Önder Apo’ya yönelik 9 Ekim komplosunun yıl dönümü vesilesiyle konuşan TEV-ÇAND Komitesi üyesi Nurettin Demirtaş “Uluslararası komploya verilecek en anlamlı yanıt, demokratik dönüşüm ve toplumsal inşayı gerçekleştirmektir” diyerek tüm kesimleri barış çabalarını ve süreci sahiplenmeye çağırdı.
“9 Ekim bizim için küresel kapitalizme karşı mücadele günüdür” diyen Demirtaş, barışın yalnızca diyalog masalarında değil, toplumun her hücresinde örgütlenmesi gerektiğini belirterek komünlerin kurulması çağrısı yaptı. İmralı’daki tecridin sona erdirilmesini isteyen Demirtaş, “barışın toplumsallaşması sağlanmadan hiçbir güvence kalıcı değildir” mesajını vererek 27 Şubat çağrısının sahiplenilmesini istedi.
Nurettin Demirtaş’ın değerlendirmeleri şu şekilde:
“Öncelikle 9 Ekim Uluslararası Komplosunu nefretle kınıyorum. Küresel kapitalizmin gerçekleştirdiği bu komploya karşı 27 yıldır amansız bir mücadele veren Önder Apo’yu ve halklarımızın direnişini saygıyla selamlıyorum.
9 Ekim küresel kapitalizme karşı mücadele günüdür bizim için. Çünkü 9 Ekim günü tesadüfen seçilmemişti. Önder Apo’ya komplonun gerçekleştirildiği gün olduğu gibi tarihte de belli bir yeri ve anlamı vardı, bilinçli olarak seçilmişti.
Bilindiği gibi büyük bir CIA operasyonuyla büyük devrimci Che Guevara da 9 Ekim günü katledilmişti. Aynı şekilde Türkiye’nin devrimci önderlerinden Deniz Gezmişler’in idam aldığı mahkeme de 9 Ekim günü sonlandırılmış. Mahkemede 9 Ekim gününde kendilerine idam cezası verilmişti. Yani küresel kapitalizmin bir 9 Ekim takıntısı var, oradan anlaşılıyor.
Önder Apo’ya da komplo gerçekleştirilirken 9 Ekim günü seçilmişti. Dolayısıyla tesadüfi bir gün olmadığını buradan da anlıyoruz. Nasıl ki küresel kapitalizm için Önder Apo’ya daha önce Che Guevara’ya ve Deniz Gezmişler’e saldırının günü olduysa ona karşı bizim için de küresel kapitalizme karşı mücadele günüdür. Bunu bu şekilde karşılamak, yeni bir yıl dönümünde nefretle kınamak aynı şekilde devrimci önderlere bağlılık gereği onların anısını tekrardan hatırlatmak kadar bu geçen süre içerisinde de komploya karşı çok büyük bedeller ödedik. Büyük şehitler verdik. Onların hepsini de burada saygıyla anıyorum.
KOMPONUN AMACI ZAMANINDA FARK EDİLDİ
Halit Oral yoldaşla başlayan Güneşimizi Karartamazsınız Şehitleri başta olmak üzere bugüne kadar yürütülen tüm mücadele komployu boşa çıkarma mücadelesiydi.
9 Ekim komplosu hakkında Önder Apo bugüne kadar yeterince aydınlatıcı oldu. Komployu aydınlattı ki ona karşı mücadele yürütülebildi. Başarıyla mücadele yürütebilmesinin sırrı komplonun amacının vaktinde fark edilmiş olmasıydı. Bugünden geriye dönüp bakınca 9 Ekim günü neler yaşandığını tekrar hatırlatınca günümüzdeki görev ve sorunlarımızı da daha iyi fark edebilir ve en güçlü şekilde yerine getirebiliriz.
Bilindiği gibi 90’lı yıllar Sovyetlerin çöktüğü, Amerika öncülüğünde de kapitalist sistemin yeni dünya düzeni adı altında Orta Doğu’da bir müdahale başlatarak dünyayı kendi çiftliği haline getirme arayışlarının başladığı dönemdir. Aslında kapitalizmin içerisine girdiği derin krizi Orta Doğu’ya yöneltme durumu söz konusuydu. Bir de dünyaya hakim olmak isteyenlerin tarih boyunca Orta Doğu’ya hakim olmak istedikleri biliniyor. Böyle bir tarihsel gerçekliği var. Bunlar yan yana gelince Saddam gerekçe yapılarak -ki o da bir komploydu- Kuveyt’e çekilerek Kuveyt üzerinden müdahale edildi. İşte 37 ülkenin katılımıyla bir koalisyon oluşturuldu ve 1. Körfez Savaşı başlatıldı. O dönem Saddam hedeflenmiş olsa da asıl hedef Orta Doğu’ya müdahale ve Orta Doğu’nun yeniden dizaynıydı. Çünkü Orta Doğu yeniden şekilleniyordu. 100 yıl sonra Orta Doğu’nun haritalarının bile değişmesi gündeme geliyordu. Herkes Orta Doğu üzerine güç mücadelesi yürütmeye çalışıyordu çünkü bir yandan da halkların uyanan iradesi söz konusuydu.
