Kürt Özgürlük Hareketi, bir direniş hareketi olmanın yanında, aynı zamanda isimleri çok bilinmeyen ya da hiç duyulmayan bir isimsizler hareketidir de. Binlerce Kürt genci, Kürt halkının kurtuluşu ve özgürlüğü için Kürt Özgürlük Hareketi saflarında yaşamını yitirdi. Her birinin hikayesi, ayrı bir roman veya ayrı bir film olabilecek nitelikte. Bu şehitler, arkalarında bir halkın kurtuluşu için mücadele geleneği bıraktı.
Bu şehitlerden biri de Tahsin Cirik. Tahsin’in hikayesi, aslında Kürt halkının baskılara karşı direnişinin boyutunu da gösteren bir yerde duruyor. 20 yaşlarında ARGK saflarında direnişe katılan Tahsin, Kürt Özgürlük Hareketi ile çocuk yaşta tanıştı.
ÇOCUK YAŞTA EVLENDİ, İSTANBUL’DA KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ İLE TANIŞTI
Merdin’de doğan Tahsin’in yaşamı, İstanbul’a gelmesiyle değişir. Köyde, devletin yaşattığı baskılardan kaçan Cirik ailesi, İstanbul’a göç etmek zorunda kalır. Tahsin, İstanbul’a geldiğinde seyyar satıcılık yaparak geçinmeye çalışırken Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışır.
Köylerinden göçen Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Tarlabaşı’nda yaşamaya başlayan aile, burada bir yandan geçinmeye çalışırken, bir yandan da Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışıp mücadelenin içinde yer alır.
Tahsin’i ‘heyecanlı, tez canlı’ olarak tanımlayan abisi Yusuf Cirik, Tahsin’in mücadele ile tanıştıktan bir süre sonra, burada yurtseverlerden oluşan bir grupla tiyatro yaptığını belirtti. Bir grup yurtsever gencin, Kürtleri evlerde toplayarak yaşadıkları baskıları ve gerillanın direnişini anlatan bir oyun oynadıklarını söyleyen Yusuf Cirik, bu sürecin 5-6 ay sürdüğünü ve bu süre zarfında İstanbul’daki birçok evde bu oyunun oynandığını dile getirdi.
Sonrasında, oyunda yer alan gençlerin hep birlikte gerilla saflarına katılmaya karar verdiğini aktaran ağabey Cirik, Tahsin’in mücadeleye katıldığı yılda üç çocuğunun olduğuna dikkat çekti.
AİLESİNİ BIRAKIP KATILDIĞI İÇİN, RIZA ADINI ALDI
Tahsin’in, gerillaya katılmaya karar verdiğinde, ailesinin ve küçük yaşta çocuklarının olması nedeniyle Özgürlük Hareketi kadroları tarafından gitmemesi yönünde ikna edilmek istendiğini belirten Yusuf Cirik, bu ikna sürecinin birkaç ay sürdüğünü, ancak Tahsin’in kararından dönmemesi nedeniyle gerillaya katılımına izin verildiğini söyledi.
Tahsin’in bu ısrarından dolayı ARGK saflarına katıldığında komutanlarının ona, “Sen rızanla buraya geldiğin için sana bundan sonra Rıza diyeceğiz” denildiğini belirten Yusuf Cirik, Tahsin Cirik’in adının ondan sonra Heval Rıza olarak anıldığını ifade etti.
Heval Rıza, gerillaya 1990 yılında katıldı; 1993 yılında da Şırnex’te yapılan bir karakol baskınında yaşanan çatışmada şehit düştü. Heval Rıza’nın gerilla alanlarında iki yoldaşıyla kaydettiği bir ses kaydında, 90’lı yıllarda yaşanan ‘Brakuji’ saldırılarına dair halka seslenişi şöyleydi:
‘Bütün halkımız için bu kaseti dolduruyoruz, sesimiz duyulsun diye bu kaseti dolduruyoruz. Üç arkadaş şu an görev yerimizdeyiz. Boş kaset bulunca, dolduralım dedik. Türk devleti bir oyun oynamaya çalışıyor. Devlet, Talabani ile PKK’yi bitirmeye çalıştı. İyi bilmeleri gerekiyor ki PKK bitmedi. Halkımız bu direnişten örnek almalı ve ders çıkarmalı. Tanklarıyla, toplarıyla arkadaşlarımıza saldırdılar. Arkadaşlar, yoldaşlar, bu saldırıya karşı kendi öz güçleriyle mücadele etti ve kazandı. Radyolarında çok yalan söylüyorlar. Yalanlarına inanmayın. Bir çatışmada iki arkadaşımız şehit düştü, biz helikopter düşürdük. Akşam radyoyu açtık, Türk devletinin radyosunda ‘şehit vermedik’ dediler. Yalan söylüyorlar.’
