Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nda dinlenen Diyarbakır Barosu Başkanı Abdülkadir Güleç, ANF’ye konuştu. Kürt meselesinin şiddet üzerinden tanımlanamayacağını vurgulayan Güleç, Kürtlerin 100 yıldır gasp edilen hakları olduğunu hatırlattı.
‘EN BAŞTA KÜRTLERİN ANADİLDE EĞİTİM HAKKI TANINMALI!’
Abdülkadir Güleç, Kürt meselesinin şiddet bağlamından kurtulması için yapılması gerekenlerin ayrı, Kürt meselesinin demokratik çözümü için yapılacak çalışmaların ise ayrı olduğuna işaret etti. Bu anlamda Kürt meselesinin sadece silahların bırakılması üzerinden tartışılamayacağını vurgulayan Güleç, “En başta Kürtlerin anadilde eğitim hakkının tanınması ve bu konuyla ilgili yeni bir anayasa yapılması gerekiyor. Bu yeni anayasada, 1921 anayasasında olduğu gibi, Kürtlerin yerel yönetimlerle kendilerini daha rahat ifade edebileceği ademimerkeziyetçi bir sistemin kurulması lazım. Yine silah bırakanlarla, cezaevinde ve sürgünde olanlarla, sürecin aktörlerinin kendilerini rahatça ifade edebilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılması ve Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Osman Kavala, Bekir Kaya’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları gereği derhal tahliye edilmeleri gerek” dedi.
Komisyonda da bu hususlara dikkat çektiklerini anlatan Güleç, şu anda meclisin tatilde olduğunu ancak bu konularda somut adımların atılmasını beklediklerini kaydetti. Bu somut adımlarda sadece çatışmayı sonlandırmakla yetinilmemesi gerektiğinin altını çizen Güleç, aynı zamanda Kürt meselesinin demokratik ve kalıcı yollarla çözümünü esas alan yeni bir anayasa ve yasaların yapılması gerektiğini kaydetti.
‘ŞİDDET, KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜNDEN DOLAYI ORTAYA ÇIKTI!’
Sonuç itibariyle şiddetin Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden dolayı ortaya çıktığını hatırlatan Güleç, “Bugün Kürt meselesi, devlet ve iktidar yetkilileri tarafından şiddetten arındırmak üzerinden konuşuluyor. Oysa silahların susmasıyla, yakılmasıyla ya da gömülmesiyle Kürt meselesi çözülmüş olmayacak. Kürtlerin 100 yıldır gasp edilen hakları var. Kürtlerin kendi anadillerinde konuşmaları önünde hâlâ engeller var ve anadilde eğitimden yoksunlar. Kürtler mevcut anayasaya göre vatandaş bile sayılmıyor. Anayasada, Türk etnik kimliğiyle yapılan bir vatandaşlık tanımı var. Şimdi bu vatandaşlık tanımı hukuki bir tanım değil. Tamamen etnik bir tanımdır. Bu anlamda Kürtler anayasanın vatandaşlık tanımında kendini görebilmelidir. Devlet bir vatandaşlık tanımlamak zorunda da değil. Eşit yurttaşlığı hiçbir etnik atıf yapmadan da tanımlayabilir. Bunun iki yolu var; ya vatandaşlık tanımını yapmaz, nötr olur ve 86 milyon insan yurttaştır, eşittir, eşit haklara sahiptir der ve böyle bir bakış açısıyla yeni bir anayasa yapılır; ya da eğer bir tanım yapılacaksa da bu etnik bir tanım olamaz. Daha kapsayıcı, Türkiye'nin çoğulcu demokratik yapısına, kültürel yapısına, inanç sistemine, etnik yapısına uygun ve herkesin kendisini bulabildiği bir anayasa çalışması yürütülebilir” diye konuştu.
‘YENİ BİR ANAYASAYA İHTİYAÇ VAR!’