Böyle olunca Orta Doğu’nun yeniden dizaynı temelinde başlatılan bir 3. Dünya Savaşı’ndan bahsediyoruz. 3. Dünya Savaşı gerçekliği 35 yıl önce Körfez Savaşı ile başladı denilebilir. Uluslararası komplo ise bunun en önemli askeri ve siyasi merhalesi oluyordu.
SURİYE BASKI EŞLİĞİNDE ÖNDER APO HEDEFLENMEK İSTENDİ
1998’e doğru bu kez Büyük Orta Doğu Projesi’nin hazırlığının yapıldığını hatırlıyoruz. Gündeme gelme biçimi Türkiye’nin Suriye üzerinde baskılar kurması, tehditler savurması biçiminde olsa da geri planda büyük bir emperyalist plan yatıyordu. Ki o günü hatırlayanlar bilirler, Amerika uçak gemilerini Akdeniz’e gönderdi. Füzelerle dayalı döşeliydi. Yine İskenderun’da ilk kez bir NATO tatbikatı yapılacak denildi. Oysa o zamana kadar NATO tatbikatının olacağından kimsenin haberi yoktu. Belki öyle bir tatbikat da yoktu diye tartışılıyordu. Çünkü asıl amaç Suriye üzerinde baskı kurmak kadar Önder Apo’yu hedeflemekti.
Önder Apo daha sonra bu komployu atlattığı ilk andan itibaren televizyonlara açıklama yapmıştı, hatıralardadır. Tüm ilerici insanlığa geçmiş olsun diyerek başlamıştı. Bu füzeler Önder Apo’nun yerini tespit edip imha etmeye dönüktü. Yeri tespit edilemediği için bu saldırı sonuç almamış, gerçekleşmemişti. Ama hedef buydu. Büyük bir gürültüyle, büyük bir tantanayla yürütülen bir operasyondu tabii ki. Fakat NATO operasyonu, NATO tatbikatı daha doğrusu adı altında kamufle edilen, ama tam da 9 Ekim günü yeri tespit edilirse füzelerin yönlendirileceği bir askeri operasyondu.
Önder Apo bunu açıkladığında Med TV’nin neden karartıldığı da daha iyi anlaşıldı. Evet, saldırının gerçekleştirileceği gün Med TV de karartılmıştı. Yani Kürtlerin sesi olan, bunu haber yapabilecek olan, tehlikeleri gösterebilecek olan bir medya kanalı karartılmıştı. Daha sonra anlaşıldı ki bu karartma da komployla bağlantılı.
Yani o dönem birçok güç bir araya gelmiş, Önder Apo’yu hedef alarak bir saldırı başlatmıştı. Önder Apo da Suriye üzerindeki baskıların hafifletilmesi, geri çekilmesi adına Suriye’den çıkmayı kabul etmişti ama asıl amaç bütün bu saldırılara karşı Kürt sorununun demokratik, barışçıl yöntemlerle çözümünü sağlamaktı. Uluslararası alana açılmanın anlamı buydu.
KÜRESEL GÜÇLER ÇÖZÜM İSTEMEDİ
Ama ilk andan itibaren görüldü ki ne Avrupa, ne Amerika, ne İngiltere, ne Rusya böyle bir yaklaşım sahibi değil. Yani Orta Doğu’da Kürt sorunu çözümsüz kalsın sürekli müdahale olanağı bulsun, bütün güçler açısından bir kaos, kriz ve müdahale olanağı olsun. İran açısından böyle, Suriye açısından böyle, Irak açısından ve Türkiye açısından. Dolayısıyla tüm Orta Doğu’yu etkileyecek bir saha söz konusu iken Kürt sorununun çözümünü istemiyorlardı.
Önder Apo da buna karşı sorunun uluslararası alana taşırılmasını sağladı. Her şeyi göze alarak uluslararası alana taşırılmasını sağladı. Ancak çok iyi biliyoruz ki ne Avrupa’da, ne Rusya’da, ne de başka bir yerde Önder Apo’ya herhangi bir yer sağlanmadı. Tam tersine tarihin gelmiş geçmiş en büyük takip operasyonu gerçekleştirildi. Adeta dünyanın tüm havalimanları kapatıldı. Tüm kapitalist güçler, tüm devletler kimisi tehditle, kimisi baskıyla, kimisi rüşvetle bağlanarak Önder Apo’nun ayak basabileceği tek bir yer bırakılmadı. Tarihte bunun herhangi bir örneği söz konusu değildir. Ki bu operasyonun arkasındaki güçler daha sonra bunu üstlendiler. Yani kendilerinin yaptıklarını da bizzat itiraf ettiler. Artık bunun saklı gizli kalmış bir yanı yok. Zaten komplo olma özelliği oradan kaynaklanıyor. Yani hileyle, gizli, saklı, tuzaklarla yürütülen bir operasyondu. Bu operasyonda maalesef dostlar da kullanılmıştı. Ki daha sonra Önder Apo bunu yetersiz yoldaşlık, sahte dostluk biçiminde ifadeye kavuşturdu. Gerçekten de başta Yunanistan hükümetini temsil eden Simitis, Pangalos ihaneti çok açıktı. Bugün çeşitli düzeylerde Yunan halkından aydınlar, siyasetçiler buna karşı üzüntülerini ve adeta o dönem yaşadıkları utançları dile getiriyorlar. Çok haklı olarak dile getiriyorlar. Çünkü Yunan halkı Kürt halkının dostuydu. Bu ihanet Yunan halkından değil. Onların egemenlerinden, Simitis hükümetinden geldi. Onların bakanı olan Pangalos’tan ve istihbarat servislerinden geldi. Dostluk kisvesiyle davet ettikleri Önder Apo’yu birkaç saat içerisinde zorlayıp Yunanistan’dan çıkardılar.
