Ertaş: İktidar medyası gerçekleri çarpıtıyor

Barış ve Demokratik Toplum sürecini zehirleyen bir dil kullanan Türkiye medyasını değerlendiren Mehmet Ali Ertaş, “İktidar medyası, toplumu sürekli aldatıyor. Kötüyü iyi, iyiyi kötü olarak sunuyor. Böylece toplumu sağır, kör ve dilsiz kılıyor” dedi.

MEHMET ALİ ERTAŞ

Barış ve Demokratik Toplum süreci üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler devam ediyor. Önder Apo, tüm mesajlarında muhalefetin çabalarına ve mücadeleyi artırmanın önemine dikkat çekerken, çözüm karşıtı girişimler ise arttı. Hükümetten basına kadar olumsuz bir dil var. Gazeteci Mehmet Ali Ertaş ile medyanın süreç ve barış karşıtı dilini konuştuk.

Türk medyasının bu süreçteki saldırgan dilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Basının rolü ve konumu her zamankinden daha belirgindir. Çünkü basın artık toplumun gözü, kulağı ve dili haline geldi. Medya yıkabilir de inşa edebilir de. Önemli olan, medyanın gücünü eline geçirenlerin bu medyayı nasıl kullandığıdır.

İşgalci, egemen ve baskıcı güçler medyayı bir köleleştirme aracı olarak kullanıyor. Basın aracılığıyla yanlış, çarpıtılmış, sınırlı ve tek taraflı bilgi paylaşılıyor; ya da eski bilgiyi yeniymiş gibi sunuyor. Basın aracılığıyla toplumu sürekli aldatıyor. Kötüyü iyi, iyiyi kötü olarak sunuyor. Böylece toplumu sağır, kör ve dilsiz kılıyor.

Buna karşılık, ahlaki ve politik topluma, ekolojik, demokratik topluma ve kadınların özgürleşmesine dayanan güçler, basını daha çok aydınlanma, bilgi, farkındalık ve bilgi edinme aracı olarak kullanır. Toplumu her zaman hakikat temelinde daha fazla aydınlatmaya ve sistemden korumaya çalışır.

Egemen güçlerin amacı güçtür; zenginliktir, işgaldir, köleleştirmedir. Bu amaca ulaşmak için gerçekleri çarpıtır. Yağma ve yıkımı meşrulaştırır. Savaş ve cinayeti meşrulaştırır. Hak ihlallerine ve insanlara yönelik zulme göz yumar.

Savaş ve şiddet diline dayanır; şiddet ve savaş diliyle toplumu sindirir; sürekli iktidarı yayar. Davasını ve haklarını arayanları "terörist" olarak tanımlar. Gerçekleri çarpıtarak ve gerçeği gizleyerek, iktidar güçlerini haklı ve meşru güç olarak sunar. Topluma karşı yürütülen savaşı da haklı ve meşru bir savaş olarak sunar.

Esasında iktidara hizmet eden medya, kendi çıkarları ve iktidarın çıkarları doğrultusunda gerçeklere gözlerini kapatmakta ve gerçekleri çarpıtmaktadır.

Güney hükümeti de düşmanca bir dil kullanıyor. Neçirvan Barzani'nin son konuşması bunu gösterdi. Bu yaklaşım süreci nasıl etkileyecek?

Düşmanca dil çözüme hizmet etmiyor; barışa da hizmet etmiyor. Düşmanca dil bölünmeye yol açıyor. Bölünme, halkın birliğine ve bütünlüğüne aykırıdır. Bölünmenin ve ayrımcılığın olduğu, birlik ve beraberliğin olmadığı yerde, egemen güçler o toplumu, yani o halkı kolayca tahakküm altına alabilir.

Dolayısıyla Neçirvan Barzani'nin düşmanca dili ve yaklaşımı, Kürt halkının birliğine ve çözüme hizmet etmiyor. Barışa hizmet etmiyor.

Meclis Komisyonu henüz İmralı'yı ziyaret etmedi, devlet şimdiye kadar herhangi bir adım atmadı. Konuyla ilgili görüş ve değerlendirmeleriniz nelerdir?

Komisyon, birçok kurum, dernek, örgüt ve kişi temsilcileriyle görüştü. Ancak şimdiye kadar sadece Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmedi. Sayın Abdullah Öcalan baş müzakerecidir. Çözüm sorumluluğu parlamentoya, parlamentodaki ve dışındaki siyasi partilere verilmiştir. Tüm demokratik sivil kurum ve kuruluşlara verilmiştir.

Parlamento komisyonu tüm partileri, örgütleri ve kurumları temsil ediyorsa, komisyon mutlaka İmralı'ya gitmeli ve Sayın Abdullah Öcalan ile görüşmeli ve onun fikir ile önerilerini dinlemelidir. Devlet ve komisyon İmralı'ya gitmek için hiçbir adım atmayacaksa, bu, çözümsüzlükte ısrarcı olduğunu göstermektedir. Zamanı uzatmak ve demokrasi ile evrensel insan haklarına aykırı hareket etmek istemektedir.

Eğer komisyon bu sorunu barış ve demokratik toplum temeli üzerinden çözmek istiyorsa, bir an önce zaman kaybetmeden İmralı’ya gitmeli ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la görüşmelidir. Çünkü bu meselenin bir tarafı Meclis ise, diğer tarafı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır.

Umut hakkı, bu süreçte kilit bir konu olmaya devam ediyor. Bu bağlamda, Meclis Komisyonu'nun yetkileri, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin kararı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yasama yılı üzerine değerlendirmeler yapılıyor. Ancak Meclis açılalı birkaç hafta olmasına rağmen konu henüz gündeme alınmadı. Komisyon, bir rapor veya taslak hazırlamadı. Bu nasıl okunmalı?

Türkiye, 11 yıldır Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kararlarını ihlal ediyor. AİHM, 11 yıl önce Türkiye'nin umut hakkını tanıması ve uygulaması gerektiğine karar verdi. Ancak Türkiye, bu konuda hiçbir adım atmadı.

Anayasası'nın 91. maddesine göre Türkiye, AİHM kararlarına her bakımdan bağlıdır. AİHM bir karar verirse, bu karar Türkiye'yi doğrudan ilgilendirir ve bu kararı derhal uygulamak zorundadır. Ne yazık ki Türkiye, 11 yıldır AİHM kararını ihlal etmesine rağmen, kararları izleyen ve inceleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye'nin işlediği suça göz yummuştur. Bu tabloya 11 yıl sonra baktığımızda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin de Türkiye'nin işlediği suça ortak olduğunu görürüz.

Suça göz yumduğu için suça ortak oluyor. Avrupa Konseyi, Türkiye'ye bir yıl süre verdi; ancak Türkiye hiçbir adım atmadı. Buna rağmen 15-17 Eylül toplantısında Türkiye'ye Haziran'a kadar yine süre verdi. Bu bize, Türkiye ve Avrupa ülkelerinin perde arkasında ortak olduğunu gösteriyor. Savaşta ve uluslararası komploda ısrar ediyorlar.

Ama bunu daha fazla uzatamazlar; çünkü artık tüm dünya, suçlarının ve gerçeğin farkına vardı. Şimdi tüm dünya kralın çıplak olduğunu söylüyor. Artık dünya halkları Önder Abdullah Öcalan'ın düşüncelerini okuyor ve Önder Abdullah Öcalan'ın felsefesini destekliyor.