Murat Karayılan: Devlet güven veren adımlar atmalı

HSM Komutanlık Üyesi Karayılan, süreç ekseninde Türkiye'de tartışılan yasal düzenlemeleri değerlendirirken, kalıcı çözüm için güven oluşturacak somut adımların atılması gerektiğini söyledi ve “Bu yasa her şeyi kapsayacak mı?" diye sordu.

Stêrk TV'nin özel yayınında gazeteci Delîl Ronahî'nin sorularını yanıtlayan Halk Savunma Merkezi (HSM) Komutanlık Üyesi Murat Karayılan, Temmuz ayının PKK tarihi açısından taşıdığı anlamdan Barış ve Demokratik Toplum Sürecine, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecritten Türkiye'de gündemde olan yasal düzenlemelere kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. Karayılan, demokratik siyaset stratejisinde kararlı olduklarını belirterek, sürecin ilerlemesi için devletin güven tesis edecek hukuki ve siyasi adımlar atması gerektiğini ifade etti.

FUAT ARKADAŞ HAREKETİMİZİN ARŞİVİ GİBİYDİ

Temmuz ayındayız. Büyük öncü Fuat arkadaşın şehadet yıldönümündeyiz. Aynı zamanda 14 Temmuz Direnişi’nin yıldönümü de yaklaşıyor. Öncelikle bu vesileyle neler demek istersiniz?

Temmuz ayı, mücadelemizde önemli bir aydır. Fuat (Ali Haydar Kaytan) yoldaşın şehadeti de 3 Temmuz günü gerçekleşti. Bu şehadet Temmuz ayının önemini çok daha artırdı. Şehadetinin sekizinci yıldönümünde Fuat yoldaşı minnetle, saygıyla anıyor, şehitlerimize verdiğimiz sözü bir kez daha yineliyorum. Tüm şehitlerimize olduğu gibi Fuat arkadaşa verdiğimiz yoldaşlık sözümüze de sonuna kadar bağlı kalacağız.

Fuat arkadaşın, mücadelemizde çok önemli bir yeri var. Önder Apo’nun ilk yoldaşıdır. Önder Apo’yla tanıştığı günden şahadetine kadar tereddütsüz bir biçimde kahramanca yürüdü. Çalışmalardaki emeği her daim en öndeydi. Önder Apo’nun yürüttüğü ideolojik-teorik çalışmalarında güçlü bir destekçisiydi. Önderlik çalışmalarına destek oluyordu. Esasen tüm hareketimize büyük bir dayanak ve destekti. Ne zaman bir arkadaş bir konuyu merak etse veya bir yere danışma ihtiyacı hissetse, Fuat arkadaş baş vurulacak adresti. Yani bizim için bir öğretmen, Hareketimizin bir arşivi gibiydi. İdeolojik, felsefi ve her anlamda örgütte yer almıştı. Derin bir bilinç sahibiydi. Sanatsal yönü vardı; edebi yazılar ve şiirler yazıyordu ancak esas olarak devrim teorisinde de kendini çok derinleştirmişti ve hakimiyeti vardı. Bu anlamda bir düşünce ve duygu gücüydü. Hareketimiz için bir moral kaynağıydı. Dervişane kişilik derler ya; gerçekten de Fuat arkadaş dervişane bir kişilikti. Örnek olan birçok yanı vardı. Kendisi için hiçbir şey istemezdi. Ne makam peşindeydi ne de kariyer. Çok mütevazı, alçakgönüllü bir biçimde çok önemli çalışmaları yürütüyordu. Ve tüm benliğinin yanı sıra, ailesiyle, her şeyiyle devrim saflarına katılmıştı. Önder Apo çizgisinde çok derinleşmişti. Tüm duygularıyla katılmıştı. Her daim coşku ve moral, her daim ilkeli bir duruş, her daim bir gencin ruhuyla çalışma aşkıyla doluydu. Onun için en büyük aşk, savaşçıları, fedaileri ve kadroları yetiştirmekti. Herhalde bundan daha önemli bir şey yoktu Fuat arkadaş için. Ders verirdi, arkadaşlarla ilgilenirdi ve savaşçı-fedai militanlar yetiştirirdi. Bu, onun için çok büyük bir amaçtı.

KENDİSİ DE KÜRDİSTAN’DI, DERSIM’Dİ

Fuat yoldaş gibi bir arkadaşla yoldaşlık yaptığımız için gururluyuz. Tabii ki Fuat arkadaş birkaç cümleyle dile getirilemez. Çok geniş kapsamda çok anlamlı meziyetleri vardı. Mesela yaşamda çok güçlü bir yoldaştı; oldukça alçakgönüllüydü. Onunla yaşadığın zaman ondan Apoculuğu tanıyor, öğreniyordun. Ona baktığın zaman Dersim’i, tertele ve direnişi görüyordun. İşte Haki Karer yoldaş üzerine ‘Ben İnsandım’ isimli bir şiir yazmıştı. Şiirin son sözü olarak Haki arkadaş için, “Ben Kürdistan’dım” diyordu. Ancak Fuat arkadaş kendisi de gerçekten Kürdistan’dı, Dersim’di. Özcesi Fuat arkadaş, hakikate ulaşmak için her şeyini feda eden bir hakikat savaşçısıydı. Böylesi değeri bir militan, Kürdistan halkının bir önderiydi. Bizim için örnek olan birçok özelliği vardı. Onun yokluğunu çok hissediyoruz, kendisini çok arıyoruz. Çalışmaların yürütülmesi ve sorunların çözümünde Fuat arkadaş bir temsilin sahibiydi. O temsiliyet, aynı zamanda bizlere yol gösteriyordu. Bunun için de Fuat yoldaş, bu duruşu ve mücadelesiyle sürekli önder bir kişilik olarak kalacaktır ve hiçbir zaman ölmeyecektir. Bizler böylesi büyük kahramanların izinde mücadeleyi daha da derinleştireceğiz ve onları ölümsüzleştireceğiz. Bu biçimde şehitlerimizin ölümsüzlüğü bir hakikat olarak kalacaktır.