Önder Apo, Rusya’ya gidince benzer bir durumla karşılaştı. İtalya’ya gidince yine benzer bir durumla karşılaştı. Nereye adımını atsa komplo peşini bırakmıyordu. Dönemin Amerika temsilcileri adeta ülke ülke gezerek Önder Apo’nun herhangi bir yerde hukuki bir statü elde etmemesini sağlamaya çalışıyorlardı. Çok iyi görüldü ki operasyon İngiltere tarafından yönlendiriliyor, Mossad CIA operasyonu olarak gündeme geliyor ve pratikleştiriliyordu.
Geçen 27 yıl içerisinde Kürt halkı bunları iyi idrak etti ve bu devletlerin komployu gerçekleştiren küresel güçlerin Kürt halkına sadece bir özür borcu değil, aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde de tarihi bir sorumluluğu söz konusudur. Bugün Kürtler bunu hatırlatıyor.
Evet komplonun telafisi mümkün olmamıştır. Kürt halkı açısından en büyük acının yaşandığı dönem başlamış, 9 Ekim’den başlayan ve 15 Şubat’a giden süreç, bir de 27 yıllık esaretle sonuçlanan ki halen günümüzde de devam eden Önder Apo’nun İmralı tabutluğu olarak adlandırdığı yerde tutulmasına sebep olmuştur.
Sadece komplonun Önder Apo’yu imha etmeyi hedefleyen yönü ortadan kaldırıldı ama önderliğin hapishanede tutulma gerçekliği ortadan kaldırılamadı. Buna rağmen Önder Apo 27 yıldır komplonun amacını, hedefini iyi bildiğinden, bunu çözdüğünden dolayı Kürt sorununun demokratik, barışçıl zeminde, hukuki zeminde çözülmesi için stratejik bir akıl geliştirdi. Baştan itibaren bu akla dayalı olarak bugüne kadar bir tutum sahibi oldu.
SADECE SAVAŞI YÜKSELTMEK ÇÖZÜM DEĞİLDİ
Evet komplo önlenebilirdi, bir kader değildi. Halk olarak örgütlüydük, parti hareket olarak bir örgütlülüğümüz vardı. Fakat daha sonra hareketimiz adına yapılan açıklamalardan herkesin, hepimizin anladığı gibi 98 sürecinde komplonun amacı ve hedeflerini iyi kavrama durumumuz söz konusu olmadığından gerekli tavrı da tutumu da zamanında sergilememe pozisyonda kaldık. Tek bir düşünce söz konusu oldu; komplo karşısında savaşmak ve savaşı daha fazla yükseltmek. Oysa komplonun birinci hedefi Kürt ve Türk halkı arasında sonsuz bitmez bir savaş ortaya çıkarmaktı. Neden buna ihtiyaç duyuyorlardı? Eğer Kürt sorunu çözümsüz kalırsa sürekli olarak dış güçlere bağlı olan Türkiye, İran, Suriye, Irak devletleri söz konusu olacaktı. Bu siyasete son vermek adına Önder Apo Kürt sorununu tarihsel perspektifle çözümünü gündeme getirdi. Katı dogmatik direnişçi tutumdan ziyade, geleneksel bir direniş tutumundan ziyade daha anlamlı bir direniş çizgisi geliştirdi. Sorunun iradeli, onurlu bir zeminde çözümünü gündeme getirdi.
Fakat bunu hiç anlamaya yanaşmayan güçler 9 Ekim komplosunda ısrar ettiler, sürdürdüler. Buna Türkiye her yönüyle alet edildi. Irak buna dahil edildi. Şengal saldırılarıyla bunu çok iyi gördük. KDP buna dahil edildi. Oysa komplo gerçekliğini anlamış olsalardı ne Türkiye, ne Irak, ne KDP bu tuzaklara girmezlerdi. Yani Kürt sorununun çözümsüz kalması, çatışma zemininde tutulması kendilerinin de lehine değildi. Sürekli olarak iradelerinin, küresel güçlerin iradesine bağlı olması anlamına geliyordu. Bunu fark etmeyen ya da fark etse bile güncel çıkarlar doğrultusunda fırsata çevirmek isteyen akıl bunca barışçıl çabayı heba etti.
Gerçekten heba edilmiş yıllardan bahsediyoruz. Bunun hesabını kim verecek?
Önder Apo inanılmaz derecede baştan itibaren sorunun demokratik barışçıl temelde, diyalog şeklinde çözülmesi için çabaladı. Ama 27 yıl boyunca küresel güçlerin planlarına, tuzaklarına gelen bölgesel güçler maalesef bunu anlamaya yanaşmadıkları gibi gerçekten bunun üzerinden bir kazanç elde edeceklerini düşündüler.
