Gül: DEM Parti, Roman mahallelerinde de halk toplantıları yapmalı

Romani Godi Derneği’nden Sergen Gül, DEM Parti’nin süreçle ilgili yaptığı halk toplantılarına Romanların da dahil edilmesi için, halk toplantılarının en az birinin bir Roman mahallesinde yapılması gerektiğini belirtti.

SERGEN GÜL

Türkiye’de, Kürt halkının yanı sıra en büyük asimilasyon politikalarına maruz kalan ve bugün sayıları giderek azalan Roman halkı, sürece dair her ne kadar temkinli yaklaşsa da umudunu koruyor. Önceki çözüm sürecinde gündemde olan ‘Roman açılımı’ söylemlerinin aksine, iktidar bu kez onlardan bahsetmese de Roman halkı, yaşamlarına dair zorlukların yanında süreci de yakından takip ediyor.

Roman halkının maruz kaldığı asimilasyon, saldırılar ve eşitsizlikleri kamuoyuna duyurmak, kayıt altına almak ve bir hafıza oluşturmak amacıyla kurulan Romani Godi Derneği’nden Sergen Gül, Romanların Kürt hareketine ve sürece dair bakışlarını ANF’ye değerlendirdi.

‘ROMANLAR, KÜRTLER İLE BENZER TARİHSEL SÜREÇLERDEN GEÇTİ’

Romanların da halk olarak Kürtler ile benzer tarihsel süreçlerden geçtiğini ve erken Cumhuriyet döneminden itibaren devletin asimilasyon politikalarından etkilendiklerini belirten Gül, Romanların tarih boyunca yaşadıkları ve bugün Roman toplumunda var olan milliyetçi eğilimleri şu sözlerle ifade etti:

“Erken Cumhuriyet döneminde azınlıkların ulus kimliğine sıkıştırılması, dil ve kültürel asimilasyon, Balkanlar’dan gerçekleşen iç göçler ve yaşanan darbe süreçleri gibi birçok mesele Romanları da Kürtler gibi etkilemiştir. Etnik kimliklerden bağımsız olarak, Türkiye’de 2006 yılına kadar yasal metinlerde ayrımcı ifadelere maruz kalan tek topluluk Romanlardır. 1926 çıkarılan ve daha sonra 1934 değiştirilen İskân Kanunu ile polisin görevlerini düzenleyen resmi iç metinler buna örnek gösterilebilir.

İşsiz ve güçsüz Romanların potansiyel suçlu sayıldığı veya göçebe Romanların Türk kimliğine bağlı olmadığının belirtildiği maddeler bu dokümanlarda yer alıyordu. Yani toplumda oluşan ‘şüpheli Roman’ algısının temeli bunlara dayanmaktadır. Ayrıca, ağızdan ağıza yayılan ‘Türkiye’de 72 buçuk millet var, bu buçuğu da Romanlar’ kalıp yargısı da bu bağlamla ilgilidir. Bu durum yalnızca Birinci Dünya Savaşı sonrasında gelişmiş bir pratik değildir; Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan derin bir eşitsizlikler mirasıdır. Gerek medyada gerek edebi metinlerde gerekse akademik çalışmalarda Romanlar hâlâ bu ayrımcı temalarla sunulmaktadır.

Bazen ‘çok renkli bir halk’ denilerek örtük bir ayrımcılık yansıtılmakta ve halka ‘pigment’ muamelesi yapılmaktadır. Renklilik algısı, Romanların yaşadığı ayrımcılığı haklara ve hizmetlere erişimdeki eşitsizlikleri görünmez kıldığı gibi, adeta bir yaşam tarzı olarak sunmaktadır. Örneğin, ‘Zaten onlar elektriksiz, susuz, çadırda yaşamaya alışkınlar’ veya ‘yoksullar ama mutlular’ gibi örtük ayrımcılık pratikleri yaygındır.

