ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarıyla başlayan ve hızla bölgesel bir savaşa evrilen kritik bir süreçten geçiliyor. Çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemde ilan edilen 15 günlük ateşkes, bölge halkları için kısa bir nefes alanı yaratsa da kalıcı bir barışın mı yoksa daha büyük bir yıkımın mı habercisi olduğu tartışılmaya devam ediyor.
Savaşın ekonomik ve siyasi maliyetleri sadece cephede değil, Türkiye gibi komşu ülkelerin iç dinamiklerinde de derinden hissediliyor. Özellikle Türkiye’nin içinden geçtiği hassas “Barış Süreci” ve ekonomik kırılganlıklar, bu bölgesel türbülansın etkisiyle yeni bir sınav veriyor. Konuyu tüm boyutlarıyla ele almak üzere; bölgedeki güç dengelerini, olası senaryoları ve Türkiye siyasetine yansımalarını Siyaset bilimci Dr. Hasan Kılıç ile konuştuk. Kılıç, ateşkesin diplomatik zemininden “Barış Süreci”nin geleceğine kadar uzanan geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
ABD ile İran arasında ilan edilen 15 günlük ateşkes, savaş ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade ertelenmiş bir kriz olarak yorumlanıyor. Daha önce çizdiğiniz üç senaryo (İran’ın güçlenmesi, zayıflayarak kaybetmesi ya da rejim değişimi) bu geçici ateşkes ışığında hâlâ geçerli mi?
28 Şubat’ta başlayan savaş hem savaşan tarafları hem de dolaylı-dolaysız etkilenen devletleri muazzam derecede etkiledi. Bunun yanı sıra ABD’de kamuoyunun savaş karşıtı tutumunun artması; İran’da, İsrail’de ve Körfez ülkelerinde milyonlarca insanın savaş koşullarından etkilenmesi ilan edilen ateşkesin zeminini oluşturuyor. Bu kadar aktör ve nüfusun etkilendiği ama herhangi bir tarafın zafer ilan edemediği durumda ateşkes ilanı normaldir.
Bu ateşkes süresince taraflar karşılaştıkları tahribatlara, elde kalan güçlerine, müttefik güçlerin yaklaşımlarına, askeri-toplumsal psikolojiye bakar. Karşı tarafın gördüğü hasarı ölçmeye çalışır. Böylece müzakere masasına oturarak ölçtükleriyle masada kazandıkları arasındaki makasa göre savaşın devam edip etmeyeceğine karar verir. Ateşkesin savaş ihtimaline mola verdiği veya nihai anlaşmaya kapı araladığı gibi kesin hükümler peşinde koşmamak gerekir.
Daha genel resme bakmak gerekiyor. Orta Doğu’da sadece emperyal bir oyun değil, ekonomi-politik ve tarihsel-toplumsal gerçeklik olarak yüz yıl önce bir siyasal düzen kuruldu. İhlaller, savaşlar, gerilimlere rağmen ana hatlarıyla bu düzen devam etti. Bugün bahis konusu olan şey, siyasal düzenin değişmesidir. Ve bu sadece emperyal güçler istediği için veya bölgesel güçler daha hâkim konuma gelmek istedikleri için değil, daha çok ekonomi-politik ve tarihsel-toplumsal gerçeklik olarak yeni bir düzen arayışı gerçekleşiyor. Öncelikle şunu söyleyelim: İran savaşı kazansın veya kaybetsin, Orta Doğu 28 Şubat öncesi bir Orta Doğu’ya uyanmayacaktır.
Nasıl bir değişim yaşanacak?
