GÖRÜNTÜLÜ

Gianfranco Fattorini: Süreç, hukuki bir zemine oturtulmalı

Barış sürecine rağmen Türk devletinin Kürt halkına karşı saldırılara ve işgale devam ettiğini belirten Gianfranco Fattorini, “Demokratikleşmek için Kürt sorununa çözüm şart. Süreç, anayasadan başlayarak hukuki bir zemine oturtulmalı” dedi.

GIANFRANCO FATTORINI

Önder Apo’nun öncülüğünde yürütülen “Barış ve Demokratik Toplum” süreci etrafında Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik tartışmalar sürse de, Türk devletinin saldırıları devam ediyor.  

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne Türkiye’deki ihlallere dair raporlar sunan Irkçılığa Karşı Halklar Arası Dostluk Hareketi (MRAP),  geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi, 60. İnsan Hakları Oturumu'na yazılı bir rapor sundu. MRAP, ülkede devam eden saldırı ve hak ihlallerinin boyutuna dikkat çekerek, ülkenin gerçek anlamda demokratikleşmesi için Önder Apo'nun öncülüğünü yaptığı sürecin önemini işaret etmişti.

Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin boyutlarını, uluslararası arenadaki yansımalarını ve Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük tartışmaları MRAP BM Daimi Temsilcisi Gianfranco Fattorini ile konuştuk.

 

‘TÜRKİYE TARAF OLDUĞU SÖZLEŞMELERE UYMUYOR’

BM çatısı altında faaliyet yürüten bir insan hakları örgütü olarak geçtiğimiz günlerde BM İnsan Hakları Konseyi oturumunda Türkiye’deki hak ihlallerine dönük bir rapor sundunuz. Hak ihlalleri açısından ülkedeki aktüel durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an için Türkiye’de siyasi, sivil, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların korunması konusunda büyük bir değişiklik olmadığını kabul etmek gerekir. Bu nedenle hâlen devam etmekte olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi oturumunda, Kürt halkının haklarının başlıca ihlallerini ayrıntılı biçimde ortaya koyduğumuz bir rapor sunduk. Özellikle kültürel alanda yaşanan hak ihlallerine dikkat çektik. Kürt diline ve Kürtçe düzenlenen etkinliklere dönük tahammülsüzlüklere vurgu yaptık. Bazı insanlar, sadece Kürtçe şarkılar söyledikleri veya Kürt müziği eşliğinde dans ettikleri için hapsedilmektedir; ki bu tamamen kabul edilemez bir durumdur.

Bu raporda hak ihlallerinin yanı sıra Türkiye’ye bazı tavsiyelere de yer verildi.  Türkiye, İşkenceye Karşı Sözleşme’nin yanı sıra, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme gibi birçok uluslararası insan hakları sözleşmesine taraftır. Temel amacımız, Türk hükümetinin bu uluslararası sözleşmeleri uygulaması ve onlara riayet etmesidir.

Bu sözleşmeleri imzalamak ve onaylamak yetmez; onlara uymak ve uygulamak gerekir. Ayrıca Türkiye, Zorla Kaybedilmelere Karşı Uluslararası Sözleşme’ye taraf değildir. Türk hükümetini bu sözleşmeye de taraf olmaya davet ediyoruz.

Bu sözleşmelerin uygulanması bakımından Türkiye açısından özel öneme sahip olan sözleşmelerden biri de İşkenceye Karşı Sözleşme’dir. Elde ettiğimiz bilgilere göre hâlâ çok fazla vaka var; ki tek bir vaka bile fazla sayılır. Her durumda, ülkedeki işkence vakalarının sayısı oldukça yüksektir. Bu uygulama Türkiye’de sona ermelidir. İster karakollarda ister cezaevlerinde olsun, işkence tamamen ortadan kaldırılmalıdır.

‘SURİYE’DE İŞGALCİ KONUMDA’

Türk devletinin Rojava’da işlediği suçlara ve hak ihlallerinde dikkat çekmiştiniz. Türkiye’nin Suriye’deki varlığını bir işgal olarak tanımladınız. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Evet, Türkiye’nin hak ihlalleri sınırlarının ötesine taşan bir mesele. Gerçekten de Suriye topraklarının bir kısmının yasadışı bir şekilde işgal edilmesi söz konusudur. Bu işgal, Esad hükümeti döneminde zaten başlamıştı. 

Bu işgalin amacı, Suriye’de hangi hükümet olursa olsun mevcut yönetimi hedef almak değil; daha çok oradaki Kürt halkını hedef almak. Uluslararası hukuk açısından kesinlikle bir işgaldir.

Türk ordusu Suriye topraklarında bulunuyor, ancak Suriye’de askeri varlığını meşru kılan özel bir anlaşma yok. Dolayısıyla fiilen, Suriye topraklarının bir kısmının işgali söz konusudur.

‘KÜLTÜREL SOYKIRIM DEVAM EDİYOR’

Raporda kültürel soykırım kavramını da kullanıyorsunuz. Bu soykırımın hala devam ettiğini söylemek mümkün mü?