‘ROMANLARIN KÜRT DÜŞMANI OLDUĞU İDDİASI DOĞRU DEĞİLDİR’

Tüm bu kalıp yargılar gerçeği yansıtmadığı gibi, ‘Romanların Kürt düşmanı olduğu’ iddiası da doğru değildir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtlerle yüzyıllardır birlikte yaşayan Dom ve Abdallar bulunmaktadır. Bölge halkı tarafından ‘Mırtıp’ ve ‘Karaçi’ olarak da adlandırılmaktadırlar. Bölgesel çatışmalardan, bu Roman grupları da Kürtlerle birlikte etkilenmiştir.

İlginçtir ki, bu gruplara yönelik ayrımcılık bölgede oldukça yoğundur. Örneğin Bitlis, Van, Muş ve Ağrı gibi illerde en büyük hakaret ‘Mırtıp’ olarak kullanılmaktadır. Başka bir deyişle, beraber yaşam pratikleri olsa da bu gruplara yönelik kültürel çatışmalar ve sosyal dışlanma, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde de gözlemlenmektedir.

Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşayan Romanlar ise, Kürtleri daha çok yaygın medya anlatıları üzerinden tanımaktadır. Bu anlatılar halklar arası çatışmayı beslemektedir. Benzer şekilde Kürtler de Romanları bu anlatılar üzerinden değerlendirebilmektedir.

Bununla birlikte iki halk arasında dayanışma da söz konusudur. Örneğin, sanayileşme ve artan göçle birlikte Tekirdağ- Çerkezköy- Çorlu ve İstanbul gibi bölgelerde, Romanlar ve Kürtler aynı mahallelerde birlikte yaşamaktadır. Diğer batı illerinde de Roman mahallerinin yanına Kürtler yerleşmekte ve genel olarak iyi etkileşimler kurulmaktadır. Ekonomik ve sınıfsal bütünleşme, sosyal bütünleşmeyi artırmakta ve kültürel etkileşimle birlikte halklar birbirini daha iyi tanımaktadır.

Elbette Romanlar arasında milliyetçi bir kesimin varlığı da açıktır. Ancak bu, uzun yıllar süren ayrımcılıktan korunma biçimi gibi işlev görmektedir. Roman olduğunuzu söylediğinizde ayrımcılığa uğruyorken, Türklük beyanını kullanmak bu durumu kısmen azaltmaktadır; benzer şekilde Sünni Müslümanlık da bir başvuru mekanizması olmuştur. Bu durum, Türkiye’de Roman hak mücadelesinin çok yeni olmasına da bağlıdır. 2000’li yıllarda ilk derneklerin kurulması ve hak arayışının başlamasıyla başlayan çeyrek asırlık mücadele, Kürt mücadelesiyle karşılaştırıldığında farklı bir zaman dilimindedir.

Ancak Kürt mücadelesinin ilk yıllarında da benzer şekilde Türk milliyetçiliği izlerine rastlamak mümkündür. Örneğin, Türkçülüğü ilk ortaya atan Ziya Gökalp’in bir Kürt olması gibi.”

‘ÖNCEKİ ÇÖZÜM SÜRECİNDE MEDYAYA YANSIDIĞI GİBİ BİR KARŞITLIK YOKTU’

Romanların yeni sürece nasıl baktıklarına dair ellerinde bir veri ya da saha araştırması olmadığını söyleyen Gül, sürece dair bakışın farklarına değinerek şunları söyledi:

“Bir Roman özne olarak, Türkiye’deki demokratikleşme hareketinin en önemli parçası olan Kürt hareketine Romanların bakışına dair çıkarımlarda bulunacağım. Soruyu biraz irdelemek gerekiyor: ‘Süreç gerçekten yeni mi?’ veya ‘Bu süreci diğerlerinden farklı kılan dinamikler neler?’ Bu sorulara yanıt ararsak, Romanların bugünkü sürece bakışını daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

Bilindiği üzere, Türkiye ile PKK arasındaki barış ve görüşme süreçleri, çatışmaları sona erdirmeye yönelik girişimler olarak farklı dönemlerde yaşandı. En kapsamlı girişim ise 2013-2015 çözüm sürecidir. Bu dönemde İmralı’da Abdullah Öcalan ile düzenli görüşmeler yapılmış, BDP/HDP heyetleriyle Dolmabahçe Mutabakatı gibi somut adımlar atılmıştır.

