Kürt sorunu konuşulmadan, varlığı kabul edilmeden, “Herkes silah bıraksın, teslim olsun” gibi bir yaklaşım geliştirildiğini ve bu yıldır tek bir somut adım atılmadığını hatırlatan araştırmacı yazar Aziz Tunç, aynı zihniyetin Alevilerin karşısına dikildiğini söyledi. Tunç, Kürt halkı ve Önder Apo’nun çabasına dikkat çekerek, “Bu çabalar değerlidir. Bu çabaların desteklenmesi ve güçlendirilmesi son derece önemlidir. Kimse, bu gelişmelerden arzu edilen sonuçlar çıkmamış olmasını bir moral bozukluğuna dönüştürmemelidir. Öyle ya da böyle, barışın ve demokratik toplumun gerçekleşmesini sağlamak bizim boynumuzun borcudur” dedi.
Araştırmacı yazar Aziz Tunç, ANF’nin sorularını yanıtladı.
Meclis’te kurulan Komisyon, bugüne kadar çözüm sürecine dair somut ve güven verici bir adımı atmadı, sizce neler yapılabilirdi?
Komisyon ve sürecin devlet tarafındaki yürütücüleri, gerçekten demokratik bir barış talebine ya da demokratik toplum paradigmasına uygun bir zihniyete sahip değiller.
Bu bir yıl içinde hasta tutsaklarla ilgili rahatlıkla bir düzenleme yapılabilirdi. Cezaevlerindeki uygulamalar son derece kanunsuz; sonradan oluşturulmuş bir mekanizma üzerinden cezaları bitmiş olmasına rağmen insanlar serbest bırakılmıyor. Hasta ve süresi dolmuş tüm tutsakların dışarıda olması gerekirdi. En azından bu yapılabilirdi ama yapılmadı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘umut hakkı’yla ilgili adımlar atılabilirdi. Bu da yapılmadı.
Kayyum uygulamaları zaten antidemokratik ve herkes bunun farkında. Bu konuda da bir düzenleme yapılabilirdi ama yapılmadı.
Dolayasıyla yapısal değişiklik gerektirmeyen birçok düzenlemenin bile hayata geçirilmemesi, barış ve demokrasi konusunda beklenen adımları atmaya yönelik bir tutum içinde olmadığını gösteriyor.
Komisyon’dan önceki süreçte de devlet, yapabileceği ve yapması gereken düzenlemeleri yapmamakta ısrar etti. Süreç başladığında karşılıklı bir ortak dilin üretilmesi gerekirdi.
Bu dil kurulabildi mi?
Hayır. Daha ilk günden ‘Terörsüz Türkiye’ diyerek süreci tanımladılar. Bir ara bu söylemden uzaklaşılmış gibi göründü, birkaç ay sessizlik oldu ama sonrasında ısrarla ve vurgulayarak ‘Terörsüz Türkiye’ demeye devam ettiler.
Böyle tanımlamaları ne anlama geliyor?
Şu anlama gelir: Önceki süreç, yani yaşananlar terördür. Peki terör dedikleri nedir? Kürt halkının özgürlük ve demokrasi talebidir. Sayın Öcalan’ın fedakarlığı burada da görülüyor. Bu meseleye, süreci sıkıntıya sokacak unsurlara dönüşmesin diye, sorun yaratmayan bir yerden yaklaşıldı. Bu nedenle üzerinde durulmadı ama devlet ısrarla ‘Terörsüz Türkiye’ demeye devam ediyor. Bu söylem, Kürt halkının özgürlük içinde ortaya koyduğu direnişi, terör olarak tanımlamak anlamına gelir. Bu da çözüm sürecini doğrudan sakatlıyor. Çözüme dair yaklaşımı ve yapılması gerekenleri olumsuz etkileyen bir gelişme.
Peki neden böyle, devletin yapısından kaynaklanıyor?
