26 yıldır İmralı Ada Hapishanesi’nde ağır tecrit koşullarında tutulan Önder Apo’nun öncülüğünü yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, uluslararası düzeyde giderek daha fazla destek ve yankı buluyor. Farklı toplumsal kesimlerden ve uluslararası çevrelerden gelen açıklamalarda, Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı diyalog ve çözüm adımları olumlu karşılanıyor. Bu süreçte, barışın kalıcı ve anlamlı hale gelmesi için Türk devletine, siyasi ve hukuki düzlemde somut adımlar atması yönünde güçlü çağrılar yapılıyor. Sürecin başarısı için, özellikle Önder Apo’nun müzakere koşullarının sağlanması ve özgürlüğünün sağlanması gerektiği vurgulanıyor.
Bu süreç aynı zamanda, Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin yıllardır savunduğu demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmanın daha geniş kesimlerce tanınmasını ve görünürlük kazanmasını sağladı. Barış ve demokratik toplum perspektifi etrafında şekillenen bu fikirler, yalnızca Kürt halkı için değil, tüm Ortadoğu ve dünya halkları açısından da umut verici bir alternatif olarak değerlendiriliyor. Giderek artan bir şekilde tartışılan bu paradigma, mevcut krizlere karşı yeni bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.
Önder Apo’nun öncülüğünü yaptığı sürecin önemini ve özgürlük mücadelesinin savunduğu fikirlerin teorik ve siyasal önemini, Bologne Üniversitesi Siyaset Bilimcilerinden Prof. Sandro Mezzadra ile konuştuk. Çözüm sürecinin küresel düzeyde büyük bir öneme sahip olduğunu belirten Prof. Mezzadra, bu girişimin Önder Apo’nun milliyetçiliğe karşı geliştirdiği paradigmanın tamamlayıcı bir adımı olarak görülebileceğini ifade etti.
Yaptığı teorik çalışmalarla, siyaset biliminin önde gelen isimlerinden birisi olan İtalyan Profesör Sandro Mezzadra ile yaptığımız söyleşi şu şekilde:
‘KÜRESEL DÜZEYDE BİR ÖNEME SAHİP’
Öncelikle yoğun gündeminiz içerisinde bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Türk devleti ile Kürt Özgürlük Mücadelesi arasında devam eden barış süreci ile başlamak istiyorum. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle, okuyucularınıza hitap etme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Türkiye’deki barış sürecinin hem Türkiye tarihinin hem de bölgesel boyutun — yani Suriye’de, Irak’ta ve genel olarak Ortadoğu’da yaşananların — çok önemli bir dönemi olduğunu düşünüyorum. Barış sürecinin içsel boyutuna gelince, Kürt siyaseti açısından bunun büyük bir başarı, birkaç yıl önce özellikle Abdullah Öcalan’ın düşünce ve yazılarında başlayan milliyetçilik eleştirisinin bir tür tamamlanması olduğunu düşünüyorum.
Bugün dünyanın birçok yerinde yeniden yükselen bir milliyetçilik dalgasıyla karşı karşıyayız. İşte bu yüzden barış süreci ve Kürtlerin ulus-ötesi siyaseti bana göre çok önemlidir. Tekrarlamak isterim ki, bu yalnızca Türkiye açısından değil, aynı zamanda bölgesel ve hatta küresel düzeyde de büyük öneme sahiptir.
‘BARIŞ SADECE SAVAŞIN YOKLUĞU DEĞİL’
Ortadoğu başta olmak üzere küresel ölçekte silahlanmanın ve savaş söylemlerinin arttığı bir dönemde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın barış ve müzakereden yana tutum almasını ve bu tutumunda ısrar etmesini nasıl değerlendirmek gerekir?
Az önce belirttiğiniz nedenlerden ötürü, şu anda küresel ölçekte yıkıcı bir savaş döneminden geçiyoruz. Gazze’de soykırımın ötesinde bir durumdan söz ediyoruz.
Dünyanın birçok yerinde siyasetin askerileşmesi süreçleriyle karşı karşıyayız. Tam da böyle bir dönemde barıştan söz etmek, barışı konuşmak ve barışın anlamını tanımlamak son derece önemlidir.
Barış yalnızca savaşın yokluğu değildir; aynı zamanda toplumsal ilişkileri ve toplumsal iş birliğini savaş ve militarizasyonla bağdaşmayacak bir biçimde düzenlemeyi amaçlayan bir siyasi ve sosyal projedir. Bu bakış açısından hareketle, barış sürecinin bugün Türkiye’de, bölgede ve onun ötesinde gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.
