Demokratik entegrasyon kavramı neyi ifade ediyor?

Demokratik entegrasyon, kapitalist modernitenin ısrarlı bir şekilde entegrasyon kavramını ve yasalarını toplulukları asimile etmesine karşın ortaya çıkan bir kavramdır.

DEMOKRATİK ENTEGRASYON

Entegrasyon kavramı, farklı unsurları birbirine entegre etmekten gelen bir tanım. Tanım olarak asimile olmayı dayatmayan bir kavram iken, kapitalizm tarafından açık bir biçimde güçsüz olanın güçlü olana entegre olması, biat etmesi, güçlü içinde eriyip yok olması anlamında kullanılan entegrasyon kavramı, kapitalist sistem tarafından ısrarla kendi potasında farklılıkları eritme anlamında kullanılmış ve uygulanmıştır.

Bu nedenle de tanım ilk duyulduğunda bir endişe, bir şüphe ile karşılanmış olabilir. Yaşanılanlar ve görülenlerden kaynaklı olarak bu tepki doğal ve anlaşılabilir bir tepkidir.

Entegrasyon sözcüğü, Fransızca integration ‘bütünleme, birbirine ekleyerek bütün haline getirme’ sözcüğü ve Latince integrara fiiline ‘+tion’ son ekinin eklenmesiyle türetilmiş ve “bütünleşmek, ortaklaşmak” anlamına gelecek şekilde tanımlanmıştır. Yani son dönemde Önder Apo’nun açıklamasının ardından ortaya atılan ‘asimile olacaklar’, ‘asimilasyonun ilk adımı’ gibi söylemler, tamamen kişi ve yapıların art niyetlerinden kaynaklı söylemlerdir. Asimilasyon ile entegrasyon farklı tanımlardır.

Kapitalist sistem her ne kadar entegrasyonu kendi istediği şekliyle kullanmaya, asimilasyona bir kılıf olarak tanımlamaya çalışsa da ikisi birbirinden farklıdır. Asimilasyon, bir toplumun başka toplum ve toplulukları tek tipleştirerek kendi kültürünü dayatma ve kendine bağımlı hale dönüştürme çabası iken; entegrasyon, bunun tam tersi olarak, farklı kültürel dokulardan ve disiplinlerden gelen bireylerin ya da toplumların bir arada yaşaması, bütünleşmesi anlamındadır.

Yeni dünyada sınırların kalktığı, insanların birbirleriyle daha sık görüştüğü ya da farklı sebeplerden kaynaklı olarak (savaşlar, baskılar, ekonomik nedenler vb.) göçlerin arttığı bir dönemde, politik bir tanım olarak yeniden ortaya çıkan entegre ve entegrasyon kavramları, doğru bir politik çizgiyle kullanıldığında, her gün yenileşen bu dünya koşullarında ortaklaşmanın ilk adımı olacaktır.

Birey ya da topluluk fark etmez; farklı bir yere gidildiğinde, oraya alışma süreciyle birlikte kendi kültürünle orada yeni bir yaşamı ortak bir şekilde kurma sürecine entegrasyon denir. Günümüz dünyasında göçlerle ortaya çıkan durum da budur. Farklı kültürler aynı coğrafyada buluşmakta ve birlikte yaşam kurmaya çalışmaktadır. Ulus-devletlerin eksik ve kendi çıkarları üzerinden şekillenen politik yaklaşımlardan dolayı, günün sonunda yanlışlıklar ortaya çıksa da yukarıda da belirttiğimiz gibi, doğru bir politik çizgiyle bu süreç önemli gelişmelerin ilk adımı olacaktır. Bu doğru çizgi ise, aslında Önder Apo’nun tanımladığı şekliyle demokratik entegrasyon sürecidir.

Entegre, bireyin topluma dahil olması; entegrasyon ise bir topluluğun, farklı bir topluluk içerisinde kendi özgül koşullarıyla var olması demektir. Bunun için yasalar çıkarılmalı, ortaklaşmayı hızlandıracak kurallar getirilmeli, buna göre adımlar atılmalı ve bu süreç iki toplumu da kapsayacak şekilde olmalıdır. Günümüzde ulus-devletlerde, bu entegrasyon yasaları ve adımları, ‘güçlünün güçsüzü ezmesi’ olarak kullanılmak istenmekte; ülkelere gelen göçmenlere kendi kültürlerini terk ederek egemen kültüre biat etmeleri istenmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak da asimilasyon dayatılmaktadır.

