GÖRÜNTÜLÜ

Güven verici adımlar atılmalı

ÖHD Eş Genel Başkanı Serhat Çakmak, çözüm sürecinin güvenlikçi politikalarla ilerleyemeyeceğini, temel hakların koşula bağlanamayacağını ve toplumsal mutabakat ile karşılıklı güven adımlarının sürecin asli zemini olduğunu söyledi.

SERHAT ÇAKMAK

ÖHD Eş Genel Başkanı Avukat Serhat Çakmak, çözüm sürecinin ancak tarihsel hafızayı gören, eşit vatandaşlık sorununu merkeze alan ve güvenlikçi yaklaşımları aşan bir zeminde ilerleyebileceğini belirtti. Çakmak, temel hak ve özgürlüklerin salt örgütün atacağı adımlara bağlanamayacağını, geçiş yasalarıyla toplumsal barışın önünün açılabileceğini; komisyon çalışmalarının tartışmayı kapatmak yerine genişletmesi gerektiğini ve güven yaratıcı adımların hasta tutsaklar ile uzun süreli mahpuslar üzerinden somutlaşabileceğini ifade etti. Sürecin ruhuna uygun olanın tek taraflı dayatmalar değil, her iki tarafın hassasiyetlerini gören karşılıklı adımlar olduğunu da vurguladı.


TARİHSEL HAFIZA OLMADAN ÇÖZÜM OLMAZ

ÖHD Eş Genel Başkanı Avukat Serhat Çakmak, çözüm sürecine ilişkin hukuki ve politik boyutları değerlendirdi; sürecin tarihsel arka planını, eşit vatandaşlık sorununu ve çatışmasızlık için gerekli adımları tartışan Çakmak şunları söyledi: “Meseleye hem hukuki hem de politik düzlemde iki ayrı yerden bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bu meselenin nasıl başladığını, hangi amaçla başladığını ve o dönemin koşullarını dikkate aldığımızda aslında hedefin toplumsal barış, Türkiye’nin kendi iç barışını sağlamak olduğunu görüyoruz. Bu süreç farklı literatürlerde tanımlandı; ‘kardeşlik hukuku’ gibi ifadeler de kullanıldı. Ancak bizce bunlar hala ürkek yaklaşımlar, yani cesur bir adım atılamadığı gerçeğini gösteriyor. Başından beri benzer reflekslerle hareket edildi. Elbette temel bir niyet vardı: Türkiye’de tüm vatandaşları kapsayan bir iç barış konsensusu oluşturmak. Bu kapsamda başlangıçta çok yüksek perdeden açıklamalar da yapıldı. Örneğin MHP liderinin Sayın Öcalan’la ilgili ‘Meclis’te konuşsun, hakkında umut hakkı uygulansın’ gibi söylemleri oldu.

Fakat meseleyi tarihsel hafızadan kopardığımızda gerçek çözüme ulaşmamız mümkün değil. Biz, Meclis’te tüm partilerin katıldığı bir komisyon kurulmasını, bu komisyonun birlikte çalışmasını, çatışmasızlık ortamının yaratılmasını ve her iki tarafın da buna sadık kalmasını önemli buluyoruz. Ancak meseleyi güvenlikçi bir politikayla tartışmak, Kürt toplumunun temel hassasiyetlerini görmezden gelmek anlamına gelir. Biz 100 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sorunun çıkış noktası da aslında 100 yıl önce kurulan devletin eşit vatandaşlık temelini oluşturamaması, eşit vatandaşlık üzerinden bir tanım yapmaması, tek bir kimliği esas alması ve diğer kimliklerin kendi kültürleriyle, değerleriyle bu ülkede var olamamasından kaynaklanıyor.”

