Ekmen: Hukuk ve demokrasinin öne çıkacağı siyasal bir zemin hazırlanmalıdır

DEVA Partisi Milletvekili Mehmet Emin Ekmen, sürecin kapsamlı bir çözümden çok silahların susmasına odaklandığını belirterek, bundan sonraki asıl belirleyici unsurun hukuk, adalet ve demokrasi temelinde oluşacak siyasal zemin olduğunu vurguladı.

Kürt meselesinin çözümüne yönelik Meclis’te hazırlanan parti raporlarını ve komisyon çalışmaları kapsamında yürütülen temasları değerlendiren DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Komisyonu üyesi Mehmet Emin Ekmen, sürecin siyasal çerçevesi, Meclis’in rolü, silahsızlanma sonrası döneme ilişkin beklentiler ile hukuk, adalet ve demokrasi taleplerine ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.

Meclis’te grubu bulunan tüm partiler Kürt meselesinin çözümüne ilişkin raporlar sundu. Bu raporlar birlikte okunduğunda, Meclis’te ortak bir çözüm perspektifi oluştu mu, yoksa partiler kendi siyasal pozisyonlarını mı tahkim etti sizce?

Tüm partilerin raporları birlikte değerlendirildiğinde, sürece verilen desteğin genel hatlarıyla devam ettiğini görmek mümkündür. Sürecin sonunda gündeme gelmesi muhtemel olan hukuk, adalet ve özgürlük alanlarında ise belirgin farklılaşmalar olduğu açıktır. Bu durum aslında yeni değildir. Yarım asrı aşan siyasal gelenekler düşünüldüğünde ne MHP’nin ne AK Parti’nin ne de DEM Parti’nin böyle bir sürece girildi diye kendi siyasi iddialarından vazgeçmesi beklenemez. Bu yol, hiçbir aktörü kendi siyasal pozisyonunu terk etmeye davet etmek olmadığı gibi, siyasal pozisyonları yolun kendisini tartışma konusu kılmamalıdır.

Aksine bu süreç, herkesi silahı dışarıda bırakarak, bölünme fobisinden kurtularak, geçmişin kaygılarından uzaklaşarak hukuk, siyaset ve demokrasi zemininde değer üretmeye çağırmaktadır. Sorunuza dönersek; evet, partiler kendi siyasal pozisyonları üzerinden ilerlemiş ve pozisyonlarını kayda geçirmişlerdir. Ayrıca bu tip resmi belge ve pozisyonların, daha çok kendi tabanını merkeze alan yönleri vardır. Birçok noktada, müzakerelerdeki esnekliğin metindeki katılığın önüne geçtiğine şahit olmuşuzdur.

Partiler arasında yaklaşım ve ton farklılıkları bulunsa da süreç açısından yeni bir yasal düzenlemeye duyulan ihtiyaç ve silahsızlanma sonrası hukuk, adalet, demokrasi ve yapısal reformlar alanında yeni bir döneme gireceğimiz konusunda genel bir teyit ve ortaklaşma zemini oluşmuştur. Bu açıdan düne göre daha iyi bir noktadayız.

Komisyon çalışmaları sırasında güvenlik odaklı yaklaşımlar ile hukuk ve demokrasi eksenli çözüm önerileri arasında ciddi farklar görüyoruz. Sizce bu iki yaklaşım arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Sürecin kamusal iletişimine baktığımızda, devlet ve ittifak partileri açısından ‘bunun bir pazarlık süreci olmadığı’ noktasında net bir vurgu var. Öcalan açısından ise ‘Siyasal sorunların çözüleceği ve bir çözüm paketini içeren bir süreçten ziyade, siyasal iddianın korunarak silahlı mücadeleden vazgeçilip demokratik siyasi zemine entegrasyon’ vurgusu var.

Dolayısıyla bu girişimin, 102 yıllık sorunları çözen ve büyük bir demokratikleşme paketi içeren bir süreç olmaktan ziyade, PKK’nin yöntemsel ve aynı zamanda yapısal dönüşümüne imkan veren bir süreç olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu yönüyle; hukuk, adalet, demokrasi ve özgürlük meselelerinin süreç içerisinde konuşulmaması noktasındaki tercihleri anlayabiliriz.

Bizim görüşümüz, sadece Kürtlerle ilgili değil, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili atılması gereken bütün adımların bu ve benzeri süreçlere rehin edilmeden, tanıma ve kabul yoluyla atılması gerektiğidir. Ancak bu yöndeki siyasi iddiamızı, sürece olan desteğimizi azaltacak bir tartışma konusu yapmaktan ve süreç üzerinde stres yaratmaktan da uzak durmaya çaba gösterdik.

Ümit ediyorum ki eve dönüş tamamlandıktan sonra, Sayın Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ve daha birçok aktörün sık sık referans verdiği bölünme korkusu nedeniyle atılmamış adımlar başta olmak üzere, hukuk, adalet ve demokrasi alanında birtakım adımlar atılır.

