Türkiye’de Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında çalıştırılan çocukların iş cinayetlerinde yaşamını yitirmesi, son yılların en ağır eğitim ve çocuk hakları krizlerinden birine dönüştü. Millî Eğitim Bakanlığı’nın “mesleki eğitim” adı altında yürüttüğü bu model, yüz binlerce çocuğu ucuz iş gücü olarak işyerlerine yönlendirirken; ağır çalışma koşulları ve denetimsizlik nedeniyle çok sayıda çocuğun hayatını kaybetmesine yol açtı.
Bu tabloya karşı ses çıkaranlar arasında Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası da yer aldı. Sendika üyeleri, 1–3 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi’nde MESEM’i ve çocuk ölümlerini protesto etti. “MESEM çocuk katilidir” yazılı pankart açan öğretmenler ters kelepçeyle gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında sendika üyesi Derya Demir de bulunuyordu.
Derya Demir, MESEM’in çocukları nasıl eğitimden kopardığını, yarattığı pedagojik ve psikolojik tahribatı, devletin bu sistemi nasıl savunduğunu ve öğretmenlerin neden buna karşı mücadele ettiğini anlattı.
MESEM uygulamaları öğrencilerin eğitim süreçlerini kesintiye uğratarak onları iş gücüne yönlendiriyor. Sizce bu, eğitim hakkının açık bir gaspı değil mi?
Ucuz iş gücü arayışı, sermayenin yolunu yoksul çocuklara çıkarmış oldu. Yaklaşık 500 bin çocuk işçiyi barındıran bu sistem, Mesleki Eğitim Merkezleri olarak adlandırılıyor. Yani çocukların eğitim gördüğü iddia ediliyor.
Resmiyette çocukların haftada dört gün mesleki eğitimi iş yerlerinde, bir gün ise teorik eğitimi okullarda aldığı söyleniyor; fakat gerçek böyle değil. Çocuklar, iş yerlerinde sınırı belli olmayan saatlerde ve çok ağır koşullarda çalıştırılıyor. Çoğu öğrenci, haftada bir gün okula gitme haklarının dahi ellerinden alındığını ve çalıştırıldıklarını söylüyor.
Zaten çocuklar o kadar ağır koşullarda çalışıyor ki haftanın bir günü eğitim verilse bile, bundan ne kadar faydalanabilecekleri muamma. Sonuca bakacak olursak, ortada kesintiye uğrayan bir eğitim bile yok bu merkezlerde. Sermayeye köle olarak peşkeş çekilmiş çocuklar var. Eğitim adına hiçbir şeyin olmadığı korkunç bir sistem yarattılar. Hem eğitim hakkının hem de yaşam haklarının açık bir gaspı var ortada.
Çocukların okul yerine işyerine yönlendirilmesi pedagojik açıdan nasıl bir tahribat yaratıyor ve onların kişisel gelişimlerini nasıl etkiliyor? Öğrencilerin erken yaşta üretim sürecine sokulması, özgür düşünme becerilerini ve toplumsal gelişimlerini nasıl etkiliyor?
Sanırım en doğru örnek, 15 yaşındaki MESEM öğrencisi Berk’in ailesine “Yaşama isteğim kalmadı” notunu bırakarak intihar etmesi olur. Çocukların ellerinden yaşama istekleri alınıyor. Çocuklara, çocuk gibi davranılmayan bir sistem bu. Doğal olarak çocuklukları, çocuk olma hakları da çalınmış oluyor.
İş yerinde patron tarafından hor görülüyor; belki dayak yiyor, ayak işleri yaptırılıyor, patron özel işlerinde kullanıyor. Köleleştirilmiş çocuklardan söz ediyoruz. Bir yetişkin için bile zor olan koşullar var. İş sırasında elektrik çarpması, mesela, çocuk için bir rutine dönüşmüş durumda. Bedenlerindeki yaraları kabullenmiş durumdalar. Seslerini çıkardıklarında kovulmaktan korkuyorlar; çünkü üç hafta içerisinde yeni bir iş bulamazlarsa sınıf tekrarı yaptırılıyor. On birinci sınıfta bir çocuk MESEM’i bırakmak istese, eğitime dokuzuncu sınıftan başlamak zorunda bırakılıyor. Bu çaresizlik ayrıca, suça sürüklenen çocukları da karşımıza çıkarıyor.