ONLAR HİÇ ÖLMEDİLER, HER ZAMAN YAŞAYAN ÖNDERLERİMİZDİR

Tabii Temmuz ayı, aynı zamanda 14 Temmuz Direnişi’nin yaşandığı aydır. Esasında mücadelemizde en zor ve zahmetli yıllar 12 Eylül Cunta dönemiydi. ’81-’82 yıllarında tüm Kürdistan’da zulüm çok yükselmişti. O zulme karşı, zindanlarda başkaldırmak ve direnişi yükseltmek gerçekten büyük bir fedakarlık, cesaret ve irade gerektiriyordu. Başta Mazlum Doğan arkadaş, ardından Ferhat Kurtay ve yanındaki üç arkadaş ve ondan sonra da Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yoldaşların öncülüğünde gelişen 14 Temmuz direnişi, en olumsuz şartlarda nasıl zafer yaratılabileceğini gösterdi. Yani zulmün kalesinde, zalimlere karşı nasıl başarılı olabilirsin; nasıl sonuç alabilirsin; bunları gösterdi. Kuşkusuz bu, büyük bir irade ve yüksek bir ruh istiyor. Bu sıradan bir şey değil, bir büyüklüktür. Bu arkadaşlar, bunu 14 Temmuz’da geliştirdikleri eylem ile gösterdiler ve bu temelde genel olarak zindanlardaki direniş kazandı. Tabii ki bu duruş, şimdi de bizim için esas bir temeldir. Biz bu temel üzerinden devrim yürüyüşümüzü gerçekleştiriyoruz. Hareketimizde fedailik ve fedakarlık tarzını geliştiren ve bu temelde hareketimizi bugünlere getiren 14 Temmuz ruhudur. Bu ruhu da ilk başta bu arkadaşlar ortaya koydular. Kendilerini feda ettiler ama bir ruh yarattılar; bu biçimde bu hareket bugünlere geldi. Onlar hiç ölmediler; her daim yaşayan önderlerimizdirler. Bizler her zaman 14 Temmuz ruhuyla mücadeleyi yükselteceğiz. Bu vesileyle onlara verdiğimiz sözü bir kez daha yineliyoruz.

Aynı zamanda Temmuz ayında silah yakma eylemi gerçekleşti. Bu aşama Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısıyla başladı. Sonra kongrenizi gerçekleştirdiniz ve önemli ve tarihi kararlar aldınız. Fakat 1,5 yıla yakın bir süre üzerinden geçmesine rağmen gözle görülür bir gelişme yok. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

27 Şubat 2025’te Önder Apo’nun geliştirdiği süreç, çok önemli ve tarihi bir süreçtir. Bizim için önemli olduğu kadar Türkiye Cumhuriyeti ve devleti için de önemlidir. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye’nin en köklü ve temel bir sorunudur. O hamle çok önemli bir hamleydi. Biz hareket olarak, bundan sonra demokratik-toplumsal mücadelenin yürütülmesi gerektiğine inanıyoruz. Yani o dile gelen adımları, bizler bir inanç temelinde attık. Demokratik Toplum Mücadele Stratejisi’ne inandık ve bu temelde adım attık. Bu konuda kararlıyız. Bu gerçeği, attığımız adımlarla zaten gösterdik. Geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süreç içerisinde hareketimizin gösterdiği duruş, alınan kararlar, atılan adımlar, hareketimizin ve yönetimimizin bu konuda ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor. Bizler her şeyi yasalarımıza göre yaptık. Bir daha geri dönülemeyecek kararlar aldık. Ancak Türk devleti şimdiye kadar yasal anlamda herhangi bir adım atmadı. Tabii ki bu, hiçbir şey yapmadıkları anlamına gelmiyor. İşte İmralı’ya gidiş-gelişler oluyor, mecliste komisyon kurdular, yine bir süre sonra ateşkes çift taraflı bir hal aldı, savaş durdu. Elbette bu biçimde kimi yaklaşımlar söz konusu ama sürecin gelişmesi için, zamana yayılmaması için gerekli olan şeyler halen yerine getirilmiş değildir. Belli ki Türk devleti bu konuda halen net bir karar vermemiştir. Birçok konuyu gündemlerine getiriyorlar ve görüldüğü kadarıyla evet ile hayır arasında bırakıyorlar.

