Önder Apo tarafından yıllardır savunulan “Demokratik Ulus” paradigması, özellikle 27 Şubat 2025 tarihinde yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın ardından yeniden siyasal tartışmaların merkezine yerleşti. Ulus-devlet modeline alternatif olarak geliştirilen demokratik ulus yaklaşımı, tekçi kimlik anlayışına karşı halkların, inançların ve kültürlerin eşit temelde bir arada yaşamını esas alan toplumsal bir model olarak tanımlanıyor.
Kürt sorununun çözümüne ilişkin yürütülen tartışmalarda sıkça dile getirilen bu paradigma, yalnızca Kürt halkı açısından değil, Türkiye ve Ortadoğu’daki toplumsal krizlerin çözümünde de önemli bir model olarak değerlendiriliyor.
“Demokratik Ulus” paradigmasının Ortadoğu halkları açısında nasıl bir öneme sahip olduğuna dair Siyasetçi ve Yazar Ali Haydar Elyakut, ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
‘DEMOKRATİK ULUS GERÇEKLİĞİ ÇÖZÜMLENMEDEN TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK SAĞLANAMAZ’
Önder Apo’nun geliştirdiği kavram setinin, yeni yüzyılın toplumsal örgütlenmesinde çığır açıcı bir niteliğe sahip olduğunu belirten Elyakut, bu teorik çerçevenin doğru kavranmamasının geçmişteki devrimci hareketleri kendi karşıtına dönüştürdüğünü ifade ederek şunları söyledi:
"Gerçekten de Önder Apo'nun, özellikle yeni dönem ve bu yüzyılın toplumsal örgütlenmesine, toplumların kendi kendini yönetmesine dair geliştirdiği çığır açıcı kavram setlerinden biridir ulus-devlet ve demokratik ulus teorisi. Öyle kritik önemde bir konu ki; devrim için, toplumların özgürlüğü için ortaya çıkan, mücadele eden, büyük bedeller ödeyen birçok devrimci hareket, sadece bu konudaki kafa karışıklığını gideremediği için kendi karşıtına dönüşme durumunda kaldı.
Demokratik ulus ile ulus-devlet gerçekliği çözümlenmeden hiçbir toplumsal örgütlenme, hatta daha da önemlisi sosyalist örgütlenme, toplumun özgürlüğü için nihai amacına ulaşamaz; nitekim ulaşamadı da. Bunun somut örneklerini son yüzyılda yaşadık. En önemli örnek olarak halen gözümüzün önünde olan bir Çin gerçeği var, ondan önce SSCB vardı. Bu devletler, bu devrimler toplumsal özgürlük için, sosyalist inşa için ortaya çıktılar, savaştılar, devrim yaptılar; ama daha bir iki kuşak geçmeden kendi karşıtlarına dönüşmek zorunda kaldılar."
KAPİTALİST MODERNİTENİN ÜÇLÜ SACAYAĞI
Kapitalist modernitenin hegemonik yapısını Önder Apo’nun "Mahşerin Üç Atlısı" kavramsallaştırması üzerinden çözümleyen Elyakut, sistemin dayandığı ideolojik sacayağını şu sözlerle açıkladı:
"Kapitalist modernite dediğimiz şey, son 5 bin yıllık devletli uygarlık ve en son da 500 yıllık kapitalist sömürü sistemiyle cisimleşen bir yapı. Bunun üç temel ayağı var; Önder Apo buna 'Mahşerin Üç Atlısı' da diyor. Nedir bunlar? Bir, kapitalizm; iki, endüstriyalizm; üç, ulus-devlet.
Kapitalist modernitenin ayakta kalabilmesi, bu sömürü çarkının, egemenlik sisteminin ve tekçi yapının yürüyebilmesi için bu üçlü sacayağının olması gerekiyor. Bunlardan biri olmasa sistem yürümüyor. Fakat bütün devrimci hareketler, özellikle Marksizm'e yönelik tartışmalar da bu çerçevede gelişti.
Önder Apo'nun ‘Demokratik Uygarlık Manifestosu'nda özel olarak öne sürdüğü düşünce de kapitalist modernitenin bu üçlü sacayağına ilişkindi."
