Halkın cebinden savaşa fon

İktidarın hazırladığı 2026 bütçe giderlerinin dağılımına bakıldığında askeri ve güvenlik harcamalarını ön plana çıkardığı ve son 5 yılda olduğu gibi ‘cömert’ harekete ettiği görülüyor.

2026 BÜTÇESİ

Türkiye Meclisi’ndeki 2026 yılı merkezi yönetim bütçesi görüşmeleri, Türkiye’nin mali önceliklerinin sürdürülebilir kalkınma ve sosyal refah vizyonundan ne denli koptuğunu gözler önüne seriyor. 

Hükümetin öngördüğü 18 trilyon 929 milyar TL’lik rekor bütçe giderine karşılık, 16 trilyon 2016 milyar TL’de kalan gelir hedefi, Türkiye’nin mali geleceğinin daha en başta 2, 7 trilyon TL’lik devasa ve kabul edilemez bir açıkla başladığına resmiyet kazandırıyor. Muhalefet, bu açığın kapatılma yöntemi, vergi adaletindeki derin eşitsizlik ve kaynakların dağılımındaki ideolojik ve güvenlik odaklı tercihler üzerinden hükümete yönelik en sert eleştirileri yöneltiyor. Bu bütçenin halkın geleceği yerine, siyasi bir ajandayı finanse etme amacı taşıdığını iddia ediyor.

YÜZDE 88.6’SI VERGİ YÜKÜNDEN

Bütçe gelirlerinin neredeyse tamamına yakını, yani yüzde 88, 60’lık ezici çoğunluğu, doğrudan veya dolaylı olarak halkın omuzlarına yüklenen vergi yükünden sağlanmayı planlıyor. Bu yüksek oran, Türkiye ekonomisinin gelir yaratma modelinin ne denli kırılgan, üretim dışı odaklı ve adaletsiz olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Demokratik ülkeler ve gelişmiş ekonomiler, bütçe kaynaklarını ağırlıklı olarak üretimi teşvik eden, istihdamı destekleyen, katma değere odaklanan ve adil gelir dağılımını destekleyen doğrudan vergiler üzerinden sağlarken, Türkiye’nin mali modeli, tamamen tüketim, dolaylı vergiler ve cezalandırıcı mali uygulamalar üzerine inşa edilmiş bir yapıdır.

DOĞRUDAN KAYNAK HALKIN CEBİ

2026 bütçesinin en çarpıcı göstergelerinden biri, gelirlerin önemli bir bölümünün, halkın günlük alışverişlerinde ödediği dolaylı vergilerinden-özellikle KDV ve ÖTV’den karşılanmasıdır. Bu durum, devletin gelir elde etme modelinin üretimden ve ekonomik büyümeden çok, vatandaşın tüketim harcamalarına dayandığını ve dolayısıyla halkın cebinin bütçenin sürdürülebilirliği için doğrudan bir kaynak olarak kullanıldığını gösteriyor. Bu regresif vergi yapısı (Azalan oranlı vergi) yapısı, gelir eşitsizliğini göz ardı ederek, en düşük gelirli vatandaşın gıda ve ihtiyaçlarını dahi ağır şekilde vergilendirerek mali yükü tabana yaymakta ve sosyal adaleti temelden sarsmaktadır. Muhalefet ve ekonomik uzmanlar, bu vergi politikalarının sadece mali bir zorunluluk değil, aynı zamanda “cezalandırıcı” bir sosyal mekanizma işlevi gördüğünü, bütçeyi üretimden ve zenginlikten değil, fakirin ekmeğinden finanse ettiğini defalarca vurgulamaktadırlar.

ASKERİ HARCAMALAR, SOSYAL YATIRIMLARI EZİYOR

Bütçe giderlerinin dağılımı incelendiğinde, Türkiye’nin mali önceliklerinin çağdaş-demokratik ülkelerin sosyal refah odaklı vizyonlarından ayrıştığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş ülkeler, eğitim, sağlık ve tarım gibi temel insan sermayesi ve gıda güvenliği alanlarına öncelik verirken, Türkiye bütçesi son 5 yıldır kararlılıkla askeri ve güvenlik harcamalarını ön plana çıkarmaktadır ve bu harcamalarda her yıl devasa artışlar kaydedilmektedir. Resmi veriler, savunma ve güvenlik alanındaki harcamaların toplam bütçenin en hızlı artan ve en tartışmalı kalemlerinden biri haline geldiğini gösteriyor. 