BU SORUNUN ÇÖZÜMÜNE DAİR ÇOK FAZLA GÜVEN SORUNU VAR

Diğer bir konu ise, çok fazlaca güven sorunu vardır. Mesela şimdiye kadar devlet tarafından güven yaratan bir adım atılmamıştır. Bir kucaklaşma durumu yaşanmamıştır. Mesela biz PKK’yi feshettik, silahlı mücadele stratejisini durdurduk. Yani biz artık düşmanlığı sona erdirdik. “Yeni bir sayfa açıyoruz; artık düşmanlık değil dostluk yapmak istiyoruz” dedik. Doğrudur; Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yine Devlet Bahçeli gibi kişiler Kürt-Türk-Arap kardeşliğinden söz ediyorlar. Bu minvaldeki cümleler zaman zaman devlet yetkilileri tarafından dile getiriliyor. Ancak gel gör ki pratikte bir kucaklaşma yok. Yani ona uygun yasal adımlar halen atılmış değil. Elbette bu kadar geç kalınması bir tartışma konusudur. Kuşkusuz bunun nedenleri vardır. Tabii daha başta, yaklaşımda sorun vardır. Mesela “Terörsüz Türkiye” diyorlar. Kürt sorunu tarihsel ve toplumsal bir sorundur. Ve Türkiye’nin temel bir sorunudur. Bu meselenin hepsini getirip bir ‘terör’ sorununa indirgemekle nasıl çözümcü bir yaklaşım geliştirilebilir ki? Esas sorun burada, yani zihniyettedir. Açık ki devletin zihniyetinde sorun vardır; bu konuda net değiller. Örneğin; biz ‘bu sorunu bundan sonra diyalog yol ve yöntemiyle çözmek istiyoruz’ biçiminde karar aldık. Biz sorunun çözümüne dönük olan paradigmamızı değiştirdik. Ancak devlet de kendi paradigmasını değiştirmeli. Devlet, halen eskinin imha ve yok etme aklıyla hareket ederse, sürekli bir biçimde bu anlayışlar da kendisini öne çıkarır. Mesela Kürtleri halen bir tehlike gibi görüyorlar. Halbuki bizler artık dost olmak istiyoruz. Kardeşlik nasıl olur? Önce dostluk olur ki sonra kardeşlik olsun. Ama sen hem kardeş diyorsun hem de bir tehlike gibi görüyorsun! Hem kardeş diyorsun hem de haklarını vermiyorsun, hak tanımıyorsun! Adeta teslim olmuş bir kardeş gibi yaklaşıyorsun. Bu nasıl olacak? Esas olarak sorun buradadır.

Bizler devletle barışmak, cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet haline getirmek ve demokratik cumhuriyete katılmak istiyoruz. Bu cumhuriyetin karşısında olmak istemiyoruz. Önderliğimizin ve bizlerin yaklaşımı bu biçimde kökten bir yaklaşımdır. Ama karşı taraftan aynı yaklaşımı görmüyoruz. Yani kuşkularla, endişelerle, kaygılarla yaklaşıyorlar. Halbuki biz karar aldık; Kongre kararlarına bağlıyız. Bu kararlar sıradan kararlar değildir. Ancak bakıyoruz; diğer tarafta yine de kuşku ve kaygılarla dolu bir yaklaşım vardır. İşte yaklaşım böyle olunca, yine cumhuriyet tarafından halen bir tehlike olarak görülünce bizde de güven gelişmiyor doğal olarak. Yani bir sorundur ama bu sorunun çözümüne dair güven yoktur. Bence bu durum devletin yaklaşımından kaynağını alıyor.

Bu birkaç gündür, ‘bu ay içerisinde çerçeve yasanın meclise gelmesine dönük karar alındı’ biçiminde açıklamalar yapılıyor. Bu çok önemli bir şeydir. Bu çerçeve yasanın içeriği eğer tek taraflı olmazsa ve kapsayıcı olursa, bu Türkiye için tarihi bir fırsat olur. Türkiye’nin Kürt sorununun daha Cumhuriyet’in başından bu yana var olduğu belirtilmektedir. Esasında Osmanlı’nın son 100 yılında da sorun vardı. Evet, ondan öncesinde barışçıl bir yaşam vardır ama 1806’da Silêmanî-Koye’de (Köysancak) Abdullah Babanzade’nin başkaldırısından bu yana geçen 220 yıldır Kürt halkı ile Osmanlı Devleti ve tabii ki kuruluşundan sonra Türkiye Cumhuriyeti arasında bir sorun vardır. Yeri gelmişken belirteyim: Osmanlı döneminde biraz daha yumuşak bir durum vardı. Bazen barışıyor, bazen savaşıyor, bazen de anlaşıyorlardı. Osmanlı, bu konuda çok daha fazla çözüm üretebiliyordu. Onlara karşı yumuşak yaklaşım vardı, isyan edenleri genellikle affediyorlardı, onlara yer veriyorlardı. Örneğin; Bedirxan Bey’e ve Şeyh Ubeydullah’a yaklaşım böyleydi. Ama Cumhuriyet ise soruna şiddetle yaklaştı; idamlarla yaklaştı. Cumhuriyet döneminde sorun çok daha sertleşti ve işte Cumhuriyet’in son 102 yılında sorun devam ediyor.

BU YASA HER ŞEYİ KAPSAYACAK MI KAPSAMAYACAK MI?

