AKP-MHP iktidarı, güdümündeki yargının sopasıyla, baskı, sansür ve keyfi tutuklamalarla gazetecilik mesleği üzerinden çok sesliliği yok etmeye çalışıyor. “Demokrasi, hukuk devleti” söylemlerinin tersine giderek otoriterleşen iktidar, “örgüt propagandası veya üyeliği” kisvesi altında özgür ve sosyalist basına yönelik başlattığı susturma operasyonlarını, muhalif basının sosyal medyadaki haber sitelerini sansürleyip, Demokles’in kılıcı olarak kullandığı “dezenformasyon yasası” ile gazetecileri teker teker rehin alarak, tek merkezden beslenen yayılan dezenformasyonu bizzat dayatıp bütün toplumu istediği formata sokmak ve dizayn etmek aracı olarak kullanıyor. Türkiye'de gazetecilik mesleğinin geldiği noktayı ANF’ye değerlendiren DİSK Basın-İş Genel Başkanı Turgut Dedeoğlu, “Siyasal iktidar gazetecilik mesleğini bir suç unsuru olarak göstermeye çalışıyor” dedi.
‘ÖZGÜR BASIN OLMASAYDI BİLEMEYECEKTİNİZ!’
Turgut Dedeoğlu, basına yönelik giderek artan baskıları, “İktidar Demokles’in kılıcı gibi elinde bir sopa tutmuş ve sürekli gazetecilerin başında sallıyor” diyerek özetledi. Oysa gazetecilik mesleğinin iktidarların hoşuna gitsin ya da gitmesin halkı doğru bilgilendirme ile yükümlü olduğunun altını çizen Dedeoğlu, “Özgür basından gazeteci Abdurrahman Gök olmasaydı, 2017 Newroz’unda Kemal Kurkut isimli gencin nasıl öldürüldüğünü bilmeyecektik, göremeyecektik. O gün çektiği fotoğraflarla halka doğru bilgiyi aktaran Abdurrahman Gök hem ödül aldı hem de devlet tarafından hapishaneye konuldu. Yine Suriye Rojava’da haber takibi yaparken meslektaşı Cihan Bilgin ile birlikte katledilen gazeteci Nazım Daştan olmasaydı, sokağa çıkma yasakları döneminde Silopi’de Taybet İnan’ın katledildiğini ve cenazesinin günlerce sokaklarda bekletildiğini öğrenemeyecektik. Ya da en son Pınar Gayıp hapishanede dergi grubundan gazeteci Hatice Duman’ın 30 yıldır tutsak olduğunun haberini yapmasaydı, bir gazetecinin 30 yıllık esaretini nasıl öğrenecektik? Şimdi gazetecilerin yapmış olduğu haberler olmasa biz gerçeğin farkına zor varacağız bu ülkede” dedi.
‘40 GAZETECİDEN 17’Sİ GAZETECİLİK FAALİYETLERİNDEN TUTSAK!’
Şu anda Türkiye hapishanelerinde 40 gazeteciden 17’sinin gazetecilik meslek faaliyetleri nedeniyle tutsak olduğuna dikkat çeken Dedeoğlu, “DİSK Basın-İş olarak çıkarttığımız listeye göre şu anda hapishanelerde 40 gazeteci var ama bu 40 gazeteciden 17’si bizzat gazetecilik yaptıkları için, halka doğru haberi verdikleri için hapsedildi. Çünkü bu gazeteci arkadaşlarımız dönemin ruhuna göre tavır alan değil, gerçeğe göre mesleklerini icra eden ve bu nedenle de devlet, iktidar ve yargısı tarafından ‘örgüt üyesi’ veya başka bahanelerle her dönem kriminalize edilen gazeteciler” diye konuştu.