RAİFE ANA ZORLUKLARA RAĞMEN MÜCADELEDEN VAZGEÇMEDİ
Heval Rıza’nın annesi Raife Cirik, çocuk yaşta zorla evlendirildikten sonra İstanbul’a geldiklerinde Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışır. Oğlu Tahsin’in mücadeleye katılmasının ardından kendisi de mücadele ile tanışan Raife Ana, o günden bugüne mücadeleden hiç vazgeçmedi.
Mêrdin’in Qurdisê köyünde dünyaya gelen Raife Ana, o günleri şöyle anlattı:
“Adım Raife, Raife Çelik, Mardinliyim. Köyümün adı Kürtçe Qurdîsê, Türkçe Ardere memleketim güzeldi, ordan memnunduk. Ekmeğimizi tandırımızda pişiriyorduk, meyvemiz çoktu. Biz sepetle domates verirdik millete. Geldik Kızıltepe’ye; bir kilo domates aldım, oturdum ve ağladım. Arkadaşım, ‘Neden ağlıyorsun?’ diye sorduğunda, ‘Nasıl ağlamayayım?’ dedim. ‘Köyde sepet dolusu domates veriyorduk millete, şimdi gidip alıyorum.’ İstanbul’a geldiğimizde çok zorumuza gitti. Ne yaparsak yapalım, memleket hasretiyle doluyuz. Bir günlüğüne bile memleketimize gittiğimizde çok seviniyoruz.”
‘ÖNDERİMİZ KADINA DEĞER VERDİ, BİR ÖNDERİMİZ OLDUĞUNA ÇOK SEVİNDİK’
Askerler tarafından köyleri yakıldıktan sonra önce Kızıltepe’ye, sonra da İstanbul’a göç etmek zorunda kaldıklarını anlatan Raife Ana, yaşadıkları baskıları şöyle anlattı:
“Köyümüzde saldırılara maruz kalıyorduk. Köyümüzü yaktılar. Köyümüzden çok insanı öldürdü devlet. Bu kadar zulüm yaşanırken, partinin adını, kurulduğunu ilk duyduğumuzda çok sevinmiştik. Önderimiz olduğuna çok sevindik. Önderimiz kadına değer veriyordu; bundan çok memnun olduk. Bugün gönderdiği kıvılcımla da çok sevinçliyiz. Buradan oraya selam gönderiyoruz. Ona inanıyoruz; zaten başka kimseye inancımız yok. Yüreğimiz yandı, vatanımıza döndüğümüzde mutlu oluruz.”
İstanbul’da geçinmek için midye çıkarıp satmaya çalıştıklarını, devletin ona da izin vermediğini belirten Raife Ana, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fakirdik; ne yapalım, çocuklarımız buraya çalışmak için geldi. Biz de onların peşinden geldik. Çocuklar denizden midye çıkarıp satmaya çalışıyorlardı, ama devlet izin vermiyordu; kaplarını alıp denize atıyordu. O midyeleri satmalarına da izin vermiyorlardı.
Ne yapalım, köyümüzden kaçtık; bir iş yapmak, hayatımızı idame ettirmek için. Kendi vatanımızda barınamadık ki, onların vatanında barınalım. Demek ki bir sebep var ki, gözümüzü açmamıza izin vermiyorlar. Dilimizle konuşalım; Türkçemiz yok, konuşamıyoruz, diyorlar ki kendi dilinizle konuşmayın. Çocuklarımız okula gidemedi. Üç çocuğumu okula gönderdim, yokluk içinde, zorluklarla okuttum. Bırakmadılar bir şeyler satsınlar; sonunda o da eşini, çocuklarını bırakıp katılım yaptı. Zaten zulümden kaçıp gitti. Halimiz pek iyi değildi. Mecburi burada devam ediyoruz.”