İran (askeri başarı elde etmeksizin, siyasi ve askeri dayanıklılıkla) kazanırsa bir kere ABD’nin bölgedeki üsleri hem kolay hedef haline gelebildikleri hem de bulundukları ülkelerde yeterli korumayı sağlayamadıkları için işlevsiz kabul edilir. İkincisi, İran’ın savaştan moral zaferle çıkması, Orta Doğu’daki yeni güç dinamikleri içerisinde kendisine daha fazla anlam yüklemesine neden olur. Üçüncüsü, İran’ın Orta Doğu’da bölgesel güçlere dayanan bir mimarisi hâkim hale gelir ki burada esas kutuplar İran ve İsrail olur. Bu da hem Körfez ülkelerini hem de Türkiye’yi denklemlerde geriye doğru itme ihtimali yaratır.
Yok eğer İran kaybederse ve bu kaybetme devletin komple çöküşüyle gerçekleşirse felaket senaryosuna herkes hazır olmalı. Dünyayı muazzam bir enerji krizi sarar. İran’dan Batı’ya göç milyonlarla hesaplanır ki burada İran’dan başlayacak göçe Afganistan, Pakistan gibi ülkelerden eklemeleri de düşünelim. İran’ın kaybetmesi durumunda oluşan güç boşluğunu doldurmak üzere Türkiye ve İsrail arasındaki gerilim daha fazla artar. Çünkü özellikle Orta Doğu’da siyaset boşluk kabul etmez.
Eğer İran kaybeder ve sadece rejim değişirse, bu rejimin yönünün ne olacağı önemli olacak. Olası yeni rejim demokratik İran’ın inşasına yönelir, dış politikada denge ve diyalog zeminine oturur, kaynaklarını halka harcarsa İran, Orta Doğu’da demokratik modelin kapısını aralar. Yok eğer yeni rejim Batı yanlısı bir çizgiye evrilirse (ki daha çok İngiltere ve AB hattına) burada ortaya çıkacak ilk sonuç, Türkiye’nin Batı’nın bölge politikalarındaki ağırlığında büyük eksilmelerin açığa çıkması olacaktır. Batı ile yakın İran rejimi ekonomisini hızlıca düzeltebilir ama unutmayalım ki bu denklemde Rusya ve Çin, oyun bozucu aktörler olarak her daim kartların yeniden karılmasına neden olabilir.
Dolayısıyla ateşkes bozulabilir veya kalıcı barışa doğru evrilebilir. Savaşları ordular yapmaya devam edebilir ama bizlerin esasında Orta Doğu’da hangi jeopolitik güç çizgilerinin mücadele içinde olduğunu görmemiz gerekir ki Sayın Öcalan’ın DEM Parti heyeti aracılığıyla kamuoyuna ilettiği mesajda vurguladığı üç çizgi gerçek anlamda görüntüyü açıklıyor. Savaşın sürmesi, ara verilmesi veya sonlanması; gidişat ne olursa olsun üç çizgi arasındaki mücadelenin sonucuna göre bir nihai noktaya varacağız.
Bu senaryolar içinde, ateşkesin bozulması ihtimali de düşünüldüğünde, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini ve özellikle “Barış Süreci”ni en fazla zorlayacak olan hangisi olur?
Ateşkesin bozulması halinde çatışmaların daha şiddetli şekilde hayata geçeceğini öngörebiliriz. Bu, Türkiye’nin siyasetinden ekonomisine kadar hemen her alanı doğrudan etkileyecektir. Türkiye, 28 Şubat’ta kapısının eşiğinde başlayan savaşa ekonomik, siyasi ve psiko-politik olarak en hazırlıksız yakalanan, en kırılgan ülkelerden biriydi. Dolayısıyla savaşın devam etmesi Türkiye’de ciddi dinamikleri harekete geçirebilir.