‘BİR MAKUL BİR DE MAKTUL GAZETECİLER VAR’
Türkiye’de bir “makul” gazeteciler, bir de maktul gazeteciler olduğunu hatırlatan Dedeoğlu, devletin makul gördüğü gazetecilerin yolunun açıldığını, tehlikeli olarak gördüğü gazetecilerin ise öldürüldüğünü veya hapsedildiğini vurguladı. Gazetecilerin 1908’den bu yana katledildiğini belirten Dedeoğlu, şöyle devam etti: “1915'teki Ermeni soykırımında öldürülen gazetecileri saydığımızda normalde cemiyetlerin yazmış olduğu listeyi biz ikiye katlıyoruz. Yüzlerce gazeteci var. Sonraki yıllarda Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Musa Anter, Kürt gazeteciler, Hrant Dink’e kadar uzanan çok sayıda gazeteci aynı şekilde öldürüldü. Son olarak da Suriye’de yine Kürt gazeteciler Cihan Bilgin ve Nazım Daştan habere giderken SİHA saldırısıyla öldürüldü. Ama tüm bu saydığım cinayetlerin arkasındaki gerçek sorumlular hep cezasızlıkla korundu. Bizler bu gazeteci meslektaşlarımızın neden öldürüldüklerini de biliyoruz. Ama gazeteci olarak öldüreni açıkça söylediğimiz veya yazdığımız takdirde tutuklanıyoruz. Onların öldürülmesini protesto etmemiz bile tutuklama gerekçesi yapılıyor. İşte en son Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’in öldürülmesini protesto eden gazeteciler, sırf katledilen meslektaşlarının resimlerini taşıdıkları için tutuklandı. Bu koşullarda basın ve ifade özgürlüğünden söz edebilir miyiz? Kesinlikle söz edemeyiz. Çünkü eğer bir ülkede basın ve ifade özgürlüğü varsa, biz gazeteci olarak şunu söyleyebilmeliyiz, Cihan ve Nazım’ın katili şudur. İfade özgürlüğü olarak da vatandaşlar çıkıp katili tanıyoruz diyebilmeli. Şimdi gazeteciler de halk da bu gerçeği çıkıp açıkça ifade edemediğine göre bu ülkede ne basın özgürlüğü ne de ifade özgürlüğü var demektir.”
‘HATANIN EN BÜYÜĞÜ BİZDE, SARI ÖKÜZÜ VERMEYECEKTİK!’
Bu noktaya gelinmesinde aynı zamanda hem gazetecilik meslek örgütlerinin, hem mesleği icra eden gazetecilerin büyük hatası olduğunu vurgulayan Dedeoğlu, şunları kaydetti: “Sarı öküzü vermeyecektik. Biz Sarı öküzü 1908'den itibaren Ermeni gazetecilerle verdik, daha sonra Kürt gazetecilerle, dağıtımcılarla verdik. Biz bunları vermeyecektik. Biz dedik ki o Ermenidir bir şey olmaz, o Kürttür bir şey olmaz. Şimdi de sıra kendini Beyaz Türk olarak tanımlayan, bu coğrafyada yaşayan, batıda yaşayan arkadaşlara geldi. Şimdi canımız yanmaya başladı. Ama o zaman o yanan canları biz düşünseydik, onlar için mücadele etseydik, şimdi bizim canımız yanmıyor olacaktı. Ama iş işten geçti mi? Artık buradan ders çıkartmak gerekiyor. Özellikle de gazetecilik meslek örgütlerinin buradan ders çıkartması gerekiyor.
‘ÜLKEDE 500’E YAKIN BASIN ÖRGÜTÜ, DERNEĞİ VAR AMA PRATİKTE İŞLEVSİZ!’