Evet, elbette. Kürt halkına karşı kültürel soykırım hem Suriye’de hem de Türkiye’de onlarca yıldır devam ediyor. Suriye’de yeni hükümetle birlikte ne olacağını göreceğiz; ancak şimdilik herhangi bir değişiklik işareti görülmemektedir.

Kürt azınlığının tanınmaması, kendi dilinde kendini ifade edememesi, kültürle ilgili kamuya açık etkinlikler düzenleyememesi ve ayrıca tarihi alanların yok edilmesi gibi olgular, hâlen bir kültürel soykırımın sürdüğünü açıkça göstermektedir.

‘KONSEY SİYASİ DAVRANIYOR’

BM İnsan Hakları Konseyi’ne daha önce de Kürt halkına dönük ihlallere dikkat çeken raporlar sunmuştunuz. Peki, Konsey’in Türkiye’ye karşı tutumu nedir?

Uluslararası siyasi ve jeostratejik düzeyde Türkiye, hem bölge düzeyinde -Türkiye, Irak, Suriye- hem de uluslararası alanda, özellikle Afrika’da, Libya’da, Sahel’de ve diğer Afrika ülkelerinde kendi kartlarını oynamakta.

Bu durum ona bir tür dokunulmazlık sağlamakta. Olumlu olan ise, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bünyesinde, Suriye’de devam eden ihlallere ilişkin bir duyarlılığın bulunması. Ancak BM’nin kendi faaliyetlerini sürdüren idari yapısı ile mevcut uluslararası ilişkilerin durumunu da yansıtan İnsan Hakları Konseyi’ni birbirinden ayırmak gerekir.

İnsan Hakları Konseyi de tıpkı Güvenlik Konseyi veya Genel Kurul gibi siyasi bir organdır. Ondan bir insan hakları mahkemesi gibi davranmasını ya da yalnızca insan hakları savunucularından oluşan tamamen tarafsız bir kurum olmasını bekleyemeyiz. Konsey 47 devletten oluşur. Dolayısıyla bir devleti kınamak veya insan haklarına uymaya zorlamak söz konusu olduğunda, iş siyasi müzakereler alanına girmektedir.

‘RAPORLARLA YETİNİLİYOR’

Aynı BM İnsan Hakları Konseyi, Kuzey Kürdistan kentlerindeki öz yönetim direnişi sırasında yaşanan hak ihlallerine dönük geniş bir rapor hazırlamış ve yaşananları savaş suçu kapsamında görmüştü. Konsey, kendi raporlarına rağmen Türkiye’ye karşı bir yaptırıma gitmedi. Bu tutumu nasıl değerlendirmek gerekir? Konsey’in faaliyetleri sadece raporlamakla mı sınırlı?

2017 tarihli rapor, doğrudan İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından hazırlanmış ve bu raporun 2018’de bir devamı olmuştu. Suriye hakkında üç bağımsız uzmandan oluşan Soruşturma Komisyonu’nun raporları da İnsan Hakları Konseyi’nin önüne konmuştu. Yani bilgi toplama ve bunları Konsey üyeleri ile uluslararası topluma sunma yönünde bir çalışma yapılmakta.

Bu tutumu anlamak için, bugün Filistin’de yaşananlara bakmak yeterli olacaktır. Devam eden soykırımı belgeleyen pek çok rapor var; buna rağmen hiç kimse İsrail’i bu eylemlerinden alıkoymamakta. Aynı şekilde, Türkiye’nin hem Türkiye’de hem de Suriye’de işlediği ağır insan hakları ihlallerini belgeleyen birçok rapor mevcut.

Ancak burada mesele, uluslararası ilişkiler ve diplomasinin alanına girmekte. Sorun, yaptırım uygulamak noktasında ortaya çıkmaktadır BM düzeyinde yaptırım uygulanabilmesi için Güvenlik Konseyi’nde çoğunluk sağlanması gerekir. Dolayısıyla bu, İnsan Hakları Konseyi’nin sınırlarını dahi aşan bir çalışmadır.

‘SÜREÇ ÖNEMLİ HUKUKİ ÇERÇEVE OLUŞTURULMALI’

İnsan Hakları oturumlarına sunduğunuz raporda, Kürt sorununun demokratik çözümü noktasında devam eden sürece ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu süreçteki rolüne dikkat çekmiştiniz. Bu sürecin geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elimizdeki bilgilere göre süreç, öncelikle yararlı ve memnuniyetle karşılanması gereken bir gelişme. Son on yılda yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda bu mutlaka olumlu bir adımdır. Parlamento bünyesinde kurulan komisyonun ilk dinleme aşaması sona ermek üzere ya da bu günlerde sona erecek. Bu aşamada parlamento bünyesinde oluşturulan komisyon birçok kişiyi, şahsiyeti ve örgütü dinlemiş ve görünüşe göre Türkiye’deki durumu geliştirmek amacıyla çok sayıda öneri topladı.

Bu komisyonun hedefi, özellikle Kürt sorununun çözümü için siyasi ve hukuki bir çerçeve oluşturmak olmalı. Peki hedefler nelerdir? Elbette silahlı çatışmanın sona erdirilmesi, fakat bu yeterli değil. Hukuki çerçevenin de gerçekten hayata geçirilmesi gerekir.