ÖNCEKİ YILA GÖRE YÜZDE 34 ARTIŞ

2026 bütçesinde savunma ve iç güvenlik harcamaları için yaklaşık 2 trilyon 155 milyar TL öngörülüyor, bu rakam önceki yıla göre yaklaşık yüzde 34 artış anlamına geliyor. Harcama kaleminin toplam bütçe içindeki payı yaklaşık yüzde 11,4 civarında. Harcamalardaki bu kesintisiz tırmanış, hükümetin mali tercihlerini kalıcı olarak ‘savaş ve güvenlik önceliğine’ kilitlediği eleştirisini de güncel kılıyor. Bu tartışmalar gölgesinde, muhalif partiler bütçe görüşmelerinde kaynakların halktan toplanan kaynakların büyük kısmının askeri ve güvenlik harcamalarına ayrıldığını, eğitim ve tarım gibi hayati alanların ise ihmal edildiği yönünde hükümeti eleştiriyor.

Görüldüğü gibi mali açıdan en yıkıcı nokta, Kürt sorunu ve yürütülen asavaşın, merkezi bütçe üzerindeki görünür/görünmez devasa maliyetidir. Yüksek güvenlik harcamaları ve çatışmalı süreçlerden kaynaklı kayıplar, ekonomiye doğrudan yansımaktadır. Zaten Cumhurbaşkanı da 2 trilyon dolarlık bir maliyetten söz etti. Bu, Türkiye’nin on yıllardır devasa bir kalkınma fonunu, iç barışını tesis edilememesi nedeniyle feda ettiği anlamına gelmektedir. Mevcut bütçe perspektifinde, bu fatura halkın omuzlarına yük olmaya devam ediyor.

SOSYAL HARCAMALARDA İHMALLER

Son 10 yılda askeri harcamaların yüzde 110 oranında arttığı tespit edilirken, faiz ödemeleri de bütçe üzerindeki yapısal baskıyı artırmaktadır. Türkiye’de faiz ödemelerinin toplam bütçe giderleri içindeki payının yaklaşık yüzde 13-15 civarında olduğu ve bu harcamanın bütçe açığını kapatma ihtiyacı ile bağlantılı olarak önemli bir baskı oluşturduğu görülmektedir. Buna karşın bir ülkenin geleceğini belirleyen eğitim, tarım ve sağlık gibi temel sosyal alanlara ayrılan yatırım bütçelerinin toplam payının ise yüzde 8 ile yüzde 10 civarında kalması, bütçe vizyonundaki çarpıklığı gözler önüne sermektedir. 

OECD ORTALAMASIYLA KARŞILAŞTIRMA

Türkiye’nin bütçe dağılımı, OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ve Avrupa ülkelerinin sosyal refah ve insan odaklı mali yapılarıyla keskin ve kabul edilemez bir tezat oluşturuyor.

Türkiye’de savunma harcamalarının toplum bütçedeki payı yaklaşık yüzde 12 civarında seyrediyor. Bu oran, OECD ve Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 2-4 seviyelerinde kalıyor ve Türkiye’nin bütçesinin diğer gelişmiş ülkelere kıyasla ne denli savaşa entegre olduğunu ortaya koyuyor.

Sosyal harcama, eğitim, sağlık ve temel sosyal hizmetler gibi alanlara ayrılan pay, Türkiye’de toplam bütçenin yalnızca yüzde 8-10 civarında. OECD ortalaması ise bu alanlara yüzde 15-20 civarında kaynak önermesidir. 