‘KAPİTALİZM BİR TOPLUMSAL MODEL DEĞİL SADECE BİR SÖMÜRÜ BİÇİMİDİR’
Marksist ve sol hareketlerin kapitalizme yaklaşımındaki tarihsel yanılgılara ve çizgisel tarih anlayışının getirdiği açmazlara değinen Elyakut, şunları ifade etti: "Bütün devrimci hareketler, Marksist hareketler bu ilk ikisini aslında çözdüler. Kapitalizme yönelik eksik değerlendirmeler olsa da haksız biçimde onu bir toplumsal model olarak değerlendirme hatası yaşandı. Çünkü kapitalizm bir toplumsal model ya da bir ekonomi biçimi değil; sadece bir sömürü biçimidir.
‘Demokratik Uygarlık Manifestosu'nda da kapitalizmin, bir sömürü düzeni olarak 5 bin yıllık toplumsal düzende hep var olduğu belirtiliyor. Ama kapitalist sistem hep toplumsal yarıklarda yaşadı; hiçbir zaman başat sömürü biçimi ya da ilişki biçimi olmadı. Örneğin, bütün dinlerde faizin haram olması bize bir şey anlatıyor. Paradan para kazanma, spekülasyonla sermayesini arttırma ve bunu iktidar araçlarıyla bir tahakküm biçimine dönüştürme, ilk toplumsal düşünce biçimlerinde hep lanetlenen bir durumdur.
İkincisi endüstriyalizmdir ve endüstriyle çok kez karıştırılıyor. Endüstri; toplumun gelişmesi için kullanılan teknikleri, tarım aletlerinden tutalım da toplumsal yaşamda kullandığımız bütün araçlara kadar oluşturulan değerleri ifade eder. Bu, neolitik dönemde de vardı, günümüzde de var.
Burada kastedilen şey tekniğin kendisi değil, endüstriyalizm adı verilen ideolojidir; yani kapitalist sistemin ideolojisi. Toplumun ve toplumsal aklın yarattığı değerlerin, tekniğin toplum karşıtı bir halde kullanılması durumuna endüstriyalizm diyoruz. Bu tamamen ideolojiktir.
En fazla kullanıldığı alan askeri alandır; bütün teknoloji askeri hizmet için geliştiriliyor. Günümüzde toplumun kullanımına açılan hemen hemen tüm önemli teknolojik araçlar, en başta askeri alanda belli bir doyuma ulaştıktan sonra açılmıştır. Burada savaşa, şiddete, toplumun yaşamına tahakküm kurmaya ve doğayı yok etme noktasına getiren ideolojik bir duruştan bahsediyoruz.
Birçok sosyalist devlet, devrimi gerçekleştirdikten sonra kapitalizmle yarış içerisine girip onlardan daha fazla endüstriyalist bir yapıya dönüştü. Oysa endüstriyalizm, doğanın talan edilmesi ve içinde yaşadığımız evimiz olan gezegenin yok edilmesidir. Bu yönlü eleştirilere rağmen bu hatadan dönülmedi."
‘HİÇBİR İMPARATORLUK ULUS DEVLET KADAR MERKEZİLEŞMEDİ VE TEKÇİLEŞMEDİ’
Sistemin en tehlikeli ayağının ulus-devlet olduğuna ve bu yapının toplumsal yaşamın en ücra hücrelerine kadar müdahale ettiğine dikkat çeken Ali Haydar Elyakut, tarihsel imparatorluklar ile ulus-devlet yapısını kıyaslayarak şöyle devam etti: "’Mahşerin Üç Atlısı’ndan en az anlaşılanı, en tehlikelisi ve en çok göz ardı edileni ulus-devletti. Ulus-devlet, ekonomik sömürünün gerçekleşmesi ve bu baskıcı rejimin var olabilmesi için kurgulanan bir yönetim düzenidir. Tarihimiz boyunca ortaya çıkan imparatorlukların monarşik baskılarını ve katliamlarını hepimiz biliriz. Ama hiçbir devlet biçimi, hiçbir imparatorluk ulus-devlet kadar merkezileşmedi. Toplumun, bireylerin, grupların ve farklılıkların yaşamına bu derece nüfuz etmedi ve kontrol etmeye çalışmadı.