‘SÜREÇ KÖKLÜ MİLLİYETÇİLİĞE KARŞI BİR ALTERNATİF’
Türkiye’de yürüyen bu sürecin bölgesel hatta küresel düzeyde bir önemi olduğuna dikkat çektiniz. Peki, dünyadaki çatışmalı süreçlerin barış ve çözüm yönünde evrilme deneyimlerini göz önünde bulundurduğunuzda, Kürt meselesinin demokratik çözümüne yönelik bu süreci nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bu barış sürecini elbette hâlâ önemli birer referans noktası olmaya devam eden diğer örneklerle karşılaştırmanın kolay olmadığını düşünüyorum.
Ancak Türkiye’de Kürt siyaseti tarafından başlatılan barış sürecinin kendine özgü bir niteliği olduğunu düşünüyorum. Bu özgünlük, uluslararası düzeyde içinde bulunduğumuz çok özel bir tarihsel ve siyasal bağlamla ilgili. Barış süreci, hepimizin bildiği tüm zorluklara rağmen, uluslararası sistemin ve özellikle Ortadoğu’nun mevcut krizinde önemli bir rol oynamaya çalışan bir ülkede gerçekleşiyor.
Türkiye’nin Gazze’deki ateşkes müzakerelerinde önemli bir aktör olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, içsel boyut ile bölgesel boyut arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu görebiliyoruz.
Bence barış süreci, Türkiye’nin yeni bir toplumsal ve siyasal yapılanmaya yönelmesini sağlıyor; bu da ülkenin milliyetçiliğin ötesine geçerek bölgede olumlu ve ilerici bir rol oynamasına imkân tanıyabilir. Türkiye’de milliyetçilik hâlâ çok güçlü.
Ama bence Kürtlerin yürüttüğü bu barış süreci, bu köklü milliyetçiliğe karşı bir alternatif oluşturuyor. Hem Türkiye’de var olan milliyetçiliğe karşı hem de bölgesel düzeyde var olan milliyetçiliğe karşı bir eleştiri ve alternatif olarak görmek gerek.
‘ÖCALAN FİKİRLERİNİN ETKİSİ SINIRLARI AŞTI’
Abdullah Öcalan, ulus devleti baskıcı bir yapı olarak eleştiriyor ve doğrudan demokrasiye dayalı bir öz örgütlenme modeli olan Demokratik Konfederalizmi öneriyor. Siz de yaptığınız akademik ve teorik çalışmalarda egemenliği sınırlar ötesinde parçalanmış ve dönüşüm geçiren bir kavram olarak analiz ediyorsunuz. Kürt Hareketi’nin savunduğu Demokratik Konfederalizmin sizin eleştirdiğiniz küresel kapitalizme veya ulus devletlere bir alternatif olabileceğini düşünüyor musunuz?
Kısa cevabım evet. Ancak bazı açıklamalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kürt Hareketi’nin ulusal sınırlar eleştirisini paylaşıyorum; bu eleştiri, demokratik konfederalizm projesinin ayrılmaz bir parçası. Bence vurgulamamız gereken nokta; demokratik konfederalizmin özyönetim, feminizm ve ekoloji gibi bazı temel ilkeleri ortaya koymuş olması. Ve bu genel ilkeler bir araya geldiklerinde kapitalizme bir alternatifin öncülünü oluştururlar.
Ancak mesele şu ki, bu ilkelerin pratiğe dönüştürülmesi her bağlamda kaçınılmaz olarak farklıdır. Demokratik konfederalizmin etkisinin Rojava’nın ve hatta Kürt dünyasının çok ötesine geçtiğini akılda tutmak önemlidir. Ancak bu etki, yaratıcı çözümler üretme yönünde bir çabaya girmemiz için bizi teşvik ediyor. Daha önce ifade ettiğim gibi, dünyanın birçok hareketinin Demokratik Konfederalizmle paylaştığı genel ilkelerin pratiğe tercüme edilmesi çabasıdır bu.
‘DEMOKRATİK KONFEDERALİZM BİR ALTERNATİF SUNUYOR’
Abdullah Öcalan, kapitalist moderniteyi bütüncül bir sistem olarak tanımlıyor ve buna alternatif bir yol olarak demokratik moderniteyi öneriyor. Siz de kapitalizmin mantığını, onun işleyişi (lojistik, veri, hareketliliğin kontrolü) üzerinden inceliyorsunuz. Sizce, hangi tür sosyal veya politik uygulamalar, işleyen kapitalizmin hegemonyasını gerçekten kırabilir?
Her şeyden önce mücadelelere odaklanmamız gerekiyor. Mücadeleler olmadan küresel kapitalizme bir alternatif hayal etmek çok zordur. Bu nedenle, küresel kapitalizmin birikim döngülerini yeniden düzenlediği noktalarda mücadelelerin nasıl ortaya çıktığına bakmamız gerekir.