Türkiye Cumhuriyeti bu sorunu çözebilir. Neyle? Mesela, Cumhuriyet ilk kurulduğunda muhafazakarlar dışarıda bırakıldı ve Kürtler de hedef haline getirildi. Sonra muhafazakarlar bir şekilde mücadele etti ve cumhuriyete dahil oldular. Şimdi eksik kalan nedir? Kürtlerdir. Kürtler, Mezopotamya’nın en kadim halklarından birisidir ve Kürdistan’ın önemli bir bölümü de Türkiye’dedir. Türkiye sınırları içinde ve dışında yaşıyorlar. Bugün demokratik cumhuriyet çerçevesinde eşit ve özgür yurttaşlar olmak istiyorlar. Cumhuriyet de onları kendi içine almalıdır. Bu yüzden köklü bir yaklaşım gerekiyor. Eğer Türkiye parlamentosu ya da bu çerçeve yasayı yapanlar bu temelde yaklaşırlarsa, bu, Türkiye’de yepyeni bir dönemi başlatır. Türkiye’nin Ortadoğu’da demokrasinin merkezi olması ve yıldızının parlayıp yükselmesi için önemli bir çıkış olacaktır. Bu yasanın nasıl olacağını bekliyoruz. Her şeyi kapsayacak mı kapsamayacak mı?

BİR NETİCEYE VARAMADIKLARI İÇİN BU TECRİT DEVAM EDİYOR

Değerlendirmelerinizde de vardı. Türkiye gündeminde kanun çerçevesinden bahsediliyor. Bu çerçevenin Rêber Apo’ya sunulduğu ve Rêber Apo’nun da bu çerçeveyi kabul ettiği söylentileri var. Fakat Rêber Apo üzerinde bir tecrit var. Bu paradoksu nasıl değerlendiriyorsunuz?

42 gündür devlet heyeti dışında hiç kimse Rêber Apo’yu görmemiştir. Açık ki, Rêber Apo üzerinde bir tecrit vardır. Bu tecrit, normal bir tecrit değildir, siyasi bir tecrittir. Bunun bir hedefi vardır. Devlet heyetinin İmralı’ya gittiğini, Rêber Apo ile muhtemelen bazen diğer arkadaşların da dahil olduğu görüşmeler yaptıklarını biliyoruz. Görüldüğü kadarıyla şimdiye kadar bir neticeye varamadıkları için bu tecrit devam ediyor. Bu, böyledir.

Daha önce de 27 Mart’tan 15 Mayıs’a kadar da bir tecrit dönemi oldu. Şimdi de 42 gündür dışardan hiçbir heyet Rêber Apo’nun yanına gitmemiştir. Halbuki en fazla bu dönemde gidiş gelişlerin olması gerekirdi. Rêber Apo da, biz de ve kamuoyundaki birçok kişi de Rêber Apo üzerindeki bu tecridin kalkmasını, gidiş gelişlerin fazlalaşmasını istiyor. Fakat bundan önce 49 günlük tecrit uygulandı. Şimdi de öyledir, 42 gün oldu. Ama biliyoruz ki, devlet heyeti İmralı’ya gidip geliyor. Orada Rêber Apo ile görüşme yapıyorlar. Rêber Apo’nun yanındaki arkadaşlar da katılıyor olabilirler. Bir tartışma var. Ama bu tartışma bir neticeye varmadığı için tecrit de devam ediyor. Şimdi iktidara yakın birileri Önder Apo’nun çerçeve yasayı onayladığını basına yansıtmış. Böyle şeyler söylüyorlar ama bu doğru değildir, yalandır. Bu da psikolojik bir savaştır, beklenti ve umut yaratmak istiyorlar. Eğer anlaşma olsaydı, yol açarlardı ve aynı gün DEM Parti heyeti de İmralı’ya giderdi. Şimdi neden kimsenin gitmesine izin vermiyorlar? Çünkü, tartışmalarda netleşen bir sonuç yok. Onun için çözümsüz bir durumda Rêber Apo’nun fikir ve görüşlerinin bize ve kamuoyuna yansımasını istemiyorlar. Güya kendilerince böyle bir tedbir alıyorlar. Görüşme olduğunda Rêber Apo’nun mevcut durumu değerlendirip, yorumlayacağını ve eleştireceğini biliyorlar. Bu durumda henüz ulaşılan bir sonucun olmadığı anlaşılıyor ve bundan dolayı böyle sürüyor. Biz böyle anlıyoruz.

Diğer görünen şey nedir? Orada (İmralı’da), devlet kendi yaklaşımını Rêber Apo’ya dayatıyor. Tartışmalarla, tek yanlı çabalarla kendi yaklaşımını dayatıp kabul ettirmek istiyor. Böyle bir durumun olduğu anlaşılıyor. Devlet tarafı böyle yapmamalı! Bu şekilde Rêber Apo’ya dayatmada bulunmak, bazı şeylerde ısrar etmek doğru olamaz. Tecrit de doğru değildir. Bu, eleştiri konusudur, endişe ve kaygı uyandırıcıdır. Şimdi görünenler böyledir.

RÊBER APO OLMADAN YOL ALINAMAZ

Rêber Apo baş müzakerecidir. Her konuda karar alabilir. Biz, arkadaşlarımız, örgütümüz bunu daha önce de belirtmiş durumdayız. Fakat Rêber Apo hakkındaki kararı biz veririz. Yani gerilla bu kararı verir. Kongre, bu inisiyatifi gerillaya vermiştir. PKK’nin 12’nci Kongresi yani Fesih Kongresi hangi kararı aldı? Kararları nelerdi? Özellikle de silah bırakma kararını Rêber Apo yönetmelidir, kararı vardır. Yani Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü olacak ve bu kararları pratikleştirecek demektir. Bu, gerillaya verilmiş bir inisiyatiftir. Bu yüzden Hareketimizin ve gerillanın Rêber Apo hakkındaki tutumu nettir.