HALA GÜVENLİKÇİ BİR YAKLAŞIM VAR

Serhat Çakmak, çözüm sürecine ilişkin değerlendirmesinde güvenlikçi yaklaşımın sürdüğünü, temel hak ve özgürlüklerin koşula bağlanamayacağını ve tartışmanın hukuk zemininden uzaklaştığını söyledi: “Şimdi şöyle deniyor: Şu yapılsın, bu yapılsın; ardından da temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeleri konuşalım. Kapsamı bile belli olmayan bir başlık üzerinden ‘konuşalım’ deniyor. Asıl paradoks da burada ortaya çıkıyor. Biz raporların içeriğini doğrudan görmedik ama bakış açısından anladığımız kadarıyla hala güvenlikçi bir yaklaşım var; cesur bir adım atma iradesi görünmüyor.

Eğer mesele hukuki bir değerlendirme yapmaksa şunu biliyoruz: Bu ülkede temel hak ve özgürlükler, güvenlikçi politikalara endekslenerek, ‘şu olursa bu olur’ mantığıyla ele alınamaz. Bir kesime tanınması gereken temel hak ve özgürlüklerin, bir örgütün atacağı adıma bağlanarak tartışılmasını doğru bulmuyoruz. Bu konuda evrensel hukuk normları ve uluslararası sözleşmeler var; Türkiye’nin taraf olduğu, hatta bazılarına çekince koyduğu sözleşmeler. Bu çerçeveden baktığımızda bile meselenin hukuk düzleminden ne kadar uzak bir şekilde ele alındığı açıkça görülüyor.”

ETKİN PİŞMANLIK YA DA AF KAVRAMLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLMESİNİ DOĞRU BULMUYORUZ

Çakmak, çözüm sürecine ilişkin tartışmalarda temel hak ve özgürlüklerin koşula bağlanamayacağını, örgüt mensuplarına yönelik düzenlemelerin ise geçiş yasaları kapsamında ele alınması gerektiğini belirtti. Siyasi partilerin önerilerinin, raporlar görülmemiş olsa bile, açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla meseleyi tarihsel bağlamından koparıp güvenlikçi politikalara indirgediğini vurguladı: “Ülkedeki temel hak ve özgürlüklerle ilgili atılması gereken adımların herhangi bir şarta bağlanmaması gerekli. Örgüt militanlarına ilişkin düzenlemelerin ise geçiş yasaları başlığı altında değerlendirilmesi gerekli. Az önce de belirttiğim gibi, biz partilerin raporlarını tam olarak görmedik; değerlendirmelerimizi yalnızca basına yansıyan bilgiler ve parti yetkililerinin açıklamaları üzerinden yapıyoruz.

Bu açıklamalardan görüldüğü kadarıyla MHP, TCK’nın 221. maddesi kapsamında adımlar atılması gerektiğini düşünüyor; en azından söylemlerinde böyle görünüyor. AKP’de ise PKK’ye yönelik özel bir yasa çıkarma niyetinin olduğu izlenimi var. Ancak bu özel yasa fikrinin kapsamı da MHP’nin önerisinden çok farklı görünmüyor. MHP etkin pişmanlık hükümlerinin işletilmesini gündeme getirirken, AKP de özel yasa görüntüsü altında aslında aynı yere işaret ediyor.

Her iki partinin önerileri —raporları görmemiş olmamıza rağmen— meseleyi tarihsel belleğinden koparıp güvenlikçi politikalara indirgediklerini gösteriyor. Eğer iç barıştan, kardeşlik hukukundan söz ediyorsak, yapılacak düzenlemelerin de esaslı olması gerekiyor. İnfaz yasasına dair önerilerin, evrensel hukuk normlarının gerektirdiği yerlerden oldukça uzak kalacağını öngörüyoruz.

Ayrıca örgüt militanlarına ilişkin düzenlemeler zaten mevcut yasalarda yer alıyor. Bu nedenle tartışmanın etkin pişmanlık ya da af kavramları üzerinden yürütülmesini doğru bulmuyoruz. Toplumsal bir barıştan söz ediyorsak, bazı kavramların adını açıkça koymamız gerektiğini düşünüyoruz.”