KAOS YALNIZCA KÜRESEL GÜÇLERE YARIYOR
Oysa ortaya çıktı ki hiç kimse bundan kazanmıyor. Kazanan sadece küresel güçlerin kaos, kriz ortamında Orta Doğu’yu tutmak isteyen güçlerin politikalarıdır. Bunları anlamış olan güçler şimdi daha aklıselim yaklaşıyorlar. Ama bugüne kadar bunu hiç anlamaya yanaşmayan ve sürekli ezeceğini, yok edeceğini düşünen akıl maalesef herkese kaybettirdi.
Şimdi geldiğimiz aşamada 9 Ekim gerçekliğini doğru anlarsak, -bütün demokratik sosyalist güçler için bu geçerlidir- Orta Doğu’da neler olup bittiği ve bundan sonra neler yapılması gerektiğini de daha iyi anlayabiliriz.
Örneğin Orta Doğu üzerinde küresel güçlerin yürüttüğü hesaplar, enerji yollarının ikamesi ve güvenliği ile ilgili olarak somut gündeme gelince amaçlar ve hedefler biraz daha iyi anlaşıldı. Oysa bunlar dünden de belliydi. Bununla beraber bölgenin en dinamik gücü olan Kürtleri kendi etkisine almaya çalışan güçler sürekli oldu, bugün de var. Sorunun demokratik zeminde çözümü sağlanmazsa, daima küresel güçlerin politika oluşturabilecekleri, oyun oynayabilecekleri bir alan haline geliyor. İşte bunu ellerinden almak için Önder Apo 27 yıldır muazzam bir çaba sergiliyor. Bu çabanın anlamını idrak edebilmek için 27 yıl tabutluk, mezarlık, ölüm çukuru olarak tabir edilen bir yerde kalmayı, orada direnmeyi ama bütün bunlara rağmen barış tutumunda ısrar eden bir önderlik gerçekliğini herkesin anlaması gerekiyor.
Eğer bu doğru anlaşılırsa o zaman barış mücadelesine de herkes doğru sahiplenir. Komplo genel bir teori olarak ele alınırsa, tarihi incelenirse insanlığın hangi aşamasında ortaya çıkmış ve kime karşı çıkmış diye sorgulanırsa Önder Apo’nun manifestoda ortaya koyduğu gibi, kastik katil kavramıyla tanımladığı gibi bundan neredeyse 30 bin yıl öncesine giden bir tarihi var. Ve ilk komplo kadın karşısında gerçekleştirildi. Son komplo da kadın özgürlük çizgisi karşısında gerçekleştirilmiştir. Önder Apo, toplumun özgürlüğünün kadın özgürlüğünden geçtiğini ifade etmiş ve büyük bir sosyalizm mücadelesi geliştirmişti. 9 Ekim, sosyalist mücadelelere karşı bir komplodur. Che Guevara’da Deniz Gezmişler’de olduğu gibi, Önder Apo’ya karşı da sosyalist mücadelenin temsilcisi ve onun kadın özgürlüğü temelinde yenilenen temsilcisi olduğundan dolayı hedef yapılmıştır.
ÖZGÜRLÜĞÜN ANAHTARI: KADIN ÖZGÜRLÜK ÇİZGİSİ
Yoksa sadece klasik geçmiş teorileri savunduğu için değil, yeni bir sosyalizm anlayışını, kadın özgürlüğü temelinde bir yaşamı savunduğu için hedef yapılmıştır. Eğer komplo bu yaşamı hedef yapmışsa, bizler her şeyden önce kadın özgürlük çizgisi karşısında kendimizi sorgulamalıyız. Erkek egemen akıl, erkek egemen kültür diye utanılası on binlerce yıldır bütün toplumun başına bela olmuş bir gerçeklik söz konusu. Bunu görmeli, buna karşı mücadele etmeliyiz.
Komplo karşısında mücadele bugün böyle bir anlam kazanmıştır. Eğer gerçekten erkek egemen kültürden nefret edilmezse, ondan utanılmazsa, özgürlük adına, özgür yaşam adına sağlıklı tek bir söz söylenemez, tek bir adım atılamaz, böyle bir yaşam kurulamaz. Dolayısıyla kim nerede efelenen, kabadayılanan, erkek aklı ve davranışlarıyla büyüklenen modeller görüyorsa, ona özeniyorsa bilsin ki tarihin en kötü, kanlı, vahşi, barbar, canavar denilen tipine özeniyor. Onda özenilecek bir şey yok. Erkek egemen kültürüyle şekillenen bir tip, rol-model olamaz gençlerimize.
Bu anlamda gençlerimiz ve bütün toplumsal kesimler, kadın özgürlük çizgisi karşısında tavır, davranışlarını, ses tonundan mimiklerine kadar, kadını irade olarak tanıma yaklaşımına kadar gözden geçirmek, sorgulamak zorundadır. Komplo’ya karşı duruş bir de bu şekilde sorgulanırsa anlamlı olur. Çünkü o bir yaşam tarzını hedefledi. O halde biz bu yaşam tarzını sahiplenelim. Yeni yaşam tarzı, sosyalist, demokratik yaşam tarzı kadın özgürlüğü temelinde gerçekleşecektir. Biz bunu esas alırsak komplo karşısında onurlu kişilikler olarak yaşayabiliriz.
