Bhabha: Önce karşılıklı güveni inşa etmek gerek!

Güney Afrika'da Apartheid rejimine karşı özgürlüğe giden yolu anlatan Avukat Mohamed Bhabha, “Önce karşılıklı güveni inşa etmek gerek. Geçmişimizi silemeyiz ama onunla yüzleşmenin yolları var. Bu uzun ve zorlu bir yol ama tutunmak zorundayız” dedi.

MOHAMED BHABHA

İstanbul’da gerçekleşen Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na konuşmacı olarak katılanlardan biri de Güney Afrikalı avukat, eski senatör ve Parlamento Anayasa Komisyonu Başkanı Avukat Mohamed Bhabha’ydı. Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümüne ilişkin formül vermekten ziyade, Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid rejimine karşı verdikleri mücadele deneyiminden yola çıkarak özgürlüğe giden yolu ANF’ye anlatan Bhabha, “Her şeyden önce karşılıklı güven ve diyaloğu inşa etmek gerek” vurgusunda bulundu.

‘BÜYÜK DEDEM GANDHİ İLE BİRLİKTE TUTUKLANMIŞ, AYNI HÜCREDE KALMIŞLAR’

Güney Afrika’da ırkçı Apartheid rejiminde dünyaya gözlerini açan Bhabha, Hint olduğunu ve aile olarak dört nesildir Güney Afrika’da yaşadıklarını belirtti. Büyük babasının Hindistan’dan Güney Afrika’ya Gandhi döneminde geldiğini anlatan Bhabha, “Büyük dedem, Mahatma Gandhi ile birlikte tutuklanmış ve aynı hücrede kalmışlar. Büyük dedem daha sonra Güney Afrika’ya göç etmiş. O zaman babam henüz 13 yaşındaymış. Büyük dedemin kuşağı çocuklarının eğitimine çok büyük önem veren bir kuşaktı ve babamın da iyi bir eğitim almasını sağladılar. Kendileri iyi bir eğitime ulaşamadıkları için bizlerin iyi bir eğitim almamıza çok önem verdiler. Güney Afrika’da önemli bir sınav var; bizim ailede beş kişiyiz bu sınavı geçen.

‘ÜNİVERSİTE POLİTİKANIN YEŞERDİĞİ FİDANLIĞA DÖNÜŞTÜ!’

Apartheid rejiminde siyahi ve renkli insanların okullara gitmesi yasaktı. O yüzden o kuşak kendi okullarını kurdu. Güney Afrika’da siyahi ve renkli insanların gidebileceği sadece 12 Tıp Merkezi vardı. Hepimizi bir üniversiteye koydukları için politikanın yeşerdiği fidanlığa dönüştü o üniversite. Ben hukuk okurken politikleştim ve ANC’yi (Afrika Ulusal Konseyi) örgütlemeye başladım. Bizim dönemimizde mezun olan pek çok öğrenci ülkeden ayrıldı, kaçtı gitti. Çünkü bir darbe sisteminde yaşıyorduk ve bütün öğrenci liderlerini tutukluyorlardı o zaman. Ülkeden ayrılan öğrencileri İrlanda, Mısır, Hindistan, Hollanda gibi ülkeler alıyordu” dedi.

‘ÇOK İYİ BİR ÖRGÜTLÜLÜKLE HER ŞEYİ PLANLIYORDUK’

Bir hukukçu olarak kendisinin de tutuklandığını belirten Bhabha, ama daha çok tutuklanan insanları temsil etmekle görevli olduğunu dile getirdi. Mücadele döneminde çok iyi örgütlendiklerini vurgulayan Bhabha, “Öyle örgütlendik ki avukatlarımız vardı, doktorlarımız vardı. Yoldaşlarımız vurulursa onları tedavi ettirebilecek bir sistemimiz vardı. Bizler de bu sistemin avukatlarıydık. İnsanlar tutuklanırsa destek yapılarımız vardı. O dönem çok iyi bir örgütlülük ile her şeyi planlıyorduk. Bir kısmımız yurt dışına çıkıp okuyup uluslararası çalışmalar yaparken, bir kısmımız da ülkede kendi sağlık ve hukuk sistemini kuracak. Bazılarımız lider olacak, bazılarımız ise savaşacak. Bunu çok örgütlü bir biçimde yapıyorduk. Çünkü herkesi silahlı mücadeleye katamayız” diye konuştu.