İlk olarak -bir miktar Körfez ülkeleri için de geçerli olacak şekilde- şunu net ifade edelim: İran savaşının ekonomik etkileri bir süre yurttaş tarafından “savaş rasyonalitesi” ekseninde değerlendirilerek tolere edilmeye çalışılacaktır. Ama savaş uzadıkça, negatif etkileri telafi edilemeyecek düzeye geldikçe iç kamuoyu ile iktidar arasında gerilimin yükselmesi kaçınılmazdır. Bu tarz bir dönemde iktidarın yaptığı iktisadi yanlışlar daha fazla dile getirilecektir. Misal “beşli çete”, “yolsuzluklar”, “israf”, “garantili projeler” gibi hep söylenen ama etkisi az olan şeylerin etkisi artacaktır. Dolayısıyla Türkiye’de iç dinamiklerin etkilenme ihtimali yükselecektir.
CHP’ye dönük operasyonların artmasını da bu denklem içerisinde değerlendirebiliriz. Bir iktidar, rakibine zarar vermeye karar vermişse ya en güçlü hissettiği dönemde ya da en zayıf olduğu dönemde harekete geçer. 19 Mart İmamoğlu operasyonu, iktidarın oluşacak ekonomik zararı telafi edebileceğini düşündüğü bir zamanda yapıldı. Şimdiki ise en zor dönemde yapılıyor çünkü hem kamuoyu dikkati başka yöne çekiliyor hem de rakip etik alanın dışına atılarak dağıtılıyor.
Barış Süreci’nin Türkiye iç siyasetindeki gerilimlerden kurucu bir farkı var. Kürt meselesi, sistem içi rakip elimine etme gibi bir meseleyle aynı düzlemde değildir. Cumhuriyetin ve toplumun (Türklük dünyası içindekiler…) kuruluş kodları, Kürt meselesinin inkârı ve Kürdün tanımlanması üzerinden şekilleniyor. Şöyle benzetme yaparsak sistem içi kavgalar artçı şoklar üretir ama Kürt meselesiyle ilgili tarihi gelişmeler büyük bir zelzelenin sonuçlarını üretir. Bunu akılda tutalım.
İran savaşının olumsuz etkileriyle ilgili Barış Süreci ekseninde iki ana senaryo olduğunu ifade edebiliriz. Birincisi, İran savaşının etkileriyle iktidarın süreci bitirmesi ve Türkiye’de Kürt siyasetine karşı cadı avı başlatmasıdır. Bu hamle sonuçları itibarıyla 2015 süreci gibi olmayacaktır çünkü Suriye, Irak ve İran’daki Kürtler hesaba katılmak durumundadır. Yine bölgesel dinamikler 2015’teki sürece hiç benzememektedir. Türkiye’nin iç siyasi dinamikleri, Kürtlerin uluslaşma süreci vb. çok sayıda yeni durum oluştu. Son bir girdi de şudur, 2015’teki Türkiye ekonomisiyle şu anki Türkiye ekonomisi arasında uçurum var. Bunlara rağmen iktidar süreci bitirebilir mi? Elbette bitirebilir. Sonuçları kestirmek ise siyaseten mümkün değil, siyasetin mistik temeli de tam olarak budur: Öngörülemez, hesap edilemez, peşin hüküm kesilemez.
İkinci senaryo, Barış Süreci’nin devam etmesi tercihinde bulunulmasıdır. Bu karar, sürecin hızlandırılmasını gerektirir. “Bekle-gör”, “fırsat pencereleri ara” gibi bir dönemde değiliz. Türkiye’nin sorunu şu, devlet aklı Orta Doğu’daki tarihsel-toplumsal dönüşüm sürecini iyi kötü okuyabilse de iktidar hâlâ konjonktürel siyasi gelişmelerle özel çıkarları arasında kurduğu korelasyonlar üzerinden süreci yürütmeye çalışıyor. Yani iktidar dünyanın ve bölgenin değiştiği gerçekliğine işaret eden ufka değil, ilk seçimde nasıl sonuçlar alırım sorusunun işaret ettiği ufka bakmaktan kendisini alamıyor. Barış sürecinin başarısıyla iktidarın demokrasi ve hukuku askıya alması arasında negatif korelasyon var.