İmparatorluklarda bir hanedan vardır; o hanedanın iktidarını tanıdıktan sonra topluluklar kendi yaşamlarını sürdürebiliyordu. Kürtler şahsında baktığımızda; Osmanlı döneminde birçok baskı, katliam ve isyan yaşandı ama ne Kürtlere ne de farklı bir ulusal kimliğe karşı toptan reddedici, inkar edici bir yaklaşım gelişti. Bu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda da, Cengiz Han'da da, Selahaddin Eyyubi'nin gerçekleştirdiği Kürt İmparatorluğu’nda da böyledir. İmparatorluklar hanedanlığın iktidarını savunur; belli şartlar kabul edildikten sonra toplumları kendi haline bırakır."
‘MİLLİYETÇİLİK KAPİTALİST MODERNİTENİN DİNİ ULUS DEVLET İSE TANRISIDIR’
İlahi meşruiyetin dağılmasıyla kapitalist modernitenin milliyetçiliği adeta yeni bir din olarak inşa ettiğini söyleyen Elyakut, şunları kaydetti: "İmparatorluklar dağılıp da kapitalist modernite tek toplumsal ve düşünsel sistem haline getirilince, yani ideolojik hegemonya kurulunca bu yapıların yerine bir şey konulması gerekiyordu. Çünkü imparatorlukların dayanağı ilahi meşruiyetti; gücünü Tanrı'dan alıyordu. İslam dünyasında padişah, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir, Hristiyan dünyasında ise kral, Tanrı'nın eliydi.
Bu meşruiyet pozitivizmle sarsılınca, kapitalist modernite ulus-devlet gibi müthiş bir şey icat etti. Bu dönemde yeni toplumun dini milliyetçilik oldu. Milliyetçilik öyle bir noktaya geldi ki, artık onu hesaba katmadan hiçbir toplumsal çalışma yapamıyorsun ve toplumu değerlendiremiyorsun. Toplumun en ince hücrelerine bile sinen bir noktaya geldi.
Peki ulus-devletin tanrısı nedir? Günümüzde ulus-devlet, kapitalist modernitenin şimdiki tanrısıdır. Bunu sadece abartılı bir karşılaştırma olarak söylemiyorum; yapısal gerçeklik budur. İlahi güçlerin özellikleri birebir alınıp ulus-devlete giydirilmiştir.
Ulus-devlet tektir; egemenliğini paylaşmaz, tartıştırmaz. Yetkisi ve kudreti sonsuzdur, kendisine karşı hiçbir itiraza izin vermez. İçindeki muhalefet bile onun varlığını kutsadıktan sonra var olabilir. Tek devlet, tek millet, tek ulus, tek dil kavramları aslında ulus-devletin bu mutlakiyetçi mantığını anlatır.”
‘ULUS DEVLET İKTİDARI EN GÜZEL NİYETLERİ BİLE KENDİ HİZMETİNE ALIR’
Sömürüye ve iktidara karşı yürütülen mücadelelerde ulus-devlet aygıtını hedeflemenin büyük bir stratejik açmaz olduğunu ifade eden Elyakut, Şunları söyledi: "Eğer sömürüye, iktidara ve kapitalizme karşı olmak istiyorsak, onun bu temel sacayaklarına karşıt olmak durumundayız. Sömürüye karşı olup kapitalizm savunulamayacağı gibi, toplumsal özgürlük için mücadele ederken ulus-devlet de savunulamaz. Çünkü ulus-devletin mantığı, bütün özgürlükleri ve farklılıkları kendi içerisinde eritip asimile etmek üzerine kuruludur.
Bundan dolayı Önder Apo'nun bu konuya yönelik çok köklü eleştirileri oldu ve ulus-devletin, sömürüsüz bir dünya, komünal bir toplum için çözüm olamayacağı sonucuna vardı. Sol hareketlerin veya kapitalist dünyaya itiraz geliştiren farklı ideolojilerin temel açmazı ulus-devlet konusudur.