‘OKULLAR, HASTANELER, SAHİLLER HER ŞEY BİZE YASAKTI’

Kürt meselesinden farklı olarak Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin siyahi ve renkli insanlara yönelik tam bir ambargo uyguladığına işaret eden Bhabha, şunları anlattı: “Türkiye’de Kürtlerin okul, hastane gibi pek çok kaynağa erişimi var ama bizim yoktu. Okullar, hastaneler bize yasaktı. Mesela sahile gidemiyordum, yasaktı. Sahilin çok küçük bir kısmı hepimize ayrılmıştı ve orada girecek yer olmazdı. Beyaz kadınlarla duygusal ilişki kurmamız da yasaktı. Yakaladıklarında hapse atıyorlardı. Çünkü siyahlar beyaz kadınlarla duygusal bir ilişki kurduğunda, ‘cinsel saldırı’ ile suçlanıyordu. Bu nedenle idam edilenler oldu. Bunun gibi birçok uygulama vardı. Mesela ben 15 yaşındayken Grup Bölgeler diye bir yasa çıkardılar. Esnaf olan babamın da dükkanını o yasayı gerekçe göstererek yıktılar.

‘BEYAZLARLA AYNI OTOBÜSLERE, AYNI TRENLERE BİNEMİYORDUK!’

Beyazlarla aynı otobüslere, aynı trenlere binemiyorduk. Apartheid rejimi böyle bir şeydi. Hatta benim tenim siyah olmadığı için daha da büyük sıkıntılar yaşayabiliyordum. Küçük bir çocukken otobüs beklerken, siyahları taşıyan otobüsün şoförü benim beyaz mı siyah mı olduğuma bakıyordu ve karar veremediği için beni almadan gidiyordu. Beyazları taşıyan otobüsü kullanan şoför de aynı şekilde karar veremiyordu. Ben de duraklarda saatlerce bekliyordum. Sonra kafayı çalıştırdım ve siyah bir kadın otobüse bindiğinde beni de yanına almasını istiyordum her seferinde. Böyle komik şeyler de yaşıyorduk, her şey dram değildi. Kendi müziğimiz, kendi sanatımız, kendi cazımız vardı. Çok iyiydi.”

‘BAŞARIYA GİDEN ÜÇ YOL!’

Irkçı Apartheid rejimine karşı başarılı olmalarının üç yolu olduğunu belirten Bhabha, yol haritasını şöyle anlattı: “Birincisi diplomatik seviye. O dönem ABD’nin Başkanı Ronald Reagan’dı, İngiltere’de Margaret Thatcher vardı. Ama Amerika’da bile siyah kongre üyelerine ulaşabiliyorduk, İngiltere’de İşçi Partisi’ne ulaşabiliyorduk. Uluslararası toplumu harekete geçirmeye böyle başladık. İyi bir ahlaki değer sistemine erişmeden toplumu harekete geçirmek mümkün değil. O yüzden ilk önce diplomatik ilişkilere odaklandık. Bunun için iyi bir mesaj gerekiyordu. Bütün dünyaya ‘Afrika, Afrikalıların olsun’ diyemezdik. Bizim mesajımız; Apartheid’ın insanlığa karşı bir suç olduğuydu. Reagan karşı çıkabilir, Thatcher karşı çıkabilir ama sokaklarda mesajımızı iletebildik.

Özellikle medyanın gücü bu süreçlerde çok önemliydi. Uluslararası medyanın büyük bir rolü oldu bu konuda. Çünkü bizim bir basın kuruluşumuz yoktu, radyo istasyonlarını bile geceleri gizlice ayarlayıp dinliyorduk.

İkincisi, emek bize muhtaçtı, madenler bize muhtaçtı. İşçi sınıfı yüzde 95 siyahlardan oluşuyordu. Her gün yeni bir grevle ülkeyi yönetilemez hale getirdik.

Üçüncüsü, ordu. Büyük bir silahlı güç değildik. Bizim askerleri Muammer Kaddafi eğitti, Yaser Arafat bize yardımcı oldu, İRA bize destek oldu. Ama modeli el üstünde tutmamız gerekiyordu. O yüzden de asla sivillere saldırmadık. Hep stratejik hedeflere saldırdık. Tabii ki hatalar yaptık ama sivillere ve sivil alanlara saldırmamak bizim ortak paydamızdı. Bunu yaparak uluslararası desteği kazandık. Bizim ahlaki bir davamız olduğu bütün dünyaya malum oldu; çünkü ahlaken haklı dahi olsak, bunu ahlak dışı yöntemlerle gösteremezdik.”

‘KİLİSE BÜYÜK ROL OYNADI!’