Adeta bir bataklık. Yaklaşık 500 bin çocuk, MEB eliyle bu bataklığın içine atılmış durumda. Böyle bir bataklıkta köle gibi kullanılan çocukların özgür düşünme becerilerinin gelişmesi çok zor. MESEM’li bir çocuğa şu soru soruluyor: “Bu yaşadıkların için insanlar bir şey yapsın ister misin?” Çocuk, “Bir de onlarla uğraşamam” diye cevap veriyor. Üzerindeki ağır yükle, uğraştığı bin bir türlü dertle 40 yıllık işçi gibi konuşuyor.
Böyle sıkıştırılmış bir toplum yaratma amacı var. “Eğitim” de bunun en kullanışlı yolu. Özellikle yoksul ve mecbur insanları kullanmak işin daha da kullanışlı tarafı. MESEM’de eğitime dair hiçbir şey olmaması da tesadüf değil; bu, amacın özenle döşenmiş yolu.
Hem bedensel hem de psikolojik olarak büyük bir tahribatla, sırtında kendilerinden büyük yüklerle yaşamaya çalışan -zorlanan- çocuklar…
Millî Eğitim Bakanlığı’nın patronlarla birlikte düzenlediği zirvelerde MESEM’in övülmesi ve öğretmenlerin gözaltına alınması, yine 16 öğrencinin bu kapsamda tutuklanması devletin eğitim politikası hakkında ne söylüyor?
MEB, 1–3 Aralık tarihleri arasında bir Mesleki Teknik ve Eğitim Zirvesi düzenledi. Bu zirvenin ortakları ise, tabii ki, daimi ortakları olan patronlardı. Bakan Tekin, MESEM’i “modern ahilik” olarak tanımlıyor ve buna dayanarak övüyor. Oysa görüyoruz ki bu düzenin ahilikle ilgisi yok.
“Üstelik biz bu çocuklara eğitimin yanında harçlık da veriyoruz” diyor. Burada sözünü ettiği, ailelerden alınarak çocuklara ‘harçlık’ diye verilen; asgari ücretin üçte biri kadar bir para. Bu merkezlerde eğitime dair hiçbir şey olmamasının yanında, iş kazalarından ve ölen çocuklardan hiç bahsetmiyor tabii ki. Bu aymazlık bize yabancı değil; onu iyi tanıyoruz. Fakat MEB’in “katil” bir sistemi övmesi, basit bir şey değil.
Biz bu zirveyi öğrendiğimizde, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası olarak -öğretmenler olarakü “Orada olmalıyız” dedik. Son bir yılda 85 çocuğu öldüren sistemi teşhir etmek istedik. Öğrenciler de böyle düşünmüş; hepimizi gururlandırdılar. Bunun yapılması gerekiyordu ve bu sorumluluğu alan öğrenciler ile öğretmenler oldu. Kanla biriken bir sermayenin üzerine yatanları, tutup çekmiş olduk bir bakıma orada.
Sonucunda biz öğretmenler ters kelepçeyle gözaltına alındık. On altı öğrenci ise işkenceyle gözaltına alındı ve ifadeleri dahi alınmadan hukuksuz bir biçimde tutuklandı.
Katil bir sistemi övenler, buna ses çıkaran öğrenci ve öğretmenleri cezalandıranlar; eğitim adına söz söyleme hakkına sahip değiller. Yapılanlar, hukuksuz olduğu kadar bir rezilliktir. Görüyoruz ki MESEM’den ayrı da içi boşaltılmış bir eğitim sistemi var. Eğitimi, yaratmak istedikleri toplumu şekillendirmek için bir araç olarak kullanıyorlar. Eğitim politikaları bu, açık.
Buna izin vermemeliyiz. “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim.” Yolu buraya çıkaracağız.
Son olarak biz, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası olarak Bakan Tekin’e “patronların bakanı” demiştik. Bundan epey rahatsız olmuştu. Bu bir yakıştırma değil, bir tespitti. Eğitimi el ele getirdikleri bu garabet halden kurtarmak için bizim mücadelemiz devam edecek. Biz, öğretmenler olarak bu sorumluluğu aldık. Herkesin de alması gerekiyor.
O gün zirvede pankartımızda şu yazıyordu: “Ne bu düzen ahilik / Ne siz vezirsiniz / Çocuk katilidir MESEM / Rezilsiniz!” Bu rezillik elbet bitecek. MESEM, olması gereken yerde, tarihin çöplüğünde yerini alacak.