Yeni bir anayasa konusunda ana muhalefetin çekincelerini de değerlendiren Güleç, CHP’nin çekincesinin daha çok Cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılacak değişiklik sonucu Tayyip Erdoğan'ın tekrar aday olmasıyla ilgili olduğunu belirtti. Bunun tek başına sağlıklı bir bakış açısı olmadığını ifade eden Güleç, “Yeni anayasa ile ilgili seçim sisteminde mutlaka cumhurbaşkanının nasıl seçileceği de düzenlenir. Orada çekincelerini ortaya koyarlar. Ama toptancı bir yaklaşımla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir daha aday olmasın, o sebeple biz anayasanın yapılmasını istemiyoruz derlerse bence siyaseten yanlış yapmış olurlar” diye konuştu. İktidarın mevcut anayasayı uygulamazken, bu iktidarla yeni anayasa yapılması konusundaki eleştirileri de değerlendiren Güleç, bu konuda bir paradoks ve tutarsızlığın söz konusu olduğunu vurguladı. Ancak bu durumun Türkiye’nin hâlâ darbe anayasasıyla yönetildiği gerçeğini değiştirmediğine işaret eden Güleç, her ne kadar değişiklikler yapılmış olsa da darbe anayasasının iskeletini koruduğunu kaydederek, her şeyden önce yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu belirtti.
‘ÖNCE ZİHNİYET DEĞİŞMELİ!’
Burada aslında önce zihniyetin, anlayışın değişmesi gerektiğini vurgulayan Güleç, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bana göre seçim kanununun ve siyasi partiler kanununun değişmesi lazım. Bunu komisyonda da söyledim. Çünkü halen ön seçim yok. Ön seçim olmadığı için lider sultası anlayışı egemen. Bir partinin genel başkanı kimi aday gösteriyorsa o aday yapılıyor. Sonuçta o aday yapılan kişi parlamentoya giriyor ve siyasi partisinin politikalarını hayata geçiriyor. Halbuki meclis, özellikle ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet partileri için, yasama faaliyetlerinin dışında da çok önemli bir kurum, halkın iradesinin tecelli ettiği bir kurum. Dolayısıyla muhalefeti de güçlendirecek bir sistemin inşa edilmesi lazım. İktidar partisinin ya da çoğunluğu, sayısal çoğunluğu elinde tutan herkesin, sayısal çoğunluğum var, her şeyi yaparım gibi bir şeyden kaçınması gerekir.Böyle bir sistemin inşa edilmesi lazım. Onun için de seçim kanunu, siyasi partiler kanunu, toplantı gösteri hakkı ve birçok TMK, TCK bunların değişmesi lazım.”
‘İSTANBUL, İZMİR, ANKARA 1 NOLU BAROLARININ KATILMAMASI CİDDİ BİR EKSİKLİK!’
Komisyon toplantısına İstanbul, İzmir ve Ankara 1 Nolu barolarının katılmamasını ciddi bir eksiklik olarak değerlendiren Güleç, sonuçta bunların sayısal olarak en fazla üyeyi temsil eden barolar olduğunu söyledi. Söz konusu baroların toplantıya katılmama yaklaşımını doğru bulmadığını ifade eden Güleç, şunları kaydetti: “Sonuçta kendimizi ifade edebileceğimiz bir mecra var. Söylediklerimiz dikkate alınır, dikkate alınmaz. O ayrı bir şey. Ama biz kendimizi ifade etmiş oluruz. Yanlış giden bir şeye meşruluk kazandırmıyoruz. Bugüne kadar uygulanan politikaları en sert şekilde eleştirerek gittik biz. Dolayısıyla biz orada kendimizi ifade ediyor, bunu kayıtlara geçiriyoruz. Aslında bir anlamda bir hafıza oluşturuyoruz. Barış Anneleri gidiyor, Cumartesi Anneleri gidiyor ve toplantıda konuşuyor, aslında bir hafıza oluşturuyor. O açıdan ben komisyona gitmeyi önemsedim. Tabii diğer barolar katılır katılmaz kendi bilecekleri bir iş. Ben onların kararlarına saygı gösteriyorum. Ama ‘Hiçbir şey uygulanmıyor, zaten antidemokratik bir sistem var’ şeklindeki bir bakış açısı bana göre doğru bir bakış açısı değil.