TEK TARAFIN BAKIŞ AÇISIYLA DEĞİL, HER İKİ TARAFIN HASSASİYETLERİNİ GÖREN BİR YERDEN

ÖHD Eş Genel Başkanı Avukat Serhat Çakmak, sürecin ruhuna uygun olanın karşılıklı mutabakata dayalı, güven yaratıcı adımlar ve toplumsal bir uzlaşma olduğunu ifade etti: “Eğer sürecin sonunda her iki tarafın da mutabık kaldığı bir aşamadan söz ediyorsak, şöyle bir düzenleme getirilebilirdi: Kendini fesheden örgütün üye ve yöneticilerinin Türkiye’de herhangi bir yargılamaya maruz kalmayacağına dair açık bir hüküm. TCK 221’deki etkin pişmanlık ya da özel yasa görüntüsü altında yine aynı maddeye işaret eden düzenlemelerin ise sürecin ruhuna uygun olmayacağını düşünüyoruz.

Asıl önemli olan, ülkede bir çatışmasızlık halinin bulunması ve bu çatışmasızlık ortamında tüm tartışmaların Meclis bünyesinde açık ve şeffaf biçimde yürütülebilmesi; kamuoyunun da bu tartışmalara dahil olabilmesi gerekiyor. Raporların birleştirileceği, komisyon tarafından son halinin verileceği ama tartışmaların devam edeceği biliniyor. Bu nedenle tartışmaların önünü tıkamamak, tarafların birbirine set çekmemesi ve meselenin daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini söylüyoruz. Tek tarafın bakış açısıyla değil, her iki tarafın hassasiyetlerini gören bir yerden yaklaşmak gerekiyor.

Bu nedenle esaslı çözümü sağlayacak olanın toplumsal mutabakat olduğunu, toplumsal mutabakatla birlikte toplumsal barışın mümkün olacağını kanaatindeyiz. Bunun adına geçiş yasaları denilebilir; ancak bu yasaların örgüte ya da devlete tek taraflı yükümlülükler dayatması değil, her iki tarafın da karşılıklı güven yaratıcı adımlar atması gerekiyor. Bugüne kadar gördüğümüz kadarıyla 27 Şubat çağrısıyla birlikte alınan fesih kararı, ardından temmuz ayında gerçekleşen silah yakma ve sonrasında başlayan geri çekilme süreci, bu güven yaratıcı adımların örnekleri oldu.”

RAPORLARIN SUNULMASI NİHAİ AŞAMA DEĞİL

Serhat Çakmak, çözüm sürecinde güven alıcı adımların hasta tutsaklar ve uzun süreli mahpuslar üzerinden nasıl somutlaşabileceğine dair de bir çerçeve çizdi: “Burada beklenen, hasta tutsaklarla ilgili yasal ve idari bürokratik engellerin kaldırılması, aynı zamanda idari ve gözlem kurulları ile ilgili bürokratik engellerin kaldırılması. Böylece 30 yıllık mahpusların durumlarının sonlandırılması, halen PKK yargılamalarından tutuklu bulunan ve dosyası istinafta, Yargıtay’da, ilk derece mahkemesinde yer alan tutukluların tahliyelerinin sağlanması güven alıcı adımlar olarak görülecektir.

Karşılıklı adımlarla birlikte yavaş yavaş, adım adım bu meselede ilerlemek gerekir. En radikal söylemleri dile getirebilmek ya da en uç noktadaki adımı bugün tartışmak yerinde olmayacaktır. Komisyon çalışmalar yürüttü, çalışmalar neticesinde belli adımlar atıldı ve yavaş yavaş komisyon açısından bazı şeylerin artık netleşebileceğini görüyoruz. Ama burada tartışmanın önünü kapatmamak, birbirini anlamanın önünü kapatmamak gerektiğini düşünüyorum. AKP, MHP ya da DEM Parti ve CHP’nin de raporunu sunduğunu görüyoruz komisyona. Bu yönüyle raporların sunulması bir son, nihai aşama değil, tekrardan tartışmaların yürüyebileceği bir noktada olduğumuzu düşünüyorum.”