Aksi halde bu utançla yaşanmaz. Bu utancın temelinde erkek egemen kültürü vardır. Ona karşı tepki yoksa, refleks yoksa, ona karşı biraz mütevazı bir duruş ile kendini sorgulama yoksa bu yaşam anlamlı bir yaşam haline gelemez. Dolayısıyla hepimiz uluslararası komplo karşısında bir de dönüp kadın özgürlük çizgisi, özgür kadın kimliği karşısındaki duruşumuzu sorgulamalıyız. Kadına yaklaşımımızı sorgulamalıyız. Ne kadar demokratikçe yaklaşıyoruz, ne kadar iradesini esas alıyoruz. Tüm toplumsal kesimler bunu sorguladığında demokrasi bir kültüre dönüşür. Özgür yaşam bir kültüre dönüşür. O zaman hiçbir güç, hiçbir komplo yöntemi toplum karşısında sonuç alıcı olamaz.
AÇIK SALDIRI YERİNE TOPLUMSAL SIZMA GELİŞTİRİLDİ
Çünkü komplo toplumun gözeneklerine sızmak istiyor. Geçmişte füzelerle, kimyasal silahlarla yapmaya çalıştığını bugün toplumsal gözeneklere sızarak toplumu çürütecek faaliyetlerle yapmak istiyor. Eğer buna karşı sağlıklı bir düşünce geliştirebilirsek, hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığı, belli merkezlerde yönlendirilerek yapıldığının farkına varılırsa, özgür yaşam duruşundan asla taviz verilmez. Bunu bir ilke olarak benimsemeli ve komplo karşısında bir yaşam tarzı olarak, özgürlük ilkesi olarak savunmalıyız.
Bu anlamda uluslararası komployu çok yönlü sorguladığımız bir döneme giriyoruz. Tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırabilmek için toplumsal barış diyoruz. Barışın toplumsallaştırılması ve demokratik çözüm zemininin oluşturulması diyoruz. Komplonun bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılacağı bir süreci yaşıyoruz. Bu anlamda heyecan duyulacak bir süreçtir. Bu anlamda bir dakika yerinde durulmaması gereken bir süreçtir diyebiliriz.
Günümüzde diyaloglarla, tartışmalarla, kurulan meclis komisyonu var… Meclis komisyonunun görüşmeleriyle her şeyin hal olacağını düşünmek yanlıştır. Aydınlar, sanatçılar barışın toplumsallaştırılmasından bahsediyor. Evet, barışı nasıl toplumsallaştıracağız? Eğer sadece diyaloglarla ve tartışmalarla ya da meclis komisyonunun görüştüğü gruplarla sorunun çözüleceği düşünülüyorsa barış toplumsallaşmaz. Barışın toplumsallaşabilmesi için herkesin sahip çıkması gerekiyor.
Çok dikkat çekicidir. Hepimiz yaşadık, gördük bundan 20 yıl önce bile barış mücadelesi çok daha güçlüydü. Şimdi Önder Apo’nun öncülüğünde atılan adımlara bakıyoruz. Tarihte eşine benzer herhangi bir adıma ve fedakarlığa rastlanmadığı belirtiliyor. Herkes tarafından takdir ediliyor. Ama öbür yandan da barış mücadelesi toplumsallaştırılmıyor. Buna yeterince sahiplik yapılmıyor. Demek ki bir bakış açısında bir yanılgı var. Yani bunu sadece korkuya kaygıya bağlamak yetmiyor. Yanlış olur. Herkes korktuğu için böyle olmuyor.
BARIŞI TOPLUMSALLAŞTIRAN ÖNCÜLÜK GELİŞTİRİLMELİ
Belki yanılgılı bir bakış vardır. Zaten silahlar yakıldı. Ateşkes yapıldı. PKK kongre yaptı ve kendisini feshetti. Dolayısıyla bunun karşılığında da diyalog geliştirilir ve sorun çözülür diye bakıldığından dolayıdır ki atıl bekleyen, seyreden bir pozisyon çıkıyor ortaya. Oysa barış mücadelesi toplumsallaşmalı. O zaman toplumsal bir baskı oluşur. Barışı sahiplenme gerçekleşir. Barış ete kemiğe bürünür. Soyut, teorik tartışılan bir husus olmaktan çıkar. Hukuki gerekliler de gündeme bu şekilde getirilir. Demokratik adımlar da bu şekilde atılabilir. Eğer toplum sahiplenirse, toplumun sahiplenebilmesi için öncelikle gerçekten aydınların, sanatçıların öncülük yapması rolünü oynaması gerekiyor.
Şimdi bu konuda maalesef sorunlu, sıkıntılı bir süreç yaşadığımızı herkes görüyor. Neden 20 yıl önce ile kıyaslıyoruz? Barış Meclisi vardı. Rahmetli Orhan Doğan’ın, Hrant Dink’in öncülüğünde yürüyen barış çalışmaları vardı. Bugünden geriye dönüp baktığımızda kaba bir kıyaslama yapmak istemiyoruz ama gerçekten çok daha kapsamlı şekilde bir sahiplenme durumu söz konusuydu. Harıl harıl tartışılıyor, konuşuluyor. Her yerde eylem etkinlik gerçekleştiriliyordu.
