Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’te yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla başlayan süreç devam ederken, gözler hukuki ve siyasi düzenlemeler konusunda iktidarın atacağı adımlara çevrildi.
Süreçte yaşanan son gelişmeler, Önder Apo’nun özgür çalışma ve yaşam koşullarının sağlanmasının barışın ilerlemesi açısından temel talep olarak öne çıktığını gösterirken, devletin somut ve yasal adımlar atması yönündeki beklenti de her geçen gün daha güçlü dile getiriliyor.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Eren Keskin, sürecin hukuki boyutuna ve Önder Apo’nun rolüne ilişkin ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
‘KÜRT TARAFI TARİHİ BİR ADIM ATTI, DEVLETTEN AYNI KARŞILIĞI GÖREMEDİK’
Barış sürecinin önemli bir eşiğe geldiğini ancak devlet tarafından henüz beklenen adımların atılmadığını belirten Eren Keskin, “Her şeyden önce bizim yaşadığımız Kürdistan coğrafyasında yeni bir barış süreci başladı. Bugüne kadar devlet tarafından atılmış somut adımları, kurulan komisyon dışında görebilmiş değiliz. Buna karşılık Kürt tarafı son derece önemli ve tarihi bir adım attı. 11 Temmuz’da bunun birinci yılı dolacak. Silahların yakılması yalnızca sembolik değil, aynı zamanda siyasal açıdan da çok güçlü bir mesajdı. Bu süreçte söz sahibi olan ve devlet tarafından da baş müzakereci olarak kabul edilen kişi Sayın Abdullah Öcalan’dır. Dolayısıyla yürüyen sürecin merkezindeki aktörlerden biriyle ilgili mevcut koşulların değiştirilmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır” diye konuştu.
‘BAŞ MÜZAKERECİNİN AVUKATLARIYLA GÖRÜŞEMEMESİ KABUL EDİLEMEZ’
Barış görüşmelerinin sağlıklı ilerleyebilmesi için tarafların eşit koşullara sahip olması gerektiğini vurgulayan Eren Keskin, Önder Apo’nun mevcut koşullarının bunun önündeki en büyük engellerden biri olduğuna işaret ederek şunları söyledi:
“İki tarafın gerçek anlamda müzakere yürütebilmesi için eşit koşullarda bulunması gerekir. Sayın Öcalan’ın görüşmeleri yürütebilmesi için öncelikle özgürlüğünün sağlanması gerekiyor. Burada kastettiğim yalnızca fiziksel özgürlük değil; söz söyleme özgürlüğü, dinleme özgürlüğü, kendisini ifade etme özgürlüğü ve gerekli temasları kurabilmesidir. Bugün baş müzakereci olarak kabul edilen bir kişinin uzun süredir avukatlarıyla görüştürülmemesi, dış dünyayla sağlıklı iletişim kuramaması, müzakere sürecinin ruhuyla bağdaşmıyor. Böyle bir ortamda görüşmelerin sağlıklı ilerlemesini beklemek gerçekçi değildir.
‘Umut hakkı’ zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine getirmek zorunda olduğu uluslararası bir yükümlülüktür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar doğrultusunda Türkiye’nin yapmak zorunda olduğu bir düzenlemeden söz ediyoruz. Ancak bugün konuştuğumuz mesele bunun ötesinde, devam eden barış sürecinin sağlıklı biçimde yürütülmesidir. Eğer devlet gerçekten bu süreci ilerletmek istiyorsa, Sayın Öcalan’ın kendisini özgürce ifade edebileceği, görüşmeler yapabileceği ve düşüncelerini kamuoyuna aktarabileceği hukuki zemini oluşturmalıdır. Bunun hukuki düzenlemesini yapmak zor değil; istenirse kısa sürede gerçekleştirilebilir.”
‘STATÜ, HUKUKİ GÜVENCE ANLAMINA GELİYOR’
Önder Apo’nun statüsüne değinen Eren Keskin, “Bölünmüş ve dört parçada temel hakları inkar edilmiş bir halk gerçekliği var. Bugün bu halkın statü talebi bulunuyor. Burada sözünü ettiğimiz statü, yürütülen görüşmeleri sürdürecek ve halkı temsil edecek mekanizmanın hukuki güvenceye kavuşturulmasıdır. Bunun nasıl adlandırılacağına elbette Sayın Öcalan’la yapılacak görüşmeler sonucunda karar verilmelidir. Koordinatörlük olur ya da başka bir isim verilir; önemli olan hukuki güvenceyi sağlayacak düzenlemenin yapılmasıdır” dedi.
‘KÜRTLER BÜYÜK ACILARA RAĞMEN BARIŞTAN YANA TAVIR ALDI’
Otuz beş yılı aşkın süredir insan hakları mücadelesi yürüttüğünü hatırlatan Eren Keskin, Kürdistan’da yaşanan ağır hak ihlallerine birebir tanıklık ettiğini söyleyerek şunları aktardı: “1990 yılından bu yana insan hakları hareketinin içindeyim. Filmlerde görseniz inanamayacağınız kadar ağır ihlaller yaşandı. İnsanlar katledildi, köyler yakıldı, gözaltında kaybedildi, cenazeler sürüklendi. Böylesine ağır acılar yaşamış bir halkın bugün hâlâ barış talep ediyor olması son derece kıymetlidir.
Ne yazık ki Türkiye’de bu acılar yeterince konuşulmuyor. Oysa bu barış talebi sadece Kürt halkının değil, bu coğrafyada yaşayan bütün halkların geleceği açısından tarihi bir fırsattır. Mücadele yalnızca silahla yürütülen bir mücadele değildir. Demokratik alanda verilen mücadele çok daha güçlü ve kalıcı sonuçlar doğurabilir. Kürt hareketi bugün bu tercihi yaptığını açık biçimde ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve toplumun bütün kesimlerinin bu iradeyi doğru okuyarak karşılık vermesi gerekiyor. Ancak şu ana kadar devlet tarafından bu yönde somut bir adım görebilmiş değiliz.”
‘BARIŞA GÜVENİ ARTIRACAK ADIMLAR GECİKMEDEN ATILMALI’
Toplumun sürece temkinli bir umutla yaklaştığını ancak beklenen düzenlemelerin yapılmamasının kaygıları artırdığını ifade eden Eren Keskin, şunlara dikkat çekti:
“İnsanlar hâlâ bu sürece inanmak istiyor. Ancak somut adımlar atılmadıkça umut zayıflıyor. Bu umudu yeniden büyütmek için Sayın Öcalan’ın hukuki güvencelerinin sağlanması, özgür çalışma ve ifade koşullarının oluşturulması, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor.
Bunun yanında hasta mahpusların serbest bırakılması, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanması, Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere demokratikleşmeyi sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bütün bunlar barışa olan güveni güçlendirecek adımlardır. Ne yazık ki bugüne kadar devlet tarafından bu yönde somut bir irade ortaya konulmuş değil.”