SURİYE KOŞUL OLMAKTAN ÇIKMALI

Çakmak, çözüm sürecinde Suriye’ye koşul dayatılmasının ve Türkiye’nin tek taraflı taleplerinin süreci tıkadığını, ilerlemenin ancak karşılıklı adımlarla mümkün olabileceğini ortaya koydu: “Şunu tekrarlamakta fayda var: “Şu olmazsa şu olmaz” gibi keskin, süreci tıkayıcı söylemlerden uzak durmak gerekir. PKK’nin kendini feshetmesi bir adımdı. “Tüm silahlar bırakılana kadar hiçbir adım atılmayacak” gibi sekter yaklaşımları doğru bulmuyoruz. Ya da Suriye’de entegrasyon meselesinin kırmızı çizgimiz olduğu yönündeki söylemlerde bizce tıkayıcı bir aşamaya gelinmemesi gerekir.

Bu cesur adımlar mı atılmak isteniyor? Peki ama tek taraflı bir adım olmaz. Türkiye’nin yetkili organları sürekli Şara hükümetiyle görüşüyor ama SDG hükümetiyle görüşmekten niye çekiniyor? SDG hükümetinin hukuksal pozisyonu ile Şara hükümetinin bağlı olduğu örgütün hukuksal pozisyonları arasında hiçbir fark yoktu. Eğer gerçekten cesur adımlarla bu iş çözülsün isteniyorsa, her iki tarafla bir araya gelinip asıl meseleyi tıkayan sorun nedir, bu noktada niye adımlar atılmıyor? Her iki tarafı dinleyerek bu çözümlü, kolaylaştırıcı rol ve görevi alabilir.

Yani Şara yönetimi halen kendini ispat edebilmiş, Suriye’nin bütünlüklü yapısını taşıyabilecek bir rol ve misyona sahip değil. Kendini ispatlayamamış bir hükümete bu kadar tolerans sağlayıp, karşısındaki SDG’ye koşulsuz şartsız, kendisini ispat edememiş bir yönetime entegre olmasını beklemek sahanın realitesiyle uygun değil. Şimdi Şara yönetimi, SDG yönetimi kadar kendi iç barışını sağlamış, kendi bölgesinde tüm dinamikleri kucaklayan, tüm dinamikleri kendi yönetimine dahil edebilen bir yapı içerisinde değilken; bu kadar dağınık bir yapı içerisinde olan ve aslında laik bir sistemi dahi tasvip etmeyen, benimsemeyen bir yapının diğer etnik kimliklere nasıl saygı göstermesini bekleyeceğiz? Ya da farklı dini mensuplara sahip kesimlere nasıl saygı duymasını bekleyeceğiz? Ya da kadın meselesine nasıl baktığını biliyoruz.

Bu noktada kendini aşmamış bir yönetime, bu yönetimin belli açmazlarını ve bu açmazları gidermek için bazı adımlar atmasını önermeyen, tavsiye etmeyen Türkiye’nin; koşulsuz şartsız SDG’nin kendisini oraya entegre etmesini beklemesi sahanın realitesine uymuyor. Bu noktada da Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin olduğunu belirtmesi ve bu kırmızı çizgileri sürekli masanın önünde bir engel olarak görmesi müzakere masasının ruhuna da uygun değil.

Dünya çatışma çözüm deneyimlerinden bizim bildiğimiz en önemli yöntem, tarafların dayatmacı olmamasıdır. Dayatmacı olmaktan ziyade kolaylaştırıcı olunması gerekir. Bu noktada gerekli hassasiyetler sağlanırsa, bu kadar tarihi ve önemli adımlar atılan sürecin ilerleyeceğini ve devam edeceğini düşünüyoruz.”