Ancak 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin yüzde 13,1 oy alarak ciddi bir başarı elde etmesi ve AKP’nin 2002’den sonra ilk kez Meclis’teki çoğunluğunu kaybetmesiyle barış süreci sona ermiş ve yeni bir çatışma dönemi başlamıştır. 1 Kasım 2015’e kadar süren bu dönem oldukça sancılı, acılı ve yaslı geçmiştir. Bir anda ‘barış baharı’ atmosferi, ‘savaş tipisine’ dönüşmüştür.

Ben Edirneliyim; tatillerde mahallelerde ve kahvehanelerde barışın konuşulduğunu hatırlıyorum. Hatta birkaç kuşaktır CHP’li olanların bile HDP’ye oy vermeyi düşündüklerini, Selahattin Demirtaş’a hayran olduklarını ifade ettiklerini gördüm. AKP’lilerden CHP’lilere herkes ‘Artık bu kan dursun, analar ağlamasın’ diyordu. Elbette sürece tedirginlikle yaklaşanlar da vardı. ‘Acaba ne alınıp verilecek?’ diye sorgulayanlar ya da ‘Habur vakası’nın yanlış olduğunu düşünenler bulunuyordu. Fakat genel olarak Türkiye’nin batısında, medyada yansıtıldığı kadar keskin bir karşıtlık yoktu; halkta güçlü bir umut vardı.

14 Mart 2010’da Adli İpekçi Spor Salonu’nda yapılan toplantıda, dönemin başbakanının Romanlardan özür dilemesi, Roman mücadelesi açısından büyük bir kırılma noktasıydı. Ardından iki üniversitede Roman Dili ve Kültürü Araştırma Enstitüleri’nin kurulması da olumlu gelişmelerdi. Bu adımlar, Romanların büyük kısmında Recep Tayyip Erdoğan’a karşı bir gönül bağı oluşturdu.

Yüzyıllardır ayrımcılığa maruz kalan, dili ve kültürü aşağılanan, yalnızca romantize edilen ve ‘buçuk millet’ olarak görülen bir topluma yönelik bu özür, büyük yankı uyandırdı.”

‘HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VİZYONUYLA ÇIKAN HDP’DE ROMAN VEKİL YOKTU’

Bu süreçte adımların sürdürülemediğini ve devletin ‘Roman Açılımı’ olarak adlandırdığı politikanın Erdoğan ile Romanlar arasında bir bağa dönüştüğünü belirten Gül, HDP’nin birçok halktan vekil çıkarırken Romanlardan bir vekil çıkarmamasına da değinerek, ‘Halkların Kardeşliği’ kavramının pratikte tam olarak yansıtılmadığını eleştirdi.

Gül, sözlerine şöyle devam etti: “Ne var ki bu adımlar sürdürülebilir olmadı. En büyük eleştiri, ‘Roman Açılımı’nın devlet politikası olmaktan ziyade Erdoğan ile Romanlar arasındaki bir bağa sıkıştırılmasıydı. Açılım, seçim yatırımı olarak algılandı. Ayrıca açılımın icrası, geleneksel Roman algılarına dayandırıldı. Adli İpekçi’de göbek atıp dans edilerek eve dönülmesi, açılımın sığ bir şekilde yürütüldüğünü düşündürdü.

