve ruhuna uygunluğunun belirlenmesi bakımından sürecin izlenmesi gereklidir. Her iki noktadan da harekete geçirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu iki nokta açısından, özellikle çözüm süreci, Türkiye-AB ilişkilerinin olası gelişmeleri açısından ve Avrupa Konseyi olanaklarının daha derinlikli kullanılması açısından Venedik Komisyonu’nun harekete geçirilmesini olumlu buluyorum.
Bir yöntem olarak, sadece AİHM’e başvuru yapmanın veya Bakanlar Komitesi’nin denetimini takip etmenin dışında hem parlamenterlerle hem Avrupa Konseyi’ni oluşturan komitelerle hem de daimi temsilciliklerle bu süreç içerisinde pek çok görüşme yaptık ve yapıyoruz.
Olabildiğince, Sayın Öcalan ile ilgili durumu, yapılması gerekenleri, onun özgürlüğünün sağlanmasının barış ve demokratik toplum sürecini nasıl etkileyeceğini, elimizden geldiğince geniş bir kesime duyurmaya çalışıyoruz. Yaptığımız çalışmanın bir parçası da bu durumu olabildiğince daha geniş kesimlere yaymak ve onların da kendi alanlarıyla ilgili harekete geçmesini sağlamaktı.
Bunun bir parçası olarak, eğer Venedik Komisyonu politik mekanizlar üzerinden harekete geçirilirse, bu yaklaşımın ve stratejinin bir parçası olarak, Sayın Öcalan’ın içinde bulunduğu durumun tespitine ve olası gelişmelere bir taraf olarak devreye girmesinin sağlanmasının katkı sunacağını düşünüyorum.