‘GİTTİĞİ İÇİN ÇOK GURURLUYUM’
Parti’nin katılım yapma kararı aldığında Heval Rıza’yı geri dönmesi için ikna etmeye çalıştığını, ikna edemeyince ona “Rıza” adını verdiklerini söyleyen Raife Ana, “Demişler ki, ‘dön, neden dönmüyorsun? Çocukların var, eşin var.’ O da ‘dönmeyeceğim’ demiş. Adı Tahsin’di, Rıza adını koydular. Mektubu geldi, kaseti ulaştı bana. Baktım adı Rıza. Çok gururluyum. Zoruma gitmiyor, gitmesinden gururluyum. Eşi ve çocukları vardı, ondan üzgünüm biraz. Binlercesi benim oğlum gibi katılım yaptı. Zindan kapısı önünde bir söz verdim: Hayatta kaldığım müddet boyunca onun yolunda olacağım” dedi.
Ailesinden cezaevinde olanlar olduğunu belirten Raife Ana, cezaevinde olan bir arkadaşın hem Heval Rıza’nın hem de başka akrabalarının şehadetini söylediğini aktardı. O anları ise şöyle anlattı:
“Hapisteki arkadaşımın yanına gitmiştim. İstemişti, ben de gittim. Demek ki, onun için çağırmış beni, haberi vermek için. ‘Başınız sağ olsun, Rıza arkadaş şehit düştü’ dedi. Şehit haberini aldığımda gururlanacağım dedim. Ne yapsam ne etsem dilim varmadı bir söz söylemeye; ne yaparsın, yürektir. Gittim, çocuklarının yanına vardım, ağladım. ‘Bilmiyordum öksüzsünüz’ dedim, ağladım. İki çocuğu ve eşi dizimin dibine oturdu. 90’da gitti, 93’te şehit düştü. Şehit düşmeden önce kaseti bize iletildi.”
BASKILAR DEVAM ETTİ
Heval Rıza’nın katılımından sonra da devlet baskısının devam ettiğini söyleyen Raife Ana, her gün evinin basıldığını, Kürtçe konuşmasından rahatsız olunduğunu belirterek, şunları ifade etti:
“Her gün evime baskın yapıyorlardı. ‘Ne işin var dışarlarda, geziyorsun ev ev’ diyorlardı. Dilimi konuşmamdan rahatsız oluyorlardı. ‘Ne yapayım, tek dilim var, halkımla konuşmaya gidiyorum’ diyordum. Kaderimiz böyle; kader değil, zulüm bu. Hakkınız yok buna, bu acıyı yüreklerimizde bırakıyorsunuz. Oğlumun cenazesini görmemize izin vermediler, göremedik. Şırnak’ta bir köyde oğlumuz, dört arkadaşıyla. Cenazesini alamadım. Bir fotoğrafını aldım, Amed’de bir eyleme gitmiştim, istiyordum ki oğlumu bulayım. İzin vermediler, fotoğrafını da elimden aldılar.”
İstanbul’a geldiklerinde çocuklarını Mezopotamya Kültür Merkezi’ne verdiğini, orada Kürtçe öğrendiklerini söyleyen Raife Ana, ilk çözüm sürecinde yaşanılanlara ilişkin, “Bize hainlik ettiler, arkadaşlarımızı tutukladılar. Bu sefer inşallah barış olacak dediler. Barış gelmedi. Şimdi onlara inanmıyoruz, başkanımıza güveniyoruz, ona inanıyoruz.”
Bu süreçte devletin gerekli adımları atması gerektiğini vurgulayan Raife Ana, pişmanlık dayatmasını kabul etmediklerini, özellikle tutsaklara yönelik bu tür dayatmaları kabul etmediklerini belirtti.