Cezalar Kürt tutsaklarla kurulan her türlü dayanışmayı kriminalize etme girişimidir

ÖHD üyesi avukatlar ile TUAD’a yönelik davada çıkan hapis cezalarını değerlendiren DEM Parti Urfa Milletvekili Dilan Kunt Ayan, “Burada hedef alınan yalnızca avukatlar değil, savunma hakkının kendisidir” dedi.

DİLAN KUNT AYAN

14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Tutuklu Aileleriyle Dayanışma Derneği’ne (TUAD) yönelik davada karar açıklandı. Yaklaşık 11 yıl önce açılan dosya kapsamında aralarında ÖHD üyesi avukatların da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” iddialarıyla hapis cezaları verildi. Mahkeme, bazı sanıklar hakkında uzun süreli mahkûmiyet hükümleri kurarken, cezaların gerekçesinin önümüzdeki günlerde açıklanması bekleniyor.

Kararları değerlendiren DEM Parti Urfa Milletvekili Dilan Kunt Ayan, ÖHD ve TUAD’a yönelik yargılamaların yalnızca bireysel cezalandırmalar olarak ele alınamayacağını belirterek, savunma hakkının hedef alınması, hapishanelerdeki hak ihlalleri ve Kürt tutsaklarla kurulan dayanışmanın kriminalize edilmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

ÖHD’Lİ AVUKATLARA VERİLEN CEZALAR SAVUNMA HAKKINI HEDEF ALIYOR

Özgürlükçü Hukukçular Derneği üyesi avukatlara verilen cezalara ilişkin değerlendirmelerde bulunan DEM Parti Urfa Milletvekili Dilan Kunt Ayan, kararların Kürt siyasal davalarında görev alan avukatlara yönelik politik bir mesaj niteliği taşıdığını ifade etti: “Özgürlükçü Hukukçular Derneği üyesi avukatlara verilen bu cezaları, yalnızca bireysel yargılamalar olarak değil; uzun yıllardır özellikle Kürt siyasal davalarında görev alan avukatlara yöneltilmiş politik bir mesaj olarak okumak mümkündür. ÖHD, kurulduğu günden bu yana hapishaneler başta olmak üzere her alanda hak ihlallerine karşı mücadele eden, barışı, adaleti ve hakikati savunan bir hukuk kurumu olmuştur. Tam da bu nedenle, yıllardır sistematik bir biçimde yargı tacizine maruz bırakılmaktadır.

ÖHD’li avukatlar hakkında açılan davalar, verilen tutuklama ve mahkûmiyet kararları incelendiğinde; bunların önemli bir bölümünün hukuka aykırı olduğu, ilerleyen süreçlerde de bu hukuksuzlukların açığa çıktığı görülmektedir. Buradaki temel amaç açıktır: Siyasetçilere, kadınlara, öğrencilere, yani baskı ve ayrımcılığa maruz kalan kesimlere hukuki destek sunan avukatları kriminalize ederek, adalet mücadelesini etkisizleştirmek ve bağımsız savunma hakkını gasp etmek.

İktidar, her dönemde “halkın avukatlığını” yapanlardan korkmuştur; çünkü bu avukatlar yargı eliyle işlenen suçları, Anayasa’ya aykırılıkları, temel insan hakları ihlallerini ve adil olmayan yargılamaları görünür kılmaktadır. Yargı mekanizması üzerinden baskı altına alınmak istenen emekçileri, muhalifleri ve özellikle Kürt halkını yalnızlaştırmanın yollarından biri de savunmayı hedef almaktır.”

AYNI YARGI AKLININ SÜREKLİLİĞİ

Türkiye’de avukatlara yönelik yargılamaların yeni olmadığını belirten Dilan Kunt Ayan, geçmişten bugüne benzer davaların aynı zihniyetin ürünü olduğunu vurguladı: “Bu tablo, Türkiye’de yeni değil. Selçuk Kozağaçlı ve diğer ÇHD’li avukatların tutuklanması, KCK dosyalarında avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle yargılanması, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Can Atalay’ın hâlâ tutuklu olması, geçtiğimiz yıl ÖHD’li genç Avukat Bedirhan Sarsılmaz’ın tutuklu kalması, İstanbul Barosu yönetimine açılan davalar, Fırat Epözdemir’in hukuksuz biçimde tutuklanması hep aynı yargı aklının ürünüdür. Bugün verilen bu cezalar da bu sürekliliğin bir parçasıdır.

Bu davayı sembolik kılan unsurlardan biri de yaklaşık 11 yıl önce açılmış olması ve baştan sona sahte imzalar, uydurma deliller ve hukuka aykırı yöntemlerle hazırlanmış bir kumpas davası niteliği taşımasıdır. Yargı içinde cemaatin en örgütlü olduğu dönemde, cemaat mensubu hâkim ve savcılar tarafından başlatılan bu dosya, Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalarda olduğu gibi aslında bir kumpas davasıdır. Ancak bu davalarda 15 Temmuz sonrasında bozmalar, düşmeler, beraatlar verilmesine rağmen söz konusu olan Kürtler, sosyalistler ve demokrat avukatlar olunca, devlet aklı bu hukuksuzluğu sona erdirmek yerine sürdürmeyi tercih etmiştir.