Çünkü demokratik bir barış, devletin yapısal özelliklerine uygun değil. Devlet, bu özelliklerini değiştirme ve gerçekten demokratik bir barış gerçekleştirme yönünde ne niyet ifade ediyor ne de irade beyanında bulunuyor. Antidemokratik koşulların sürdüğü bir ortamda, kendi varlığını tehdit etmeyecek bir barış ve kendi tanımına uygun bir demokratik süreç geliştirmek istiyor.
Komisyon’un Önder Apo ile görüşmesi neden önemli ve niye görüşülmüyor?
Sayın Öcalan, Komisyon’un kurulmasını öneren kişidir. Komisyon’un oluşması için toplumsal baskı yapan da Kürt halkının kurumsal yapılarıdır. Komisyon kurulmuşsa ve Kürt sorununu ele alıyorsa Sayın Öcalan ile görüşmeden ilerleme sağlanamaz. Bu meselede mutlak surette görüşülmesi gereken bir öznedir. Sayın Öcalan ile görüşülmemesi sürece zarar verir. Bu gereklilik, kamuoyu yoklamaları adı altında yapılan manipülasyonlarla bastırılmaya çalışılıyor. “Toplumun şu kadarı bu görüşmeyi istemiyor” gibi söylemlerle süreç yönlendiriliyor. Oysa barışın ve demokrasinin halklara refah getireceği, birlikte yaşamın koşullarını sağlayacağı, savaşa gitmeyen kaynakların halkın yaşamına döneceği anlatılsaydı toplum da Sayın Öcalan ile görüşülmesini desteklerdi. Bunun yerine ters bir algı yaratılıyor. Son derece samimi ve amacını aşmayan açıklamalar bile çarpıtılıyor. Örneğin Pervin Buldan’ın sözleri, bağlamından koparılarak farklı amaçlarla kullanılıyor. Bu tablo, mevcut siyasal yapının barış ve demokratik toplum sürecini provoke ettiğini ve ilerlemesini engellediğini gösteriyor. Devlet, bu süreci ya tamamen durdurmak ya da Kürtlerin kazanımlarını sınırlamak için özel bir çaba içinde.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin son Grup Toplantısı’nda da Aleviler ve Alevilik ile ilgili konuştu. Henüz Kürt sorununun çözümünde somut adımlar atılmamışken Alevilere dair bir açılımı bekliyor musunuz?
Hayır, kesinlikle. Bahçeli'nin konuşmasını dikkatle dinledim. Aleviliğe dair kendi tanımını dayattı. Öncelikle bu yanlış. Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle kabul edilmek zorundalar. Alevilere tanım dayatmak başlı başına bir asimilasyon, bir saldırı ve inkâr yöntemidir. Aleviler bunu kabul etmez. Alevilerin tamamını Türk kabul etti. Bu zaten mümkün değil. Kürt Aleviler var, Arap Aleviler var, Balkan halklarında ve Romanlar arasında da Aleviler var. Bahçeli'nin bu tanımı ile MHP’nin yıllar önceki yaklaşımı arasında hiçbir fark yok. Dolayısıyla bir şey değişmiş değil.
Nedir bu değişmeyen, biraz açabilir misiniz?