Ulus-devlet insanın aklını çelen bir konudur; 'Ben bu iktidarı bir ele geçirirsem her şeyi düzeltebilirim' duygusu yaratır. Fakat ulus-devlet iktidarı öyle bir şeydir ki, o koltuğa oturan her ideolojiyi, her ütopyayı, her güzel niyeti kendi hizmetine alıp dönüştürür; egemenlikçi sistemin bir aracı haline getirir. Bundan dolayı Önder Apo, ulus-devlet yerine demokratik ulus çözümünü geliştirmiştir.”
‘DEMOKRATİK ULUS TARİHİMİZDEN SÜZÜLEREK GELEN ALTERNATİF BİR MODELDİR’
Demokratik ulus modelinin yapay bir kurgu olmadığına, Ortadoğu ve Kürdistan topraklarının tarihsel köklerinden süzüldüğüne işaret eden Elyakut, ulus kavramının kültürel tanımına vurgu yaparak şunları aktardı: "Demokratik ulus çözümü, topraklarımıza, Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyasına, bir bütün olarak dünya toplumlarının tarihine uzak, yoktan var edilmiş bir model değildir. Bilakis, tarihimizden süzülerek gelen, rafineleştirilmiş ve kapitalist moderniteye alternatif bir örgütlenme modelidir.
Kaynağını ulusun kültürel tanımından alır. Ulusun askeri, ırksal ya da dile dayalı birçok tanımı yapılmıştır; kültürel ulus tanımı ise aynı zihniyeti paylaşan toplulukların ortak bir gelecek tahayyülünde birleşerek bir arada yaşamasıdır. Bu tanım ırk farklılığını önemsemez. Farklı dillerden, farklı kökenlerden olabiliriz; ama ortak bir gelecek ve toplumsal yaşam amacımız varsa, o topluluk yan yana geldiğinde bir ulus oluşturur.
Dünyada bunun örnekleri var; İsviçre dört farklı halktan, Belçika iki farklı halkın ortaklaşmasından oluşuyor. Ortadoğu'da da ulus-devletlere kadar bütün farklı kimlikler, kültürler ve diller bir arada yaşamış ve varlıklarını korumuşlardır."
‘BİZ BU TOPRAKLARIN YERLİSİYİZ VE ÖZGÜRLÜĞÜN FORMÜLÜ DEMOKRATİK ULUSTUR’
Kürt halkının tarihsel mevcudiyetine ve özgürlük arayışının niteliğine dikkat çeken Ali Haydar Elyakut, sözlerini şöyle tamamladı: "Devlet meselesine gelirsek; biz Kürt halkı olarak bu toprakların yerlisiyiz, her zaman buradaydık. Kürtler başka bir yerden göçüp gelmediler; hiçbir tarihsel araştırma aksini göstermiyor. Kürtler tarihin en faal, en kadim halklarındandır. Bu topraklarda uygarlıklar, devletler kuruldu, yıkıldı; işgaller, savaşlar yaşandı ama bu halk burada kendini korumasını bildi.
Bizim en temel sorunumuz özgürlük sorunudur. Bütün büyük mücadelelerin merkezinde yer alan şey; özgürlük arzusu, kendi olabilme, varlığını koruma ve özgürce yaşama isteğidir. Peki bunun için ne yapmalıyız? Ulus-devleti kabul edip, bir mücadele verdikten sonra diğer özgürlüklerimizden vazgeçmemize gerek yok. Olacaksa özgür bir ülke, özgür bir toplum olsun. Ama bunun formülü ulus-devlet değil; demokratik ulustur, komünalitedir.
Komünaliteden kastımız da geride kalmış sığ siyasi tartışmalar değildir; kendi varlığımıza göre yaşayıp, kendi hakikatimize yönelik kararları kendimizin alma gücü, iradesi ve istemidir. Biz tam buaözgürlük hedeflenmişken niye sığ formüllerle yetinelim? Demokratik ulus bu çerçevede Ortadoğu için de Kürdistan için de Türkiye için de yegâne özgürlük ve çözüm formülüdür."