‘DEVLET KÜRTÇEYLE BARIŞMALI!’
Biz sonuçta orada hem tarihe not düştük, hem taleplerimizi söyledik, hem de bugüne kadar hükümetin uyguladığı politikalara dönük ciddi eleştirilerimizi sunduk. Mesela Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması konusunda da, bir Barış Annesi’nin komisyonda Kürtçe konuşmasına izin verilmemesi konusunda da ciddi eleştirilerimiz oldu. Çünkü eğer evlat acısı yaşamış bir anne halkın, milletin sesinin yankılandığı bir kurumda kendi acısını en iyi bildiği dille ifade edemiyorsa, bu büyük bir sorun ve bu sorun aslında Kürt meselesinin özünü teşkil ediyor. Komisyon inisiyatif alıp Barış Annesi Nezahat Teke’yi anadiliyle dinlemeliydi. Bu sayede Kürtçe normalleştirilebilirdi. O nedenle, komisyonda da belirttim, bunun önüne geçmek için anadilde eğitim şart. İkincisi, devlet Kürtçeyle barışmalıdır. Arasına mesafe koymamalıdır. Kürtçe belki kısmen kamusal alanda kullanılıyor ama devlet Kürtçeyle henüz barışmış değil. Üçüncüsü, ademimerkeziyetçi bir sistemden söz ettim. Çünkü 86 milyon nüfusu olan bir ülkenin artık tek bir noktadan idare edilmesi çok zor. Bürokrasinin getirdiği yük var, hantallaşma var, sorunların acil çözümü noktasında sıkıntılar var. Merkezin de yükünü hafifleten ama yerel yönetimlerin de yetkilerini artıran, ekonomik kaynak yaratma olanaklarını artıran bir sistem. Birçok Avrupa ülkesinde uygulanıyor. Fransa üniter bir devlet ama aynı zamanda ademi merkeziyetçi bir devlet. Bugün Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin ya da Diyarbakır halkının sorunlarıyla Kocaeli ya da İstanbul'un sorunları çok farklı. O sorunları en iyi bilenler oradaki yerel yöneticilerdir. Seçimle başa gelen idarelerdir sonuçta. Bu Türkiye’nin de ihtiyacı olan bir sistem. Fransa’ya benzer, üniter yapı içerisinde, yerel yönetimlerin yetkisini güçlendiren ademimerkeziyetçi bir sistemin kurulması gerekir.”
‘CHP İLERİ BİR ADIM ATARSA ÇÖZÜME CİDDİ BİR KATKI SUNAR’
CHP'nin buradaki rolünün önemli olduğunu, Kürt meselesiyle ilgili daha ileri bir adım atarsa sorunun çözümüne ciddi bir katkı sunacağını belirten Güleç, bu anlamda komisyonda yer almasının çok önemli olduğuna, ancak her şeyden önce Kürt meselesini tanımlaması gerektiğine işaret etti. “CHP, Kürt sorunu var diyor ama sorunu nasıl çözeceği yönünde bir önerisi yok” diyen Güleç, “CHP’nin önce Kürt meselesini tanımlaması gerekiyor. Mesela anadilde eğitim, yerel yönetimlerin özerlik şartının kabulü ya da vatandaşlık tanımı konusunda ne düşünüyor? Çözüm önerileri nelerdir? Bunlara ilişkin hiçbir açıklamaları yok. Açıklamaları hep eski devletin görüş kodlarına göre şekilleniyor” diye konuştu.