Şimdi ise biraz böyle seyreden, bekleyen, bir bakalım ne olacak diyen bir duruş söz konusu. Elbette herkes açısından geçerli değil. Türkiye’nin çok değerli aydınları, uluslararası alanda aydınlar barışı sahiplenen, bunun mücadelesini veren bir duruş sergiliyor. Ama toplumsallaşmıyorsa katılımdaki yetersizliği görmek gerekiyor. Bu anlamda hiç beklemeden, hiç beklemeden herkesin barışı sahiplenmesi gerekiyor. İşte TJA öncülüğünde kadın yürüyüşleri gerçekleştiriliyor. Gerçekten sürecin öncülüğünü yürütüyor. Hepimize örnek oluyor. Aydınlar, sanatçılar, gençler her bir yandan barış mücadelesine katılırlarsa milyonların sahip çıktığı bir barış gerçekliği ortaya çıkar. Demokratik çözüm bu şekilde sağlanabilir. Eğer topluma mal edilmezse, barış toplumsallaştırılmazsa önümüzde tehlike var. Önder Apo sürekli bu tehlikelere dikkat çekiyor ve zaman zaman sorunundan bahsediyor. Evet zamana yayıldıkça bölgesel, küresel güçlerin müdahale etme ortamı ve zemini güçleniyor.
Provoke etmek isteyenlere alabildiğine zemin sunuluyor. Taraflar samimiyetini ortaya koymuşsa, her şey çözülür, biter diye de bakılmamalı. Evet bu samimiyet önemli, ama bir o kadar da toplumun sahiplenmesi ve barışın toplumsallaşmasıdır.
Bunun bir demokrasi mücadelesine dönüşmesi önemli. Elbette bahsettiğimiz eskinin kendisini tekrar eden sokak eylemleri değildir. Sokağın bir anlamı vardır, onu yadsımıyoruz. Şiddete, çatışmaya, provokasyona dönüşebilecek eylemlerden bahsetmiyoruz. Ne eğlence mekanına dönüşsün barış platformları, ne de çatışmalara sebebiyet verebilecek bir renge bürünsün. İnsanların bilinçlendiği, bilgilerin aktarıldığı, toplandığı bir merkez oluşsun. Birçok merkez oluşsun. Bu barış merkezlerinde barış şarkıları söylensin. Her gün sanatçılar konserlerini buralarda versin. Aydınlar buralarda seminerlerle, panellerle aydınlatmada bulunsunlar. Barış anaları için bir mekân olsun, ev sahibi kendileri olsun. Sürekli kesintisiz barış eylemlerinden bahsediyoruz.
KESİNTİSİZ BARIŞ EYLEMLERİ VE DEMOKRATİK İNŞA
Aralıksız, kesintisiz barış eylemlerine yönelmeden bu sürecin rengini hızlı bir şekilde demokratik dönüşüme evriltmek kolay değildir. Evet, demokratik dönüşüm ve toplumsal inşa bugünden yarın ertelenecek bir süreç değil. Bugünden başlamalıyız, çabalamalıyız, çalışmalıyız.
Uluslararası komploya verilecek en anlamlı yanıt, demokratik dönüşüm ve toplumsal inşayı gerçekleştirmektir. Ama bununla beraber önümüzde bir barış sorunu var. Kürt sorununun demokratik çözüm zeminine çekilmesini sağlayacak bir süreç başlamış. Ama bu sürecin oyalama mı denilir, adı ne olarak konulursa konulsun, zamana yayılıp gitmesi zarar veriyor. Bu zarara son verecek olan toplumun kendisidir. Eğer toplumsal düzeyde barış sahiplenilirse her gün şenliklerle karşılanır. Her gün gerçekten bir bayram coşkusuyla karşılanır. Kim buna karşı çıkacak? Karşı çıkanlar, evet kanından beslenenler savaş rantçılarıdır. Onlara karşı toplumsal bir barikat oluşturabiliriz.
Barışı toplumsallaştırmak sadece sözde kalmamalı. Bunun için örgütlenmelere ihtiyaç var, öncülüğe ihtiyaç var. Uluslararası komploya karşı mücadeleyi günümüzde bir de bu şekilde karşılamak, çok güncel görev ve sorumluluklarla karşılamak gerekiyor.
Bir kez daha Önder Apo uluslararası alanda tüm dostlara ve tüm demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürüten güçlere barış mücadelesini sahiplenmeleri gerektiğinin çağrısını yaptı. 27 Şubat çağrısının arkasında olduğunu ifade etti. Ama üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen halen gerekli karşılığı bulmuyorsa sadece ve sadece sorunu devlete aramayalım. Bir de toplum olarak biz görev ve sorumluluklarımızı ne kadar yerine getirebildik buna bakalım. 9 Ekim bir de kendimizi bu yönüyle sorgulama, öz eleştiri sürecinden geçirme anlamını taşıyor.
ÜLKEYE DÖNÜŞ ÖZLEMİ PRATİĞE DÖNÜŞTÜRÜLMELİ
Evet en anlamlı öz eleştiri barış eylemleriyle geliştirilebilir. Yine en anlamlı öz eleştiri ülkesini zorunlu olarak terk etmek durumunda kalan Önder Apo’yu bir saniye bile kabul etmemiş olan Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerdeki halkımızın ülkesine geri dönüşü gündemine almasıyla sağlanır. Önder Apo İmralı gibi mezarlık olarak tarif ettiği bir yeri tercih ederim ama “yine de ülkemi terk etmem” dedi. Yani bu sözün anlamını, derinliğini hissedersek yüreğimizde ülkeye dönüş özlemimiz pratikleşir.