Rêber Apo olmadan yol alınamaz, yürütülemez. Bu hususta ısrar edilmemeli. Daha fazla ısrar etmek, işi yokuşa sürme anlamına gelir. Böyle yapılırsa sonuç alınamaz. Demin dediğim gibi, geniş bir yasa olmalı ve yüzyıllık tarihi sorunu çözmeli. Bu zihniyetle çözüm geliştirilmeli. Kürt halkının önderi zindanda olursa Kürt halkı özgürleşmez. Bu gerçeği, halkımız yaptığı son mitinglerde bir slogan olarak haykırdı. Halkın temsilcileri bunu dile getirdi. Biz zaten öteden beridir söylüyoruz. Halkımızın, gerillamızın ve Hareketimizin görüşü böyledir. Kardeşlik, birbirini kabul etme temelinde gelişir. Reddetmekle olmaz. Birincisi, bu hakikat görülmelidir. Bir diğeri ise; “Kürt vardır, Kürt-Türk kardeştir” deniliyor. Demek ki Kürt var ki böyle deniliyor. Öyleyse Kürtler de yasallaşmalı, yasa kapsamına girmelidir. Yasa dışı kalmamalıdır. Ancak böyle demokratik ve özgür yurttaş olabilirler. Bunlar olmazsa, yalnızca gerilla için hem de kategorize ederek, dar bir yasayla karşımıza gelmek çözümü değil, çözümsüzlüğü derinleştirir. Bu tarihsel bir meseledir, tarihi bir sorumluluk gerektirmektedir. Biz kendi cenahımızdan sorumluca yaklaşmaya çalışıyoruz. Sorunun kökten çözülmesini istiyoruz. Gerçekten de Türkiye’de demokratik cumhuriyetin gelişmesini, Kürtlerin de can-ı gönülden katılmasını, artık düşman olarak görülmesinden vazgeçilmesini istiyoruz. Bunun için çok köklü kararlar aldık. Ama karşımızdakiler de böyle yaklaşmalıdır. Devlet tarafı da böyle yaklaşmalı. Çözüm ancak böyle gelişebilir.

EĞER SUÇ DOSYALARINI AÇARSAK BAŞKA BİR ÇERÇEVENİN KONUSU OLUR

Bazı Türk devleti yetkilileri hâlâ tehdit dili kullanıyor. "Hareketi zayıflattık. Artık savaşamazlar" gibi şeyler söylüyorlar. Bu konuda neler belirtirsiniz?

Zamanında siyasi rant uğruna ya da psikolojik savaş kapsamında böyle şeyler yapılıyordu. İnsan buna anlam verebiliyordu. Ama şimdi sorun masaya gelmiştir, demokratik siyasi çözüm için bir gündem vardır. Böyle şeyleri dile getirmek ve gündemleştirmek doğru değildir. Abartmadır, yalandır. Gerçek şudur ki; bu savaşta her iki taraf da istediği sonucu alamamıştır. Yani burada yenen-yenilen yoktur. Eğer Türk devleti Zap’ta, Metîna’da dört yıl boyunca tüm ısrarlarına rağmen sonuç alamayıp tıkanmasaydı, böyle bir noktaya gelmeseydi, bu süreç gelişmezdi. Öyle dedikleri gibi bir şey yoktur. Bu, kendini abartmadır, gerçeği görmezden gelmektir. Şimdi vakit birbirine karşı psikolojik savaş yürütme vakti değildir. Daha fazla hakiki ve gerçekçi yaklaşılmalıdır. Kürt halkı haklıdır, direndi. Bu, yalnızca birkaç gerilla şahsında gelişen bir durum değildir. Bir toplum direniyor. Bu Hareketin gücü, yalnızca silahlı güçten müteşekkil değil ki! Toplumsal, örgütsel, siyasi, diplomatik ve her boyutta gücü vardır. Hareket, büyümüş durumdadır. O yüzden karşı tarafın, ‘biz şöyle yaptık, böyle zayıflattık’ söylemleri doğru değildir.

Gerillayı suçlu suçsuz diye kategorize etmeleri de doğru değildir. Hele dosyaları bir açalım ve görelim, sizin suçlarınız bizden çok daha fazladır. Adalet ve Hakikat Komisyonu oluşturulursa -ki oluşturulmasını da öneriyoruz-, görelim kimin ne kadar suçu var? Faili meçhul adı altında 17 bin 500 insanımız suikast edilmiş. Daha yakın bir zamanda 2015’te Cizre bodrumlarında 270 insanımız yakıldı. Suçsa, kim suç işlemiş? Eğer biz suç dosyalarını açarsak başka bir çerçevenin konusu olur. Mesele o değildir. Gerçekten süreci çözüm yönünde ilerletme amacında olanların dile getireceği şeyler değildir. Çözümün nasıl geliştirilebileceği üzerinde durulmalıdır. Yoksa ben de şimdi birçok şey söyleyebilirim.