Burada söylenmesi gereken çok genel bir nokta olduğunu düşünüyorum: Küresel kapitalizme alternatif, sizin de söylediğiniz gibi, enternasyonalist bir alternatif olmalıdır. Bu da, daha önce demokratik konfederalizmden söz ederken belirttiğim türden yankıların, bu alternatifin inşasında kilit öneme sahip olduğu anlamına gelir. Karşı karşıya olduğumuz ihtiyaç, bu tür yankıları, bu tür iletişimi — isterseniz buna bir tür “çeviri” de diyebiliriz — yoğunlaştırmaktır. Bu da, genel bir alternatif vizyonun oluşturulmasına yönelik bir çaba olup, sonrasında yerelleştirilmesi, yani her bağlama özgü biçimde yeniden tercüme edilmesi gerekir.
Bence bu, bugün bizim için son derece önemli bir görevdir. Belki de enternasyonalizm dilinin ötesine geçmemiz gerekiyor. Çünkü enternasyonalizm dili, nihayetinde “ulus” kavramına dayanır. Bu nedenle, belki de yeni sözcükler, yeni kavramlar icat etmemiz gerekir.
Ancak, ulusötesi ve kıtalararası düzeyde bir alternatif vizyon tanımlamak için çalışmak son derece önemlidir. Ve tekrar ediyorum, demokratik konfederalizmin dünya çapındaki dolaşımı bu açıdan çok büyük bir önem taşıyor.
‘NEOLİBERAL HEGEMONYA KRİZ İÇİNDE’
Bugün başta Avrupa olmak üzere birçok yerde gördüğümüz halk ayaklanmaları artık birçok yerde temsili veya liberal demokrasilerin işlemediğini gözler önüne seriyor. Liberal demokrasilerin içinde bulunduğu bu krizi nasıl açıklamak gerek? Halklar alternatifsiz mi?
Liberal demokrasinin krizi yeni bir olgu değildir. Bunun bir tarihi vardır. Soruyu daha genel bir düzeyde yanıtlamak gerekirse, son birkaç on yılda kapitalizmin geçirdiği dönüşümler, liberal demokrasinin krizini açıklamak açısından son derece önemli bir faktördür. 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında şekillenen neoliberal hegemonya, birçok açıdan liberal demokrasinin geleneksel — hatta kurumsal — çerçevesini aşındırmıştır.
Bugün, neoliberal hegemonyanın kendi tarihsel seyrinin sonuna yaklaştığı bir dönemde, bu krizin radikalleştiğine tanık oluyoruz. Neoliberal hegemonyanın bu sonu — ki bu da ayrıca açıklamayı gerektirir — aslında toplumsal hareketlerin ve sol entelektüellerin onlarca yıldır bir anlamda hayalini kurduğu bir şeydi. Ancak bu süreç, arzuladığımız biçimlerden çok farklı şekillerde gerçekleşiyor. Bu gelişmeler, farklı yerlerde farklı biçimler alan ama bir tür ortak bağ oluşturan yeni bir otoriterlik dalgasıyla bağlantılıdır.
‘ÖCALAN’LA KONUŞMAK İSTERDİM’
Eğer kapitalizmin dönüşümleri veya alternatiflerin inşası üzerine Abdullah Öcalan’la doğrudan bir diyalog kurma fırsatınız olsaydı, ona hangi soruyu sormak veya onla hangi meseleyi konuşmak isterdiniz?
Bence konuşmamızın başında ele aldığım sorular — yani Türkiye’nin iç dinamikleri ile bölgesel boyut arasındaki kesişim noktasında milliyetçilik eleştirisinin siyasal önemine ilişkin meseleleri özellikle konuşmak isterdim. Bu önemlidir. Bu konular üzerine kendisiyle bir tartışmaya girmeyi çok isterim. Ve gerçekten umuyorum ki bu, yakın zamanda mümkün olacak.
SANDRO MEZZADRA KİMDİR?
Bologna Üniversitesi’nde siyaset teorisi profesörü olan İtalyan düşünür Sandro Mezzadra, göç, sınırlar, küreselleşme ve kapitalizmin güncel dönüşümleri üzerine yoğunlaşıyor. “Border as Method” ve “The Politics of Operations” adlı eserlerinde, kapitalizmin işleyişini lojistik, veri ve hareketlilik üzerinden analiz ediyor. Yaptığı teorik çalışmalarla dünyaca isim yapan Prof. Mezzadra, sınırları yalnızca coğrafi çizgiler olarak değil, emek ve özgürlük mücadelelerini anlamada metodolojik bir araç olarak ele alıyor. Ayrıca “operaismo” ve “post-operaismo” geleneği içinde yer alarak, çağdaş toplumsal hareketler ve alternatif siyaset biçimleri üzerine düşünsel katkılar sunuyor.