Süreç kapsamında yürütülen temaslar ve bilgi alma mekanizmaları, komisyon çalışmalarına nasıl bir perspektif kazandırdı? Bu temasların Meclis’teki çözüm tartışmalarına yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bakanların ve Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı’nın sunumlarını dinledik. Ayrıca çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev yapanların, araştırma merkezi çalışanlarının ve akademisyenlerin bilgilerinden faydalandık.

Toplamda 19 toplantıda 58 oturum gerçekleşmiş, 86 saatlik bir görüşme takvimi ortaya konulmuş ve 135 kişi dinlenerek 4 bin 139 sayfa tutanak tutulmuş. Tüm bu çalışmaların komisyonun çalışmalarına önemli katkılar sunduğu kuşkusuzdur. Sivil toplumdan yapılan dinlemeler oldukça verimli ve geniş bir perspektife sahip oldu. MİT Başkanı’nın yaptığı bilgilendirmelerin de samimi ve tatmin edici olduğunu söylemek mümkündür.

Geçmiş çözüm sürecinin en önemli eleştirilerinden biri sürecin hukuki ve kurumsal bir zemine oturtulmamasıydı. Bugün gelinen noktada Meclis’in böyle bir güvence üretme kapasitesi var mı sizce?

Biz de sürekli olarak, yasal zemin için Meclis’i işaret etmiştik. İttifak ortaklarıyla en büyük ayrıştığımız nokta da budur. İttifak ortaklarının, fesih ve tasfiyeye dair teyit mekanizmasından sonra yasal düzenlemenin yapılması fikrini doğru bulmuyoruz.

Bize göre tespit edilmesi gereken, Öcalan’ın ve örgütün iradesidir. Bu irade 27 Şubat ve 12 Mayıs’ta ortaya konmuştur. Bu nedenle yasal düzenleme yapılmalı ve örgüt üyeleri yeni hukuki statüye davet edilmeliydi. Ancak bundan kaçınıldı. 

Bazı adımların geciktiğinin farkındayız. Umuyoruz ki bundan sonraki süreçlerde Meclis asıl odak nokta olur.

Hazırlanan raporlar ve komisyon çalışmaları, Kürt toplumunun beklentileriyle ne ölçüde örtüşüyor? Meclis’te konuşulanlarla sahadaki talepler arasında bir mesafe görüyor musunuz?

Kabul etmek gerekir ki Kürt toplumunun bu süreçten beklediği, Kürt meselesinin çözümüdür. Oysa tarafların yürüttüğü süreç, rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in ifadesiyle, “çözüm değil, barış sürecidir.” Yani silahlı mücadeleye son verilecek, siyasal demokratik alanda mücadeleye devam edilecek. Devlet de birçok sorun gibi Kürt sorunuyla ilgili de adımlar atacak.

Ben açıkçası tarafların bu iradesini sorgulamak yerine, bir an önce silahlı mücadeleye yapısal ve kurumsal olarak son verilmesi ve hemen ardından güçlü bir hukuk, adalet, demokrasi ve özgürlük tartışmaları zeminine geçmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bu mekanizma ve işleyişten memnuniyetsiz olanlar da şöyle düşünebilirler: Sadece son on yılda, bozulan 2015 çözüm sürecinden bu yana, on bin insan hayatını kaybetmiştir. Toplamda ise ölü sayısı 50 binin çok üstündedir. Dile kolay; on yılda 10 bin, 50 yılda 50 bin kişi hayatını kaybetmiş.  Ölmenin ve öldürmenin olmadığı bir siyasal mücadele, her halükarda toplumumuz için büyük bir kazanımdır.

Bugünkü tabloya baktığınızda, bu sürecin Türkiye’ye kalıcı bir çözüm üretme ihtimali sizce ne kadar güçlü? Başarının ya da başarısızlığın önündeki en kritik eşik nedir?

Kalıcı çözüm ya da kalıcı barış dediğimizde, herkes aynı şeyi anlamayabilir. Ben burada Kürtlerin beklentilerini daha makul bir seviyede tutmaları gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta 102 yıllık bir Cumhuriyet, Türkler için ve bu Cumhuriyet’in çerçevelediği makbul vatandaşlar için dahi yeterince demokratik bir Cumhuriyet değil. Ve makbul vatandaşlar dahi yeterince özgür ve memnun değil.

102 yıllık ertelenmiş bir sorunun, üç ya da altı ayda bir paket halinde çözüleceğini beklemek naiflik olabilir. Asıl olan, siyasal ve demokratik mücadeleye yoğunlaşmaktır. Kürtler, sadece kendi sorunları için değil; ülkenin bütün demokratikleşme sorunları, tüm dezavantajlı kesimler, ezilenler ve mazlumlar için uzun erimli bir mücadeleye hazır olmalılar.

Kolay kolay hiç kimsenin lütuf ve ihsanda bulunacağını düşünmemek gerekir. Ama az önce de dediğim gibi, ölmenin ve öldürmenin olmadığı bir mücadelenin kendisi en büyük kazanımdır. Kürtler, enerjilerine, birikmiş güçlerine ve mücadele kararlılıklarına güvenmeliler.