KİMSE HAKİKATİ TERSYÜZ ETMEMELİ

Bakın, Rêber Apo 27 Şubat’ta tarihi çağrıyı yaptığında, biz de hemen bir sonraki gün toplantı yaptık ve 1 Mart 2025’te ateşkes ilan ettik, değil mi? Peki devlet, bu ateşkesi hemen kabul etti mi? Hayır. Operasyonlarını devam ettirdi. Ne zaman ki, 24 ve 26 Haziran’da Zap’ta sürü dron taktiğiyle üst üste iki hamle geliştirildi, işte o zaman devlet bilinen mekanizma üzerinden devreye girip ‘durmak için ne istiyorsunuz’ diye sordu. Biz de o zaman dedik ki, ‘siz ateşkesi esas almıyorsunuz, bu ateşkesi fırsata çevirip gücümüzü kuşatmaya çalışıyorsunuz, biz de o yüzden böyle yapıyoruz.’ Ateşkesi o zaman kabul ettiler. Ne zaman? 1 Temmuz 2025’te ateşkes pozisyonuna geçtiler. Hakeza keşif uçaklarının hareketliliği devam etti. Ne zaman ki, 11 bin metre civarındaki bir irtifada uçan Akıncı SİHA’lardan iki tanesi Qendîl semalarında düşürüldü, ondan sonra Qendîl üzerindeki SİHA hareketliliği durduruldu. Zayıflayan bir örgüt 11 bin metre yüksekte uçan SİHA’yı vurabilir mi? Bildiğimiz kadarıyla Ortadoğu’da bunu yapabilecek olan güçlerden Türkiye, İran ve İsrail var. Başka kimse yok. Dördüncü güç, Hareketimiz’dir. Hiç kimse hakikati tersyüz etmemelidir. Ciddi bir teknik düzeyi vardır. Eğer Rêber Apo çağrı yapmasaydı, biz savaşı daha fazla yaygınlaştırabilirdik. Yalnızca yakın değil, uzak hedefleri de vurabilirdik. Ekonomik kaynakları, petrol yerlerini, 800 kilometre derinlikteki her yere ulaşabilirdik. Hareketimiz bu teknolojik imkan ve kabiliyetlere sahipti. Ama tüm bunlara rağmen Hareketimiz Rêber Apo’nun demokratik toplum ve demokratik siyaset stratejisine inandığı için bu savaşı durdurdu.

SAVAŞLA BİZİ YOK ETMEK İSTERLERSE ESKİSİNDEN 3-4 KAT DAHA FAZLA YANIT VEREBİLİRİZ

Bu imkan elimizde vardı dediniz. Şimdi de aynı imkan var mı?

Tabii! Hiç kuşkusuz şimdi de o imkanlarımız var. Şimdi bahsetsem, ‘bizi tehdit ediyor’ diyecekler. Ancak bu imkanlarımız var. Halkımız ve toplumumuz da bunu bilmelidir, bu imkanlara sahibiz. Fakat biz demokratik siyaset kararı aldık, demokratik toplum siyasetini esas alıyoruz. Biz bu stratejiyi yürütmek istiyoruz. Ama eğer şimdi buna rağmen bize imha amaçlı askeri saldırı gelişirse, eski savaş yöntemleriyle bizi yok etmek isterlerse, eskisinden 3-4 kat daha fazla yanıt verebiliriz. Yalnızca yakın değil, uzak yerlerde de yanıt verme imkanı vardır. Hareketimizin bu potansiyeli vardır. Belki halkımız ve uzaktan takip edenler bilmiyor olabilir ama devlet yetkililerinin bunu bildiğini düşünüyorum. Hareketimiz bu potansiyele sahiptir. Hareketimizin fedai, zeki kadroları vardır, bunu yaratmıştır. Taktik tecrübesi güçlenmiş ve teknik hakimiyeti oluşmuştur. Hem son yıllarda yürütülen tünel taktiği hem de yeni kullanılan silahlar olan FPV fiber optik dronlara karşı çare yoktur. Tabii ki Türk ordusunun da belli bir düzeyi vardır, küçük göstermek istemiyorum ama bunlara karşı çare yoktur. Nitekim çaresiz kaldılar. Bu bir hakikattir.

Bir de, bu teknikler son yıllarda elimize geçti; o da var. Yeni tekniklerdir tabii Biz de uğraşıyoruz, uzun süredir takip ediyoruz ama ancak böyle yaratıldı. Bu yüzden, eğer "geçmişe dönelim" denilirse, bu Hareket kendini savunabilir.

STRATEJİMİZ DEMOKRATİK SİYASETTİR

Fakat silahlı mücadele stratejisini sonlandırma kararımız kesindir. Bir daha bu stratejiye dönmeyeceğiz. PKK 12. Kongre kararları kesindir. Ne fesihten geri adım atılır ne de silahlı mücadele stratejisini sonlandırmaktan geri adım atılır. Stratejimiz nedir? Stratejimiz, demokratik siyasettir. Ama üzerimize gelirlerse kendimizi savunuruz. Bu yeteneğimiz de vardır. Bunu herkesin bilmesi gerekiyor. İnandığımız strateji olan, demokratik ülke, hukuk zemininde demokratik siyaset yaparak mücadele etmeye varız. Fakat yabancı ülkelerin, bazı kesimlerin yardımıyla üzerimize gelmek isterlerse, herkes bilmeli ki kendimizi koruyacak imkanlarımız vardır. Hatta, öncesinden daha fazla geliştirme imkanlarımız vardır. Yani seçeneksiz değiliz; farklı seçeneklerimiz vardır. Fakat ilk seçeneğimiz, esas tercihimiz, esas kararımız, Rêber Apo’nun kararı demokratik siyasettir. Karşımızdakinin bunu doğru anlamasını, doğru ele almasını istiyoruz. Yok, "onları bitirmişiz", "zaten bitireceğiz", "imkanları ellerinden alacağız" gibi yaklaşımlarla gelirlerse, bunları yapamazlar.