Bahçeli, çok önemli bir ipucu daha verdi. Maraş ve Çorum’daki soykırım saldırılarını dış güçlerin planladığı saldırılar olarak tanımladı. Oysa bu olaylar yaşandı, katledilen insanlar ortada. Dış güç neresinde? Varsa bu dış güçler kendi siyasi ilişkileriyle bağlantılıdır. Maraş ve Çorum’u gerçekleştiren paramiliter katillerden, halk kırıcılardan, Abdullah Çatlı gibi isimlerden söz edilebilir. Dış güç buysa bunlarla yüzleşmek gerekir. Alevilerin acılarını paylaşmak yerine aynı söylemleri tekrar eden, hatta Alevileri provoke eden bir yaklaşımla meseleye yaklaşıyorlar. Bu, önceki yaklaşımlarından hiç farklı değil. “Cemevi de bizim” diyorlar. Bu şu anlama geliyor: Kürtlerin Kürtlüğüne el koydukları gibi Alevilerin Aleviliğine ve cemevlerine de el koyuyorlar. “O da bizim, bu da bizim. Hepsini biz istediğimiz gibi yapacağız. Demokrasi lazımsa onu da biz size veririz, yoksa vazgeçin bu işlerden” demeye getiriyorlar. Bununla ne açılım olur ne de buradan demokrasi çıkar. Kürt sorununda demokratik bir çözüm gelişmediği koşullarda, Alevilerin beklentilerine uygun bir gelişmenin MHP’den ya da bu devletten gelmesini beklemek gerçekçi değil. En azından bu koşullarda değil.
Bu çerçevede ne yapılmalı?
Gerçekten demokratik bir yaklaşımla olsaydı kimsenin itiraz etmesi gerekmezdi. Mevcut duruma rağmen özellikle Kürt halkı elinden geleni yapıyor. Aleviler de aynı noktadalar. Kürt sorunu, “Kürt” sözcüğü kullanılmadan çözülmeye çalışılıyor. Kürtlerle ilgili tek kelime edilmiyor. 1800’lü yıllarda meşrutiyet ilan edildiğinde, bu gayrimüslim halklara eşitlik vermek içindi. Meşrutiyetin ilanından sonra 1,5 milyon Ermeni katledildi. Bugün de benzer bir şey yaşanıyor. “Kürtlere ve Alevilere demokrasi getireceğiz, sorunları çözeceğiz” deniyor ama yaklaşımın başında çözüm niyeti olmadığını anlamak zor değil.
Karşılarında haklı talepleri olan bir toplumsal yapının varlığı kabul edilmiyor. Aleviler özne olarak kabul edilmiyor. Kürtler özne olarak kabul edilmiyor. Aleviler özne olarak kabul edilse “Aleviler vardır ve Alevilik haktır” denilirdi. Sonra geri çekilip onların taleplerine ve tanımlarına uygun bir yaklaşımla hareket edilirdi. Bahçeli, “Onların talebi bizim talebimizdir” diyor. Oysa Alevilerin talebi yıllardır Maraş, Madımak ve Çorum’un hesabının sorulmasıdır. Maraş ve Çorum katliamlarının hesabı verilmeden Alevi açılımı yapılamaz. Siz bunları yapanlar ortadayken, bunları gizleyip “dış güçler” derseniz; Maraş Katliamı’nın bir numaralı sanığının tabutunu Meclis’e getirip tören düzenlerseniz, Aleviler buna inanmaz.
Kürtler de aynı şekilde. Kürt sorunu konuşulmadan, varlığı kabul edilmeden Kürtlerin problemlerinin çözümünden söz ediliyor. Böyle bir şey olmaz. Bugün yaşananlar Kürt sorununun varlığından kaynaklanıyor. O zaman siz “Kürt sorunu vardır” diyeceksiniz ve bu varlığı kabul eden bir program geliştireceksiniz. Böyle yapılmıyor. “Herkes silah bıraksın, teslim olsun” gibi bir yaklaşım geliştiriliyor.
Bugün gelinen noktaya Kürt halkı ve Sayın Öcalan’ın çabasıyla gelinmiştir. Bu çabalar değerlidir. Bu çabaların desteklenmesi ve güçlendirilmesi son derece önemlidir. Kimse, bu gelişmelerden arzu edilen sonuçlar çıkmamış olmasını bir moral bozukluğuna dönüştürmemelidir. Öyle ya da böyle, barışın ve demokratik toplumun gerçekleşmesini sağlamak bizim boynumuzun borcudur. Bugün böyle, yarın başka bir biçimde ama bunu gerçekleştirmek ezilenlerin, yoksulların, emekçilerin sorumluluğudur.