Evet zorunlu birçok eziyet çekilerek, birçok zorbalıkla karşılaşılarak halkımız ülkesini terk etmek durumunda kaldı. Kimse gönüllü bırakıp gitmiyor. Fakat günümüzde sadece ve sadece özel savaş yönlendirmelerinden kaynaklı olarak terk edip gidenler var. Bunun önüne geçmek gerekiyor. Bunun tehlikesi uluslararası komplo kadar büyük bir tehlikedir. Uluslararası komplo ne yapmak istedi? Bizi ülkesiz bırakmak istedi, özgürlüksüz bırakmak istedi. E şimdi sen herhangi bir şey yokken ülkeni terk edip gidiyorsun. Ülkesiz olmayı, ülkesiz yaşamayı, özgürlüksüz yaşamayı, dolayısıyla öz kültürümüzden kopuk yaşamayı nasıl içimize sindirebiliriz ki?
Belirttiğimiz gibi zorunlu nedenlerle ülke dışında yaşayan herkes bu mücadele etrafında toplanmış, inanılmaz fedakarlıkla çalışmalar da yapıyor. Yıllar yıllar yılı bıkmadan, usanmadan çalışıyor ve yönleri ülkedir büyük çoğunluğunun. Ama bir kısım da gerçekten bu bilinçten yoksun olduğundan, bu duygudan yoksun olduğundan dolayı ülkeden kaçmayı adeta özgürlük sanıyor. İşte buna son verebilmek, yönümüzü ülkeye dönebilmek için vicdanımızda, yüreğimizde bir sızı oluşturacaksa burada çekilen acıları anlamlı hale getirebilmek. Ülkemize borcumuzu ödeyebilmek için ülkemizde olmalıyız. Bu topraklara borcumuz var, ülkemize borcumuz var, ülkemizde olmalıyız. Eğer bu şekilde yaklaşırsak bulunduğumuz her yerde barış, demokrasi, özgürlük mücadelesine sarılırız. Başka bir yaşama özenmeyiz, özenilecek herhangi bir şey yok. Kürdistan gibi insanlık tarihinin kültürünü kendinde barındıran ve on binlerce, yüz binlerce yılın kültürünün açığa çıkarılmasını bekleyen bir coğrafyada bu zenginliği görmek, bunun üzerinde yaşamak, tüm insanlıkla paylaşmak yerine kapitalist merkezlere kaçmanın hiçbir anlamı yok. Bu anlamda özenilecek bir şey söz konusu değildir. Yönümüz ülke olmalı, özgürlüğe olmalı, demokrasiye, barışa doğru olmalı.
GENÇLİĞE ÇAĞRI: ZAMANI BOŞA HARCAMAYIN
Bununla birlikte ülkedeki gençlerimizin de tüm enerjilerini barış ve demokrasi mücadelesine yönlendirmeleri gerekiyor. Önder Apo defalarca dikkat çekti, kahvehanelerde ne yapıyorsunuz diye. Gerçekten insanda vicdan olur, akıl olur. Hatta terbiye ile bağlantılı olarak ifade edelim, zamanını boş, anlamsız, hiçbir değeri olmayan şeylerle geçirmemek gerekiyor. Toplumumuzun bu kadar sorunu varken, önümüzde devasa bir barış ve demokrasi mücadelesi sorunu varken, kendisini işsiz bırakmak, kahvehane köşelerinde anlamsız bir şekilde zaman geçirmeye yatırmak, ölüme yatırmaktan beterdir. Dolayısıyla anlamlı bir yaşamımız olsun istiyorsak, barış mücadelesine sarılalım. 9 Ekim’den 15 Şubat’a bir süreç daha Önder Apo’nun esaretiyle, tutsaklığıyla geçmesin. Buna son vermeyi başaralım. Önder Apo’yu aramızda görelim. Bir dahaki 15 Şubat’ı Önder Apo’nun İmralı esaretiyle karşılamayalım. Bu son kez karşılaştığımız 9 Ekim olsun. Önder Apo’nun İmralı’da olduğu son 9 Ekim olsun.
Bugüne kadar bu konuda yeterince borçlandık. Şimdi halkımızın bilinç düzeyi gelişmiş, önemli bir örgütlülük bilinci de söz konusu. Demokratik çözüm adına herkesin yapabileceği işler vardır. Barıştan ne umuyoruz, hayattan ne umuyoruz, ne anladık ne yapacağız? Bunu sorgulamayan bir toplumsal kesim maalesef var. Onlar için uyarıcı olmak gerekiyor. Öyle gafletle karşılanacak, rehavetle karşılanacak bir süreç değil. Hiç kimse demesin, tekrar savaş olmaz. Olmasın istiyoruz. Fakat o kadar kritik bir süreçteyiz ki, barış sağlanmış her şey bitmiş gibi yaklaşılırsa, yarın nasıl bir kıyametle karşılaşacağımızı kimse bilemez.