KÜRTLER VE İRAN DEVLETİ ARASINDA YAŞANACAK BİR SAVAŞ, HİÇBİR TARAFIN ÇIKARINA OLMAYACAKTIR

Amerika ve İran arasındaki anlaşmadan sonra İran devleti yönünü Kürtlere döndü. Kürdistan’da baskılar, operasyonlar ve idamlar var. Bu konuda neler söylersiniz?

Her şeyden önce Amerika ve İran arasındaki savaş durdu. Bu iyi bir şeydir. Bu uzlaşmanın bir süreliğine değil, kalıcı olmasını umuyoruz. Çünkü bu savaş, halkların savaşı değildi. Halkların hiçbir çıkarı yoktu. Sorunlar, şiddetle, savaşla, ölümlerle çözülemez. Bunu herkesin bilmesi gerekiyor.

Fakat savaş durduktan sonra İranlı bazı güçler eğer yönlerini Kürtlere dönerse, Kürt halkının üzerine gelirse, bu büyük bir yanlış olur. Kürt halkı, Amerika-İran savaşında taraf tutmadı. Mesela PJAK "üçüncü çizgiyi savunuyoruz" dedi. Evet, bazı söylentiler oldu ama pratik ortadadır; Kürtler bu savaşta taraf olmadı. İran devletinin bunu görmesi, Kürt halkının üzerine gelmemesi gerekiyor.

Evet, biz de bazı çatışmaların olduğunu, şehadetlerin olduğunu duyuyoruz. Bu dönemde Rojhilatê Kurdistan’da verilen şehitleri saygı ve hürmetle anıyorum. Onlar özgürlük şehitleridirler. Fakat bu dönemde Kürtler ve İran devleti arasında yaşanacak bir savaş, hiçbir tarafın çıkarına olmayacaktır. İran İslam Cumhuriyeti de bundan hiçbir fayda göremeyecektir, halkımız da. Kanaatimiz böyledir. Bu yüzden, diyalog ve siyasi çözümün yol ve yöntemleri aranmalı. Yani İran da sorunlarını siyasi yollarla çözemez mi? Doğru olan budur. Fakat halkın üzerine gelirlerse, saldırırlarsa elbette oradaki halkımız kendini koruyacaktır. Zaten Rojhilatê Kurdistan’daki halkımızın temsilcileri de böyle deklare ettiler; "savaş istemiyoruz fakat üzerimize gelirlerse de kendimizi koruyacağız" dediler. Buna anlam vermek gerekiyor. Bu yüzden, savaş daha fazla gelişmemeli, değişik mücadele yöntemleri olmalı. Rojhilatê Kurdistan halkımız değerli bir tarihin sahibidir. Tarihlerinde direniş vardır, yurtseverdirler. Rojhilatê Kurdistan halkımızı sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün içinde bulundukları zorlukları biliyoruz, anlıyoruz. Bu zorlukların geçeceğini umut ediyoruz. Herkesin doğru yol ve yöntemleri esas alması, doğru zamanda doğru şeyleri yapması gerekiyor. Bazen yapılan bazı şeyler doğrudur ama zamanı doğru değildir. Bu yüzden, zamanın da doğru olması gerekiyor. Bu tür şeyleri birbirinden ayırt etmek lazım ve buna göre şüphesiz özgürlük değerlerine, demokrasiye her şart altında sahip çıkmak gerekiyor. Rojhilatê Kurdistan halkımız da bu zamana kadar bunu böyle yürüttü ve bundan sonra da bu çerçevede rol ve misyonlarına sahip çıkacaklarını umut ediyoruz.

KÜRT DİL KONFERANSI'NDA ALINAN KARARLARDAN KENDİMİZİ SORUMLU GÖRMELİYİZ

Kürt Dil Konferansı gerçekleşti. Siz de bir Kürt öncüsü olarak bu konulara hassas yaklaşımınızla tanınıyorsunuz. Birçok kez Kürt dili için çağrılarınız oldu. Dil konusundaki bu gelişmeler hakkında neler belirtirsiniz?

Önce şunu söyleyeyim; bütün arkadaşlarımız Kürt kültürü ve dilinin gelişmesi için çalışıyorlar ve fedaice bir mücadele yürütüyorlar. Bütün arkadaşlar, gerçekten de Kürtlerin var olması için, Kürt kültürü, Kürt dili yaşasın diye bu kadar çabalıyorlar. Bu kadar direniş var ve bu kadar şehitlerimiz oldu. Biz de onların çizgisinde yürümek istiyoruz. Şüphesiz bu çerçevede dil ve kültüre sahip çıkmayı önemli görüyoruz.

İmkanlar dahilinde konferansı ben de takip ettim. Anlamlı bir konferanstı. Konferansı kutluyorum. Bu konferansa emek veren, katılan bütün yurtsever ve devrimcileri saygıyla selamlıyorum; iyi bir iş yaptılar.

Aldıkları kararlar var. Şüphesiz bu kararlar önemlidir fakat kararların pratikleşmesi için çabaya ihtiyaç vardır. Karar almak kolaydır. Önemli olan pratikleşmesidir. Bu yüzden çaba olması gerekiyor.