Romanlar bu durumu, ‘Kürt Açılımı’ ile kıyasladı. ‘Neden TRT Kürdi var da TRT Roman yok?’ soruları dile getirildi. Sonuçta Roman Açılımı, Kürt Açılımı’nın gölgesinde kaldı. Nitekim sonraki seçimlerde AKP’den Roman milletvekili çıkmazken, CHP’den Özcan Purcu Türkiye’de açık kimliğiyle Meclis’e giren ilk Roman milletvekili oldu. Açılım süreci bir Roman öznesiyle taçlandırılamadı.

BDP, ‘Halkların Kardeşliği’ vizyonuyla farklı azınlıkları (Arap, Süryani, Ezidi vb.) bünyesine katarak HDP’ye evrildi. Fakat Türkiye’de Kürtlerden sonra en büyük azınlık olan Romanlardan bir milletvekili çıkaramadı. Yalnızca 7 Haziran 2015 seçimlerinde Roman aktivist Sedat Zımba, Edirne’den üçüncü sıra adayı gösterildi; ancak Edirne’den HDP milletvekili çıkarılamadı. 1 Kasım seçimlerinde birinci sıra adayı olsa da seçilemedi.”

‘KÜRTLERİN DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE VİZYONUNDA ROMANLARIN ÖZNE OLMASI ZORUNLUDUR’

Yeni süreçte de Roman halkından bir temsilcinin olmamasına değinen Gül, “Bugün ‘yeni süreç’ olarak adlandırılan barış sürecinde Roman milletvekili, danışman veya parti içinde etkin bir aktör göremiyoruz. Bu bir Roman olarak beni üzüyor. Kürtlerin hak arayışı ve daha demokratik bir Türkiye vizyonunda Romanların özne olması zorunludur.

DEM Parti yönetimiyle yaptığımız görüşmelerde onlar da bu eksikliği kabul ediyor ve önümüzdeki seçimlerde temsil için özen göstereceklerini belirtiyorlar. Partinin, Romanlarla diğer partilerden daha sıcak bir ilişki kurduğunu, Romanlarla ilgili soru önergelerini sıklıkla Meclis’e taşıdığını görmek sevindirici.

Bu sürecin diğerlerinden farkı da var. 2013’e kıyasla bugün tüm dünyada insan hakları daha az önemseniyor, ifade özgürlüğü daha kısıtlı ve otoriter rejimler daha baskın. Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız bir çözüm süreci düşünmek mümkün değil. Suriye, Irak, İran ve Ürdün’deki Kürtlerin varlık mücadelesi, demokratik çözüme ne kadar ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.

Ekonomik açıdan da 2013’ten farklı bir tablo var. O dönemde gündemde daha çok hak ve özgürlükler yer alırken, bugün derinleşen yoksulluk öncelikli mesele haline gelmiş durumda.

Ayrıca 2013’teki süreç topluma daha açık yürütülüyordu; akil insanlar heyeti, akademisyenler ve sivil toplum aktörleri işin içindeydi. Bugün ise daha kapalı ilerliyor. Eski hatalardan ders çıkarılarak daha fazla halk toplantısı, kamu spotu ve bilgilendirme yapılması gerekir. Barışın yalnızca iki taraf arasında olmadığı, tüm halkların meselesi olduğu daha çok vurgulanmalıdır.

Romanların mevcut sürece bakışında ise tedirginlik hakimdir. Kovid-19 pandemisi ve 6 Şubat 2023 depremleri, Romanların yoksulluğunu ve eşitsizliklerini derinleştirmiştir. Bugün Romanların çoğunluğu için öncelik, hayatını sürdürebilmek ve günü kurtarmaktır. Bu nedenle barış süreci gibi önemli meseleler gündemin dışında kalabilmektedir.

Bireysel olarak ise, yeni barış süreci beni bir Roman olarak mutlu ediyor. Artık Kürt halkının onurlu hak arayışı, tüm halkların eşitlik ve insan onuruna yakışır yaşam mücadelesiyle birleşmelidir. Barış bir lütuf değil, halkların mücadelesi ve bedeliyle hak ettiği bir gerekliliktir.