Güney Afrika’daki beyazları yanlarına çekmek konusunda kilisenin büyük bir rol oynadığını belirten Bhabha, ülkede insanların yüzde 90’ının Hristiyan olduğunu ifade etti. İnanç grupları üzerine böyle bir baskı oluşturmayı başardıklarını kaydeden Bhabha, pek çok kilisenin bu ahlaki meseleyi ele almaya başladığını dile getirdi. Sivil toplumun olaya dahil olmasının böyle başladığını anlatan Bhabha, “Uluslararası dini gruplara, kiliselere Apartheid’in insanlığa karşı bir suç olduğunu söyledik. Bu ruh haliyle, bu atmosferle beyazlar bize katıldı. Hatta bazı beyazların da aramızda uyuyan elemanlar olmasını sağladık. Bunlar sessizce hareket edip görevler üstleniyordu. O açıdan herkese silah vermedik. Çünkü bir savaş farklı farklı birçok cephede yürütülür. Savaşta askerlerin de rolü var, hukukçuların da, herkesin farklı bir rolü var. Bize katılan ve aralarında arkadaşlarım da olan beyaz insanlar vardı. Mesela birisi polisti ve aslında başta bizim içimize ajan olarak gelmişti” diye dikkat çekti.

‘HER ŞEY GERÇEKTEN BİR ÇAY VE KAHVEYLE BAŞLIYOR…’

Süreçte en önemli noktanın önce diyalog olduğunu vurgulayan Bhabha, bu anlamda her şeyin gerçekten bir çay, bir kahve içmekle başladığını ifade etti. Gerçek bir çözüme gitmek için önce karşılıklı güven inşa etmek gerektiğinin altını çizen Bhabha, şunları kaydetti: “Rakibinin de senin de sürece kararlı bir biçimde adanması gerekiyor. Düşmanının seninle paydaş olmasına müsaade ediyorsun en başta ve bu ortaklıktan bir sonuç çıkarıyorsun. Bu kolay değil. O yüzden önce karşılıklı güven inşasıyla başlıyor süreç. Güven inşası sürecinin en önemli kısımlarından biri de karşı tarafın samimi olup olmadığını fark ettiğiniz aşamadır. Karşı tarafı masaya çektikten sonra onlar da sana güvenmeyi öğreniyor.

Nelson Mandela serbest bırakıldığında beyaz toplum onun hâlâ ‘terörist’ olduğunu düşünüyordu. Bugün ise onu kahraman olarak görüyorlar. Dediğim gibi, güvenin inşasıyla ilgili bir mesele bu. Kendi samimiyetini ne kadar ortaya koyabilirsen, karşındakinin samimiyetini de o kadar ortaya çıkarabilirsin. En önemlisi de kendi ahlaki sistemini ayakta tutmaktır. Bir kere bunu başardıktan sonra, ‘şimdi gidin kendi bileşenlerinizle konuşun’ dedik hükümete ve bu şekilde samimiyetlerini test ettik. Daha sonra değişiklik isteyip istemedikleri konusunda referanduma gittik. Herkes olmasa da ciddi bir çoğunluk buna destek verdi. Ahlaki üstünlüğü elimizde tuttuk ve bunu başardık.

‘NELSON MANDELA’NIN TAHLİYESİYLE GERİ DÖNÜLEMEZ NOKTAYA ULAŞTIK’

Dünya çapında boykotlar örgütledik. Mesela Güney Afrikalı beyazlar Rugby’yi çok seviyorlar. Bizim boykotlarımızdan dolayı başka hiçbir ülkeyle maç oynayamıyorlardı. Biz de karşı tarafa, ‘Bakın bu müzakere sürecinde uluslararası Rugby müsabakalarına katılır hale geleceksiniz’ dedik. Mesela Türkiye’de bir Kürt, futbol takımlarında futbol oynayabilir ama Güney Afrika’da siyah bir adamı futbol sahasında görmek yasaktı. O yüzden bizim zaten Rugby, Kriket oynamamıza izin vermiyorlardı. Ama onlar için bu husus çok önemliydi, biz de bu kozu kullandık.

İş dünyasına yaptırımların kaldırılması üzerine de konuştuk; ‘Bu yaptırımlar kaldırılırsa ne kadar çok para kazanabileceğinizi düşünebiliyor musunuz?’ dedik. Sopanın ucunda havuç yöntemi bu aslında. Ama silahlı mücadeleyi hemen bırakmadık. Nelson Mandela tahliye edilince de silahlı mücadeleyi bırakmadık. Sonuçta Apartheid çökmemişti. Ancak biliyorduk ki bir kere tahliye gerçekleştiğinde süreç geri alınamaz. Çünkü Nelson Mandela’nın tahliye edilmesi diyalogun da başlangıcı oldu ve o tahliye sonrası artık süreç ilerleyecekti. O yüzden Mandela’nın tahliyesi bizim için diyalogun başlaması için ilk adımdı. Karşı tarafın ne kadar ciddi olduğunu test eden husus bu oldu bizim için. Mandela’nın tahliyesiyle geri dönülemez bir noktaya ulaştık. Bu tabii ki bir gecede olmadı.