Bu da öncelikle Anayasa’dan başlamalıdır. Türkiye’de azınlıkların tanınması ve kendilerini özgürce ifade edebilmeleri gerekir. Gerçek bir sosyal adaletin tesis edilmesi şarttır. Sosyal adaletin sağlanabilmesi için tüm haklara saygı gösterilmelidir. Daha önce de söylediğim gibi, Türkiye neredeyse tüm uluslararası insan hakları sözleşmelerine taraf olmuştur; özellikle medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelere. Dolayısıyla Kürt halkının ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasi hakları güvence altına alınmalıdır.

‘Terörle mücadele’ yasalarına dayanarak demokratik yollarla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması uygulaması derhal sona ermelidir. Demokratik yollarla seçilmiş belediye başkanları ve siyasi sorumlular eğer tutukluysalar serbest bırakılmalı, herkes görevine geri dönmeli ve demokratik süreç siyasi kararlarla kesintiye uğratılmamalıdır.

Dediğim gibi, bu ilk aşamanın tamamlanması ve ardından doğrudan Anayasa ve yasaların reformuna dair esaslı tartışmaların yapılacağı yeni bir aşamanın başlaması gerekir.

‘ABDULLAH ÖCALAN VE SİYASİ MAHKUMLAR ÖZGÜR OLMALI’

Çözüm tartışmalarına rağmen sürecin temel aktörü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan hala İmralı’da tecrit koşullarında tutuluyor. Kürt tarafı eşit koşullarda bir sürecin yürütülmesi için Önder Apo'nun özgürlüğünü talep ediyor. Dünya örneklerini dikkate alarak bu noktada ne söylemek istersiniz?

Sayın Öcalan’a özgürlük talebi, meşru bir taleptir. Abdullah Öcalan’ın tutsaklığı tamamen politiktir. Eğer bu durumu 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında Güney Afrika’da yaşananlarla karşılaştırırsak, o dönemde apartheid hükümeti ile Nelson Mandela arasındaki müzakereler başlamıştı. Mandela, hücresinden çıkarılmış ve daha “normal” bir yaşam alanına kavuşmuştu ki müzakerelere somut olarak katılabilsin. Güney Afrika örneğini takip edecek olursak, Mandela kendi serbest bırakılmasından önce herkesin serbest bırakılmasını şart koşmuştu.

Sadece Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması yetmez. Türkiye’de unutulmaması gereken çok sayıda başka Kürt siyasi tutuklu bulunmakta. Bizim görüşümüze göre süreç devam etmeli; Abdullah Öcalan ve diğer Kürt siyasi tutukluların yaşam koşulları iyileştirilmeli, Abdullah Öcalan parlamenterler ve Türk hükümeti ile müzakerelere doğrudan katılabilmeli ve oldukça kısa bir sürede Türkiye’deki tüm demokrasi meselesi, azınlık haklarının, özellikle de Kürt azınlığın haklarının tanınması konusunda bir çözüme ulaşılmalıdır. Bu süreçle birlikte Abdullah Öcalan da özgür olmalıdır.

‘ULUSLARARASI DESTEK ARTIRILMALI’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumunu Güney Afrikalı lider Nelson Mandela’nınkiyle karşılaştırdınız. Bilindiği gibi, Mandela’nın serbest bırakılmasında uluslararası toplum büyük bir rol oynamıştı. Sizce, uluslararası toplumun, özellikle BM’nin Kürt sorununun çözümünde rolü ne olmalı?

Uluslararası toplumun rolü, jeostratejik dengelerle ilgili bir mesele. Başta da belirttiğim gibi, Türkiye elindeki kartlarını oynamayı iyi biliyor; hem bölgesel düzeyde, NATO üyesi olarak hem de özellikle Afrika’da ve ayrıca Güney Amerika’daki bazı ülkelerle ilişkilerinde. Bu konu, İnsan Hakları Konseyi’ndeki tartışmaların ötesine geçmekte. Konu New York’a, yani Genel Kurul’a, Genel Sekreter’in ofisine ve ardından Güvenlik Konseyi’ne taşınmalı.

Biliyoruz ki Erdoğan, son günlerde ABD Başkanı Trump ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmeden tam olarak ne çıkacağını bilmiyoruz; ancak ABD Başkanı'nın uluslararası ilişkilerinde önceliği ticarete verdiği açık. Dolayısıyla yakın zamanda, tartışmalarının gerçek içeriğini ve ABD’nin tutumunun ne olacağını göreceğiz; yalnızca Türkiye’deki gelişmelere karşı değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve genel olarak bölgedeki gelişmeler karşısında da.

Bence Kürt toplumu açısından önemli olan, öncelikle uluslararası sivil toplum düzeyinde çalışmak olmalı. Özellikle Avrupa’da, ama belki aynı zamanda ABD’deki üniversitelerde de mümkün olan en geniş desteği elde etmek gerekir. Böylece Avrupa ve ABD hükümetleri üzerinde baskı kurarak Türkiye’de süren değişim sürecine destek vermeleri sağlanabilir.