Bunların dışında, günümüzde ‘göçmen karşıtı’ söylemler üzerinden güçlenen faşist hareketlerin temelinde, ortak yaşamı kabul etmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu da ulus-devletler tarafından bilinçli bir şekilde önü açılan bir duruma dönüşmektedir. İktidarlar ve devletler, farklı bir toplumla ortaklaşmak yerine onları kendi içlerinde eritmek, köle yapmak amacıyla bu zor aygıtlarını kullanmaktadır.

ENTEGRASYON YASALARI VE DEMOKRATİK ENTEGRASYON

Günümüz dünyasında, kapitalist modernite tarafından yaratılan ve kendi çıkarları için sürdürülen savaşlar sonucunda ortaya çıkan göçler sonrasında, bu entegrasyon yasaları bir asimilasyon aracına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Savaşların olduğu bölgelerden başka bölgelere gitmek zorunda kalan halklara, topluluklara ve bireylere kendi düşünceleri dayatılmış, onları birer köle haline getirme çabaları içerisine girilmiştir.

Bugün dünyada göçmenler ve mülteciler üzerinde uygulanan baskı yasalarının ve faşist yaklaşımların temelinde de bu köleleştirme girişimleri bulunmaktadır. Ortadoğu’da, özellikle Filistin ve Suriye başta olmak üzere birçok bölgede ve Kürdistan’da yaşanan savaşlardan kaynaklı olarak göç etmek zorunda kalan halklar, gittikleri yerlerde ‘ya bizim dediğimiz gibi yaşarsınız ya da kendi elimizle güçlendirdiğimiz ve izin verdiğimiz faşist yapıların baskılarına maruz kalır, savaşın ve ölümlerin doğal hale getirildiği coğrafyalarınıza dönersiniz’ anlayışıyla karşılaşmaktadır.

Bu baskı ve dayatmalar, toplulukların gittikleri ülkelerde kendilerine ait kapalı bir toplum yaratma girişimlerini hızlandırmış, onları ortak bir yaşam ideasından uzaklaştırarak yalnızlaştırmıştır. Zaten kapitalist sistemin istediği de bu yalnızlaşmadır; çünkü yalnızlaşan, ortaklaşmayan ve ayrışan toplumlar üzerindeki hükmetme yöntemleri daha kolay ve daha basittir. Oysa ortaklaşma ve bir arada yaşama, örgütlenmeyi ve örgütlenmeden doğan doğru bir karşı duruşu da beraberinde getirecektir.

Ulus-devletler ve onları yaratan kapitalist sistem çok iyi bilmektedir ki entegrasyon, bir sorumluluk duygusuyla ve göç eden toplum ile göç alan toplumun ortak değerler paydasında buluşmasıyla mümkündür. Bu, sadece ekonomik çıkarlar üzerinden kurulan bir ilişki değil; tam anlamıyla insani değerlerin ortaklaşması ile mümkündür. İşte tam da bu insani olanda buluşmanın kendi çıkarlarına hizmet etmeyeceğini bildiklerinden, kapitalist sistem ve ulus-devletler, kendi toplumlarını da ‘farklı olana düşman’ haline getirerek, ortaklaşmak yerine köleleştirme düzenini kurma çabası içerisine girerler.

Lenin’in sözüyle anlatmak gerekirse: “Kapitalizm, doğru olan ne varsa alır, kendi çıkarlarına göre değiştirir ve size doğru olan o imiş gibi satar.”