Konferansta bazı öneriler var, kurumların kurulması için kararlar var; bunlar iyidir. Pratiğe geçmesi için takip etmek gerekiyor. Bizim ve herkesin de sorumluluğu vardır. Kürt Dil Konferansı’nda alınan kararlardan kendimizi sorumlu görmeliyiz. Pratiğe geçmesi için herkesin kendi tarafından çaba göstermesi gerekiyor. Böyle olursa, konferans kararları da pratiğe geçecek, dil ve kültürün gelişmesi için önemli bir rolü olacaktır. Bu çerçevede bütün dil emekçilerine başarılar diliyorum.

ÖZEL SAVAŞ TOPLUMUMUZUN DİNAMİZMİNİ SÖNDÜRMEK İSTİYOR, DİKKATLİ OLUNMALI

Sorularımız bunlardı. Son olarak bir şeyler söylemek isterseniz...

Son olarak, özellikle halkımız için bazı şeyler söylemek istiyorum:

Çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Önder Apo’nun başlattığı hamle, önemli ve tarihidir. Bu hamleye bağlıyız. Fakat Türk devleti bu süreci bir stratejiyle değil, birçok stratejiyle yürütüyor. Bu strateji veya amaçlardan biri de, umut yaratarak süreci zamana yaymaktır. Tabii bu amaçlarına ulaşamayacaklar ama psikolojik bir savaş gibi, özellikle bu süreçte pratiğe geçirmişler. Bunun görülmesi gerekiyor.

Bizi halk ve Hareket olarak güç haline getiren şey nedir? Birbirimize olan güvenimiz ve birliğimizdir. Bu süreçte, bu inanç ve güveni zayıflatmak istiyorlar. Önder Apo ve Halk arasındaki, Halk ve Hareket arasındaki ve Önder Apo ve Hareket arasındaki güven ve inançta zayıflık yaratmak istiyorlar. Hatta çalışanlar arasında sorunlar bulmaya, çelişki yaratmaya çalışıyorlar. Bir halkı veya örgütü zayıflatmak istiyorsan, onların içinde sorunlar yaratmalısın. Şimdi bizim gördüğümüz, bize karşı böyle bir çaba vardır. Aramızda çelişki ve sorunlar yaratmaya çalışıyorlar. Gücümüzün kaynağını, güvenimizi, çizgimizi, Önder Apo’ya karşı olan inancımızı kırmak, zayıflatmak veya gevşetmek istiyorlar. Bir taraftan bunu yapmak istiyorlar, diğer yandan da rehavet yaratmaya çalışıyorlar. Yani zaten süreç yürüyormuş ve başarıya ulaşmak üzereymiş izlenimi yaratmaya çalışıyorlar. Bu yaklaşımlara karşı dikkatli olmak gerekiyor.

Bütün yurtseverlerin, değerli halkımızın, tüm siyasetçilerin bundan haberinin olması gerekiyor. Özel savaş, inancı kırmak istiyor. İnançsızlaştırmak için umut veriyor ama gerçekleştirmiyor. Toplumumuzu böyle zayıflatmak istiyor. Toplumumuzun o güçlü heybetinin kalmasını istemiyor, gevşetmek istiyor. Eylemliliğini ve dinamizmini söndürmek istiyor. Bu tür politikalara karşı dikkatli olunması gerekiyor.

Bu yüzden, sürecin bu kadar zamana yayılmasının bir nedeninin de bu olduğunu bilmemiz gerekiyor. Böyle bir siyaset yürütülüyor. Herkesin bunu bilmesi önemlidir.

RÊBER APO'NUN SİYASETİ ETRAFINDA DAHA FAZLA BİRLEŞMELİYİZ

Öyle görünüyor ki, "dayattığımız şeyleri kabul etmek zorundasınız" diyorlar. Mecbur değiliz. Kimsenin "bundan başka yol yok" diye düşünmemesi gerekiyor. Seçeneklerimiz vardır. Daha önce de belirttiğim gibi, eğer üzerimize gelirlerse kendimizi koruyabiliriz. Halkımızın bu konuda şüphesi olmasın. Gerillaya inansınlar. Gerekirse kendisini korur, rolünü oynar. Zayıf değiliz. Ama bizi zayıf göstermek istiyorlar. Bugün Kürtler Ortadoğu’da bir güçtürler. Kimse bunu göz ardı edemez. Bölgedeki dengede bir güçtürler.

Bu yüzden, Rêber Apo’nun siyaseti etrafında daha fazla birleşmeliyiz. Ne olursa olsun aramızdaki sorunları çözmeliyiz. Bu tarihi süreçte bizi en çok güçlendirecek şey birbirimize olan güven ve inancımızın güçlü olması, birliğimizin güçlü olması ve yöntemimizin yerinde olmasıdır. Demokratik sosyalizm siyaseti çizgisinde mücadeleci bir ruhla ve fedakarlıkla mücadele yürütmeliyiz. Her yerde örgütlenmeliyiz. Kadın ve gençlerin öncülüğünde her yerde komünler kurmalıyız. Demokratik komünler geliştirmeli, örgütlülüğümüzü geliştirmeliyiz. Böylelikle güç ve irade olabiliriz. Herkesin tüm dikkatini buna vermesi ve hepimizin böyle önemli ve tarihi bir süreçte sorumlu yaklaşarak, üzerimize düşen görevleri mutlaka yerine getirmemiz gerekiyor. Önder Apo’nun çabalarının başarıya ulaşması ve kazanmamız için herkesin mücadelede olması ve emek vermesi gerekiyor. Eğer böyle olursa başarının bizim olacağına inanıyoruz. Bu temelde herkese başarılar diliyor, saygıyla selamlıyorum.