İran’la ilgili çatışma dinamiklerinin “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ni iktidarın hukuk ve demokrasi yaklaşımı üzerinden sınayacağını ifade ediyorsunuz. Ateşkesin sağladığı kısa süreli diplomatik alan dikkate alındığında, sizce bu dönem Türkiye’de çözüm süreci adımları yönünde bir fırsat yaratır mı, yoksa ateşkesin kırılganlığı ve yeniden çatışma ihtimali, iktidarın daha güvenlikçi bir çizgiye yönelmesini mi beraberinde getirir?
Türkiye’de en sık tekrarlanıp en çok yanılgı yaşanılan meselelerden biri şu: Güvenlik ile özgürlük arasında bir zıtlık olduğu ön kabulü. Eğer devlet, Kürtleri bir tehdit olarak görmekten vazgeçer, eşit ortak olarak kabul ederse zaten güvenlik ile özgürlük arasındaki zıtlık yanılgısı ortadan kalkar. Devletin güvenlik kaygılarının öznesi Kürtlerdir. Tarihte de böyleydi, bugün de böyledir. Dolayısıyla bu yanılgıyı kıracak şekilde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni ileriye taşıyacak adımlar atılması gerekiyor. Özgürlük-güvenlik ikilemi Kürtleri tehdit gören bir yerden kurulmaya devam ettikçe çatışmalı süreç ihtimali her zaman devam eder.
Açıkça ifade edeyim, CHP’ye dönük olanlar başta olmak üzere Türkiye genelinde antidemokratik uygulamaları hayata geçirmek ve hukuku askıya alarak yargıyı siyasal karar mercii haline getirmek, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bariyerler koymaktır. Çünkü bu süreç temelde demokratik siyaset alanının açılması ve siyaset hakkının sağlanmasını öngörüyor, talep ediyor. 27 Şubat Çağrısı ne sadece Kürtlerin haklarının tanınması ne de Kürt dilinin tanınması ile sınırlanan bir çağrıdır. 27 Şubat Çağrısı; demokratik siyaset alanının hukuki güvencelerle sağlanması ve siyaset hakkının tesis edilmesi çağrısıdır. Bunlar sağlandıktan sonra Kürt meselesinin tüm veçheleriyle çözümü, demokratik siyasetin mücadele alanı içerisinde olacaktır.
Kürt meselesini hukuki güvenceye alınmış demokratik siyaset alanında çözmek üzere müzakere ediliyorsa, aynı alanın başka özneler üzerinden ihlal edilmesinin izahı ne olabilir ki? Barış etik değerlerle ifade edilebilir ama yetmez; bütünlüklü bir demokratik siyaset programıdır.
Öte yandan ateşkes kısa vadede piyasalarda ve kamuoyunda bir rahatlama hissi yaratabilir. Ancak çatışmanın yeniden alevlenme ihtimali ekonomik kırılganlıkları canlı tutuyor. Bu ikili durumun Türkiye’de seçmen davranışına ve siyasal tartışmaların eksenine nasıl yansıyacağını öngörüyorsunuz? Özellikle dış politika kaynaklı kriz algısı bunu ne oranda etkiler?
Halk, dış politika kaynaklı kriz algısı ve özellikle savaş gerçekliği varken ekonomideki kırılganlıkları bir dereceye kadar tolere eder. Savaşın gerçekliği ve etkilerine karşı rasyonel bir duruş sergilenir. Fakat bu, bir yere kadar devam eder. Savaş derinleşir, ekonomideki kırılganlık buhrana yüz tutarsa seçmen davranışı ve yurttaş davranışı (seçmen davranışını oy tercihi, yurttaş davranışını demokratik itiraz geliştirme üzerinden tanımlayabiliriz) etkilenir. İktidar, gücü yettiğinde iktisadi önlemler almaya çalışıyor. Bunu muhalefete dönük siyasi operasyonlarla destekliyor. Dolayısıyla aslında sorduğunuz şey, şu anda Türkiye siyasetinde her an gerçekleşiyor.