Yani entegrasyon, kapitalizm içerisinde bir yasa değil; kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye çalıştığı bir tanımdır. Entegrasyon, kapitalizmi reddeden toplulukların kendi öz örgütlülükleri, öz disiplinleri ve kuralları üzerinden, bir ulus-devlet içerisinde ya da farklı bir yerde, farklı topluluklarla bir arada yaşamasının ilk adımlarındandır. Her ne kadar kapitalist sistem, entegrasyon yasalarını kendi çıkarları için gerçek tanımından saptırsa da bu onun tanımını ortadan kaldırmaz. Dünya üzerinde, entegrasyon yasalarını doğru uygulayan ve uygulamak için çaba harcayan pratikler de mevcuttur.

Dünyanın birçok yerinde entegrasyon yasaları kısmen doğru bir şekilde uygulanmış ve farklı topluluklar, tam olarak söylenemese de bir arada yaşama deneyimleri yaşamıştır. Burada ‘tam olarak’ dememizin sebebi, entegrasyonu sadece göreceli ve kısa süreli bir yasa olarak görmekten geçmektedir. Entegrasyon, ‘yaptık, şu kadar sürede oldu’ denilecek bir tanım değildir. Yaşamın tamamen merkezinde olacak ve süreklilik arz edecek bir yasa olduğu zaman, doğru örgütlendiğinde uygulanabilir hale gelir.

DEMOKRATİK ENTEGRASYONUN İLKELERİ NELERDİR

Demokratik entegrasyon ilkesi, ulus-devletlerin keyfine bırakılmayacak kadar önemli bir adımı tanımlar. Burada yasa, bir toplumun başka bir toplum içerisinde asimile olmasını ve eritilmesini engellemek için kullanılmak zorundadır. Bu nedenle, kapitalist modernitenin kendine göre uyarladığı bir tanım ile bağı olamaz.

Dünyada da örnekleri bulunan bu yasalar, aslında bir nevi konfederal bir sistemin temel yapı taşlarından birini oluşturur. Bir ulus-devlet içerisinde bulunan farklı bir topluluğun, devletin sınırları içerisinde kendi özgünlüklerini yaşamasına olanak tanıyan ve onu tüm renkleriyle kabul eden bir sistemin oluşmasının ilk adımı olarak görülmesi gereken demokratik entegrasyonda, ötekileştirilmenin, yok sayılmanın veya güçlü olan toplumun kurallarına göre hareket etmenin önüne geçilmesi gerekir.

Bundan kaynaklı olarak, demokratik entegrasyon ile ilgili yasalar, gücü elinde tutanların eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Demokratik entegrasyon yasalarında uyulması gereken belli başlı temel ilkeler şunlardır:

İnsan hakları temelli bir yaklaşım esas alınmalıdır.

Ortak değerler üzerinde bir ortaklaşmaya gidilmelidir.

Toplulukların ve bireylerin kimlik, din, kültürel yaklaşımlarının asimile edilmesine karşı korunması gerekir.

Fırsat eşitliği ilkesine dikkat edilmeli, hiçbir grup diğer bir gruptan daha güçlü olmamalıdır.

Demokratik entegrasyon yasaları ile birlikte gündelik hayatta bir ortaklaşma sağlanmalı; sosyal yaşamda ötekileştirme tehlikelerinin önüne geçilmelidir.

Entegrasyon yasaları, hızlı ve doğru bir yaklaşım içerisinde, zamana yayılmadan uygulanmaya başlanmalıdır.

Demokratik entegrasyon yasaları, kişilerin bulundukları toplumlara ait olduklarını ve dışlanmadıklarını bilmeleri sağlandığında doğru şekilde ilerleyecektir. Bu nedenle, bir ulus-devlet içerisinde bu yasalar gerekiyorsa, iktidarı elinde tutanların dışlayıcı politikalardan uzak durması ve uygulayanlara da izin vermemesi gerekmektedir.

Demokratik entegrasyon süreçlerinde topluluklar, bulundukları bölgelerde ‘öteki’ olarak görülmediklerinde ve sosyal hayata doğru bir şekilde dahil olduklarında, yaşam içerisinde ortaklaşmanın ilk adımlarını da atacaktır. Ortaklaşma ve bir arada, özgür bir şekilde yaşam, Önder Apo’nun dediği gibi, devrimin en önemli sorusunun cevabına doğru bir giriş niteliğindedir: ‘Nasıl yaşamalı?’

DEVAM EDECEK