‘MANDELA’NIN TAHLİYESİ ÖNCESİ İKİ SENE ARKA KAPI KONUŞMALARI SÜRDÜ’

Mandela tahliye olmadan önce biz ciddi tartışmaları başlatmıştık. Bunlar daha çok arka plan tartışmalarıydı. Kamuoyunun önünde konuşmadan önce arka kapı konuşmaları olmak zorunda. Çünkü bütün temeli oluşturan bu arka kapı konuşmaları. Mandela 1991 yılında tahliye oldu ama görünmeyen arka kapı konuşmaları 1986-1987’de başlamıştı. Biz doğrudan düşmanımızın muhaberatına, istihbarat birimlerine ulaştık. Konuşmaya başladık ve bir iç savaşa doğru gittiğimizi söyledik. Onlar da bu konuda bizimle aynı fikirdeydi. Politik önderlerini ikna etmeyi, onların istihbarat birimleri sağladı. Hükümet kanadında da sadece 3-4 kişi ne olduğunu biliyordu. Sonra Mandela’nın tahliye olabileceği iklimi oluşturmaya başladık. Bu zorlu bir süreçti. Çünkü biz masada süreci konuşmaya başlayınca bombalar patlamaya başladı. İktidarı kaybedeceğini fark eden aşırı sağcı gruplar harekete geçti. Sürece ilişkin konuşmalarımız sürdü.

Süreç diyorum, çünkü önce içerikten değil süreçten konuştuk. Bunu nasıl yapacağımız üzerine tartıştık. Rakibin tartışmaları kendi toplumsal bileşenlerine taşıyabilmesi için ona yardımcı da olduk. Çünkü rakibimizin toplumsal tabanında bir karşı çıkış olursa, rakibimizi de süreç için sıkıntıya sokar. Bu açıdan ortak değerlerin inşa edilmesi çok önemli. Mandela’nın tahliyesi ise bir dönüm noktası oldu. Çünkü önce karşılıklı güven ve diyalog gerek. Ancak karşılıklı güven sağlandıktan sonra silahları bıraktık. Anayasa tartışmaları içinde Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nu konuştuk. Sonuçta bir ulus sonsuza kadar çatışma halinde yaşayamaz. Böylesi süreçlerde iki tarafın da liderlerinin çocuklarımızın, torunlarımızın barış içinde yaşayacağı bir ortamı kurmaya odaklanması zorunlu. Cesaret isteyen, güçlü liderlik isteyen, birbirimiz hakkında bu vakte kadar söylediğimiz pek çok şeyi geri almamızı gerektiren bir süreç bu. Yapmak zorundayız. Evet, geçmişimizi silemeyiz ama geçmişimizle yüzleşmenin yolları var. Ama yatırımı geleceğe yapmak zorundayız. Geçmişin bizi geride tutmasına müsaade edemeyiz. Mesele kişilikler değil burada, mesele bir gelecek vizyonu. Bu çok uzun ve zor bir yol ve daha başındayız. Ama tutunmak zorundayız.”

‘PİŞMANLIĞIM; EKONOMİ KONUSUNDA ÇOK DAHA FAZLASINI YAPABİLİRDİK’

Güney Afrika’da gerçekleşmeyen en büyük hayallerinin ise ekonomik modelde olduğunu belirten Bhabha, “Müzakerelerde ekonomik gücün transferi için daha fazlasını yapabilirdik. Bu konu beni hâlâ çok üzüyor. Ekonomik mesele konusunda çok büyük bir pişmanlık duyuyorum, çok daha fazlasını yapabilirdik. İş dünyasını, iş ağalarını çok hafife aldık. Bu anlamda istediğin kadar yasayı meclisten çıkar ama iş dünyası kendi yazılmamış yasalarıyla çalışıyor. Bu bir ağ ve senin bundan faydalanmana izin vermiyorlar kolay kolay. Bağımsızlığımızın üzerinden 30 yıl geçti ama yine de endüstrinin sahiplerinin yüzde 69’u beyaz erkekler. Türlü çeşitli ekonomik yasalar geçirdik ama direnmeye devam ettiler. Ama bu konuda da umudumuzu kaybetmedik. Eğitim sisteminin kapıları bir kere bize açıldı ve her yeni siyahi mezun, yeni bir umut demektir. İş dünyasını demokratik bir yapıya kavuşturacak adımları da bir sonraki nesil atacak” dedi.