Cemal Süreya’nın dediği gibi, ‘Umudu dürtüp umutsuzluğu yatıştırmanın vaktidir’” dedi.

‘KÜRTLERİN ORTAK YAŞAM MÜCADELESİ, ROMANLAR İÇİN TARİHSEL DAYANAK OLUŞTURMAKTADIR’

Türkiye’nin tarihsel ve sosyal olarak Romanlar için de önemli dinamikleri taşıyan bir coğrafya olduğunu dile getiren Gül, Kürtlerin ortak yaşam mücadelesinin Romanlar için de tarihsel bir dayanak oluşturduğunu sözlerine ekledi ve şöyle devam etti:

 “Türkiye coğrafyası hem Romanlar hem de Kürtler için çok önemli tarihsel, sosyal ve kültürel dinamikleri taşıyan bir alandır. Dördüncü ve dokuzuncu yüzyıllar arasında Hindistan’dan bu coğrafyaya gelen Romanlar, Avrupa’ya geçerken bu alanı bir köprü olarak kullanmışlardır. Avrupa ve Asya arasında köprü işlevi gören bu coğrafya, Roman grupları açısından hayati öneme sahiptir.

İlgili tarihsel arka plan sayesinde dünyada Roman, Dom ve Lom gruplarını barındıran tek coğrafya Türkiye’dir. Doğu ve Anadolu’da Dom ve Abdallar yüzyıllardır Kürtlerle birlikte yaşamaktadır. Bu nedenle Türkiye’de Kürtlerin ortak yaşam mücadelesi, Romanlar için de tarihsel bir dayanak oluşturmaktadır.

Ancak birlikte yaşam mücadelesi, Türkiye’deki tüm etnik kimliklerin ve azınlıkların ortak katılımı, hakları ve kültürlerinin eşit tanınması esasına dayanmalıdır. Yürütülen barış süreci yalnızca Türkler ve Kürtler arasında sıkıştırılmamalıdır; Türkiye’de yaşayan tüm halklar için ortak kazanımlar üretilmelidir.”

‘DEM PARTİ’NİN ROMANLARA YÖNELİK POLİTİKALARI OLMALI’

DEM Parti’nin yeni sürecin başlarında yaptığı halk toplantılarına ilişkin de konuşan Sergen Gül, sürece Romanların dahil edilmesi için halk toplantılarının en az birinin bir Roman mahallesinde yapılması gerektiğini belirtti. DEM Parti’nin Romanlara yönelik bir politika oluşturması gerektiğine de değinen Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sürece Romanların dahil edilmesi için, halk toplantılarından en az birinin Roman mahallesinde yapılması veya yalnızca Roman sivil toplum örgütlerinin katıldığı özel buluşmaların gerçekleştirilmesi önemli olacaktır. Ayrıca parti yönetiminin Romanlara yönelik bir politika oluşturması gerekmektedir. Roman bir öznenin gelecek seçim döneminde Meclis’e girmesi ve parti bünyesinde Romanların aktif katılımını sağlamak için çalışmalar planlanmalıdır.

Bunun yanında hükümetin üç dönemdir uyguladığı ‘Roman Strateji Eylem Planları’ bulunmaktadır. Yeterlilikleri ve saha yansımaları tartışmalı olsa da en azından bir politikadan söz edebiliyoruz. Ana muhalefet partisi CHP’nin de yerelde uygulamak için geliştirdiği strateji eylem planları mevcuttur.

DEM Parti’nin de yerel belediyelerinde Romanlar için benzer strateji eylem planları oluşturması önemlidir. Diğer siyasi örgütlerde olduğu gibi, Roman danışman ve koordinatör atamaları yapmak, Romanların sürece etkin şekilde katılımı açısından kritik bir adım olacaktır.”