EĞİTİM, DEVLET İHMALİNİN ÇARPICI ÖRNEĞİ

Eğitim harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki payı, hem üst-orta gelir grubu ortalamasının hem de dünya ortalamasının dahil altında kalarak, ülkenin geleceğe yatırım yapmak yerine anlık güvenlik kaygılarına takılıp kaldığını kanıtlamaktadır. Türkiye’nin eğitim harcamaları, sadece bütçe payı olarak düşük kalmakla kalmıyor, uluslararası arenada da kamusal ihmalin en çarpıcı örneğini sunuyor. OECD verilerine göre, Türkiye’deki ihmal uluslararası standartların çok gerisindedir. OECD ülkelerinde eğitim kurumlarına yapılan harcamaların Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’daki(GSYH) ortalama payı yüzde 4,9 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 4,3’te kalmaktadır. Kamusal harcamalardaki bu yetersizlik, maliyetin doğrudan vatandaşa yüklenmesine neden olmaktadır. Türkiye, tüm eğitim kademelerinde öğrenci başına en düşük harcama yapan OECD ülkelerinden biridir. Türkiye’de bir öğrenciye yıllık harcama ortalama 5. 425 dolar civarındayken, OECD ortalaması 14.209 dolardır. Bu kamusal ihmalin bedelini ise doğrudan vatandaş ödüyor. Yine uzmanların tahmini verilerin ışığında Türkiye’de ilkokul kademesinde hane halkının yaptığı eğitim harcamalarının payı yüzde 19’dur, bu oran OECD ülkeleri ortalamasında sadece yüzde 5’tir. Yani Türk hane halkı, eğitim masrafları konusunda OECD ortalamasının yaklaşık dört katı daha fazla mali yüke katlandığı tahmin edilmektedir.

TARIM VE TARIMSAL KALKINMA

Tarım ve kırsal kalkınma yatırımlarındaki yetersizlik ise yasal bir sorunla perçinleşiyor. 2006 tarihli Tarım Kanunu’nun 21. Maddesi, tarımsal desteklemeye ayrılacak kaynağın Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) yüzde birinden az olamayacağını şart koşmaktadır. Bu yasal zorunluluk, 15 yılı aşkın süredir sürekli olarak ihlal edilmektedir. Tarım destekleri kanunun öngördüğü miktarın altında kalırken, küresel kıyaslamada da geride kalıyor. Gelişmiş OECD ülkelerinde tarım desteklerinin bütçeye oranı yüzde 3 ile yüzde 5 civarındayken, Türkiye’de 2026 tahmini tarım payı, toplam bütçenin sadece yüzde 1,5’i seviyesindedir. (Bütçe analizi yapan kaynaklar, Tarımsal Destek Programları için ayrılan kaynağın toplam bütçe büyüklüğüne oranının yüzde 1,5 ile yüzde 1,7 arasında kaldığını belirtmektedir.)

Muhalif partiler ve uzmanlar, bütçedeki bu kaynak dağılımını, savunma ve güvenlik odaklı politikaların ülkenin sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden ve sosyal refahından feragat etmesi olarak değerlendiriyor. Toplam 100 TL’lik bütçeden yaklaşık 11 ile 12 TL savunma ve güvenlik için ayrılırken, geleceğin insan kaynağı ve üretimi için ayrılan Eğitim (yaklaşık 5,7 TL), Tarım (yaklaşık 1,5-17 TL) ve Sağlık (yaklaşık 5 TL) harcamalarının düşük payı: hükümetin önceliklerinin tüketim, güvenlik ve kısa vadeli harcamalar yönünde olduğunu kanıtlamaktadır. Bu dağılım, Türkiye’yi toplumsal ve üretim yatırımlarında OECD ortalamasının gerisinde bırakarak, ülkenin refahını tehlikeye atmaktadır.

HÜKÜMETİN SOSYAL VE SİYASAL TERCİHLERİ

Meclis’deki bütçe maratonunda yaşanan gerilim, bütçenin sadece bir ekonomik belge değil, aynı zamanda ülkedeki siyasi çatışmanın ve gelecek vizyonun krizinin en somut manifestosu olduğunu göstermektedir. Muhalefetin temel kaygısı, mevcut mali yapısının kısa vadeli güvenlik kaygılarını finanse etmeyi sürdürürken, uzun vadede ülkenin rekabet gücünü, sosyal adaletini ve vatandaşların sürdürülebilir refahını tehdit etmesidir. Tüketimden ve cezalardan sağlanan gelirlerle sürekli artırılan askeri harcamalar döngüsü, dar gelirli vatandaşlar üzerindeki ekonomik baskıyı her geçen gün artırmakta, eğitimli, sağlıklı ve üretken bir toplumun oluşmasının önündeki en büyük yapısal engellerden biri olarak görülmektedir. Bütçenin bu yapısı, hükümetin önümüzdeki döneme dair sosyal ve siyasi tercihlerini net bir biçimde ortaya koymuştur.