HENÜZ HİÇBİR GÜVENCE YOK
Hiçbir güvencesi yok. En küçük bir güvence sağlanmış değil. Henüz Kürdün halkımızın anadili bile kabul edilmiş değildir. Küçücük bir güvencesi yok. Dolayısıyla yirmi dört saat barış mücadelesini vermemiz gereken bir dönemi yaşıyoruz. Eğer uluslararası komploya karşı vicdanlı, yürekli ve akılla hareket edeceksek, Önder Apo’nun geliştirdiği süreci toplumsallaştıralım. Toplum olarak barış mücadelesi adına komünler oluşturalım.
Barış komünleri her yerde geliştirilebilecek komünlerdir. Hiç kimse işsiz kalmaz, hiç kimse kahve köşelerinde oturmak durumunda kalmaz. İki kişi bir araya geldiğinde barış için neler yapabileceğini tartışmalı. Bireysel yaşamı için tartıştığı kadar toplumsal ülke için, Kürdistan için demokratikleştirerek sahipleneceğimiz Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti için bunu yapalım. O zaman devlet refleksleri de değişir. Cumhuriyet bizim cumhuriyettir dediğimiz zaman neden ona karşı olalım ki? Evet, demokratikleştireceğimiz bir cumhuriyet bizim cumhuriyetimiz olacaktır. Ona karşı olmayacağız, sahipleneceğiz.
Şimdi devlet güçlerinin bir kesimi de Kürdün halen cumhuriyet karşısında tehdit oluşturduğunu iddia ediyor. Bu elbette klasik eski akıl ama bir de bunu kendisine bahane yaparak oyalama siyaseti yürütenler var. Bunları da ellerinden almamız gerekiyor. Cumhuriyeti demokratikleştirdiğimiz zaman bizim cumhuriyetimizdir diyebiliriz, sahipleniriz. Neden karşı olunsun ki? Sahiplenilen bir olgu kendisini tehdit, tehlike olarak görmez. Kürdü tehlike olarak, tehdit olarak görmez, görmemelidir.
İşte bunun için tüm toplumsal kesimlerin barış ve demokrasi mücadelesi etrafında buluşması, eylem etkinliklerini, bu temelde gücünü ortaya koyması gerekiyor ki, bu sahiplenme milyonların gücünü açığa çıkardığı zaman gerçek bir sahiplenmeye dönüşür. Evet, o zaman barış bir hayal olmaktan çıkar. Halklarımızın ortak geleceği böyle şekillenir.
BARIŞ PERSPEKTİFİNİ CANLI TUTALIM
Şimdi burada tabii ki sadece Kürt gençlerine çağrı yapmak yetmez. Türkiye aydını, Türkiye sanatçıları özellikle bu beklentileri daha iyi anlayabilir ve karşılayabilir. Çok değerli tutum sahibi olanlar var. Ama bakıyoruz onlar da yalnız kalıyor. Neden yalnız kalsın ki? Evet, Türkiye Meclisi’nin komisyonu sizi çağırmamış, dinlememiş olabilir. Ama buna karşı küskünlük gösterip geride durmak mı gerekiyor? Hayır, çözüm sadece oradan geçmiyor. Sadece komisyon çalışmasıyla olmaz. Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi zemininde sorunun çözülmesi, hukuki adımların orada atılması, hiç zaman geçirilmeden gerekli yasaların çıkarılmasını sağlamak gerekiyor. Bunu sağlayabilmek için hepinizin, sizlerin de harekete geçmesi gerekiyor. Bunun için bir şarkı bile söyleyebilmek çok değerlidir, çok anlamlıdır. Kimseyi yadırgamak için bunu belirtmiyoruz, kimseyi suçlamak için de belirtmiyoruz. Bir realite var, dikkat çekmek istiyoruz. Eğer bu görevimizi, bu sorunumuzu bugün yerine getirmezsek, yarın şarkı söyleyecek ortam bulamayız. Özgürce şarkılarımızı söylemek istiyorsak, barış ve demokrasi mücadelesinde yerimizi almalıyız.
Sanatımızı özgürce yapmak, özgürce yazmak, özgürce konuşmak, tartışmak istiyorsak ve yaşam tarzımızı inandığımız gibi özgürce ifade etmek ve geliştirmek istiyorsak, günümüzde apaçık, önümüzü aydınlatan bir barış perspektifi var. Bu perspektife sahip çıkalım. Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısına sahip çıkalım. Bakın, hepimizde, herkeste nasıl büyük bir heyecan oluşturdu. O heyecanı canlı, diri tutalım, toplumsallaştıralım. O zaman sonuç alabiliriz.
İşte böylesi beklentilerimizin olduğu bir dönemi yaşarken, bir kez daha 9 Ekim Uluslararası Komplosunu ve onu gerçekleştiren güçleri kınıyorum, nefretle kınıyorum. Tüm mücadele güçlerine başarılar diliyorum. Önder Apo’nun 27 yıllık amansız direnişini sonsuz bir saygıyla selamlıyorum. Aynı şekilde, bu mücadelede “Güneşimizi Karartamazsınız” diyerek, öncülük yapan ve şehit düşen tüm şehitlerimizi saygıyla, minnetle anıyorum. Herkese barış, demokrasi mücadelesinde başarılar diliyorum.