Türkiye’de bizim mesleğimizde 500'e yakın örgüt, dernek, cemiyet, sendika var. Her ilde bir cemiyet var. O cemiyetlerin karşısında ayrıca cemiyetler var. Siyasi iktidara yakın ayrı cemiyetler var. O cemiyetlerin birleştiği konfederasyon var. Hepsi basın kolu. Ama bu 500’e yakın basın örgütü, derneği, cemiyeti pratikte işlevsiz çünkü konforlu alanları var ve bu konforlu alanlarını bırakmak istemiyorlar. Oysa bizim görevimiz gazetecilere sahip çıkmaktır. Bu gazetecilerin çoğu da DİSK Basın-İş üyesi. Üyesi olmayanları da biz fahri üyemiz olarak kabul ediyor ve her yerde de öyle sahipleniyoruz. Bizim için bu haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayan tüm gazeteciler başka bir sendikaya veya derneğe üye olsalar da bizim birer üyemiz. Biz onlar için varız. DİSK Basın-İş olarak öncelediğimiz, bu anti-demokratik ortamda gazetecilerin mesleklerini düzgün yapabilmeleri. Şimdi Ankara'da ya da İstanbul'da bir Kürt gazeteci, bir sosyalist gazeteci gözaltına alındığında ya da tutuklandığında açıklamayı yaparken yanımızda bu 500 meslek örgütünü ne yazık ki göremiyoruz. Niye göremiyoruz çünkü bazı dernekler var devletten fon alıyorlar. İşte onların ödül törenleri var, ödül veriyorlar, işte yarışmaları var. Böyle olunca bu dernekler devletin bazı kurumlarından, bankalardan fon aldıkça, bu fonlarla ayakta kaldıkça devletin bu sistemine karşı gelmekten imtina ediyorlar. Bütün mesele bu. Çünkü fonlar kesilir. Sadece kağıt üzerinde varlar. Bu derneklerin bulunduğu durumu ben anayasadaki basın özgürlüğü tanımına benzetiyorum. Anayasada; basın hürdür ama diye başlar. Bu dernekler de böyle, bu sendikaların bir kısmı da böyle. Hep bir ama vardır. İşte basın hürdür ama onların hakkını korumaya bizim cesaretimiz yok yaklaşımları var. Bu yaklaşımdan bir an önce vazgeçmeleri gerekiyor.”
‘BİRLİKTE HAREKET EDERSEK DUVARLARI RAHATLIKLA YIKARIZ!’
Gazetecilerin “benim gazetecim”, “senin gazetecim” diyerek ayırt edilmemesi gerektiğini de hatırlatan Dedeoğlu, geçen Pazar günü tutuklu gazeteciler için yapılan Kadıköy’deki eylemde sloganlar ve söylemlerin sadece İsmail Arı, Merdan Yanardağ ve Alican Uludağ ile sınırlı kalmasının büyük bir eksiklik olduğunu hatırlattı. Bir hukuksuzluk veya hak gaspına karşı birlikte hareket edildiğinde sonuç alındığını hatırlatan Dedeoğlu, “Etki ajanlığı yasasında geri adım attırdık. Yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ‘ses ve görüntü kaydı yasağı’ genelgesi de hep birlikte gösterilen tepki üzerine Danıştay tarafından hukuka aykırı bulunarak iptal edildi. Birlikte hareket edersek ‘Dezenformasyon’ yasasında da geri adım attırabiliriz. Bizim sorunumuz lokomotifin olmaması. Bizde çok fazla çekici var ama her tarafa çektiği için biz bir türlü ileri doğru gidemiyoruz. İşte bu lokomotifi teke düşürmek gerekiyor. Lokomotif derken sendika tek olsun demiyorum, basın örgütleri de tek olsun demiyorum ama aynı iradeyi göstersinler. Çünkü ancak birlikte aynı irade ve kararlılıkla hareket edebilirsek önümüze konulan duvarı rahatlıkla yıkabiliriz. Bunun son örneğini 19 Mart'ta üniversite öğrencilerinin barikatları aşmasıyla gördük, ya da kadınların 8 Mart’lardaki, 25 Kasım’lardaki ablukalara karşı kararlılığıyla gördük. Zaten aydınlar da toplum da kadınlar kadar cesur olsa biz demokratik düzeni bu ülkede kurarız. Çünkü giderek otoriterleşen bu siyasal iktidarla demokratik yasalar veya anayasa yapmak mümkün değil. Yapılırsa bu anayasa 12 Eylül faşist yasasından, anayasasından daha aykırı, daha ağır, daha faşist bir anayasa olur. Burada görev hepimize düşüyor. Çünkü artık gazetecilik mesleği bir suç unsuru olarak gösteriliyor bu siyasal iktidar tarafından. O yüzden enseyi karartmayacağız ve mücadeleyi büyüteceğiz” vurgusunda bulundu.