Sonuç olarak, bu karar ne ilk ne de son olacaktır; ancak açıkça görülmelidir ki burada hedef alınan yalnızca ÖHD’li avukatlar değil, savunma hakkının kendisi ve Kürt halkı başta olmak üzere hak mücadelesi yürüten tüm kesimlerdir. Onların cesaretlerine, adalet mücadelesine yönelik bir kriminalize etme girişimidir.”

SAVUNMA HAKKI EVRENSEL BİR İNSAN HAKKIDIR

Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle yargılanmasının uluslararası hukukta açık biçimde yasaklandığını belirten Ayan, verilen cezaların evrensel hukuk normlarıyla çeliştiğine dikkat çekti: “Dünyanın neresine giderseniz gidin, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle cezalandırılması ve yargılanması yasaktır. Bu karara dair savunma hakkının en temel insan haklarından olması, BM Havana Sözleşmesi gibi metinlere bağlı Türkiye’de, avukatlar meslekleri, müvekkilleri, hukuki çalışmaları nedeniyle yargılanmış ve cezalandırılmıştır.

Özgürlükçü Hukukçular Derneği’nin hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerle görüşmeler yapması, başvurular alması, veriler toplaması ve bunları raporlaması bir “istisna” değil; bir hukuk kurumunun ve hukukçuların en temel mesleki faaliyetlerinden biridir. ÖHD, yıllardır hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini düzenli ve sistematik biçimde izleyen, belgeleyen ve kamuoyuna taşıyan bir kurumdur.”

HAPİSHANELERDEKİ HAK İHLALLERİ POLİTİK BİR TERCİHİN SONUCUDUR

Hapishanelerde yürütülen hak izleme çalışmalarının kriminalize edilmesine tepki gösteren DEM Parti Urfa Milletvekili Dilan Kunt Ayan, bu faaliyetlerin hukukçular açısından temel bir sorumluluk olduğunu belirtti: “Özgürlükçü Hukukçular Derneği’nin hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerle görüşmeler yapması, başvurular alması, veriler toplaması ve bunları raporlaması bir “istisna” değil; bir hukuk kurumunun ve hukukçuların en temel mesleki faaliyetlerinden biridir. ÖHD, yıllardır hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini düzenli ve sistematik biçimde izleyen, belgeleyen ve kamuoyuna taşıyan bir kurumdur.

Bugün özellikle Kürt siyasi tutsaklar üzerinde uygulanan tecrit politikaları, idare ve gözlem kurullarının keyfi kararları, kişilik haklarının ihlali, işkence ve kötü muamele, ağız içi arama, kelepçeli muayene, sürgün ve keyfi sevkler, tedaviye erişimin engellenmesi ve hasta tutsakların tahliyelerinin sistematik biçimde önlenmesi gibi başlıklarda ciddi ve süreklilik arz eden bir sorun alanı vardır. Bu ihlaller münferit değil; bilinçli ve politik bir tercihin sonucudur.

Bu nedenle, hapishanelerdeki hak ihlallerine karşı mücadele eden kurumların hedef alınması tesadüf değildir. Kapatılan TUAD gibi, yakınları hapishanelerde olan ailelerin bir araya gelerek hak aradığı, dayanışma ve savunuculuk yürüttüğü sivil toplum örgütlerinin; yine ÖHD gibi bu alanda yoğun, objektif ve nitelikli çalışmalar yürüten bir hukuk kurumunun kriminalize edilmesi, iktidarın ve idarenin kendi hata, kusur ve failliklerini örtme çabasının bir sonucudur.”

DAYANIŞMANIN KRİMİNALİZE EDİLMESİ HAPİSHANELERİ YALNIZLAŞTIRMA POLİTİKASIDIR

Cezaevlerindeki tutsaklarla ve aileleriyle kurulan maddi dayanışmanın suçlama konusu yapılmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ayan, bu yaklaşımın Kürt tutsaklarla kurulan her türlü insani ve toplumsal bağın hedef alınması anlamına geldiğini ifade etti: “Dosyada, cezaevindeki tutsaklarla ya da aileleriyle kurulan maddi dayanışmanın -örneğin para gönderilmesinin- suçlama konusu yapılması, Kürt tutsaklarla kurulan her türlü insani, toplumsal ve hukuki bağın kriminalize edilmek istendiğini açıkça göstermektedir. Bu yaklaşım, yalnızca dayanışmayı değil; toplumu hapishanelerden, hapishaneleri de toplumdan koparmayı hedeflemektedir.

Sonuç olarak burada amaç; hapishaneleri denetimsiz, görünmez ve yalnız alanlara dönüştürmek, tutsakları ve ailelerini güçsüzleştirmek ve cezaevlerini tam anlamıyla birer disiplin aygıtı hâline getirmektir. ÖHD ve TUAD’a yönelik bu yargılamalar, tam da bu politikanın yargı eliyle sürdürülmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.”