Medya Haber ekranlarında yayınlanan özel bir programda gazeteci Erdal Er’in sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Önder Apo ile İmralı’da gerçekleşen son görüşmeye, kamuoyunda tartışılan çerçeve yasaya ve Alevi meselesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Yüzyıllık bir sorunun çözülmesi için Türkiye’de siyasi partilerin yanı sıra demokratik kurumları ve sivil toplum örgütleriyle de görüşülmesi gerektiğini belirten Karasu, dünyada demokratik gelişmelerin her zaman toplumun mücadelesiyle olduğunu söyledi. Demokratikleşme sürecinin gerilimsiz, sadece devletin akşam yatıp sabah adım attığı bir süreç olmadığını sözlerine ekleyen Karasu, halkın, demokrasi güçlerinin de müdahil olması gerektiğini vurguladı.
Barış ve Demokratik Toplum Süreciyle birlikte Önder Apo’nun durumunun eskisi gibi olamayacağının altını çizen Karasu, “Eskisi gibi olursa bu ilerleme süreci yürütülemez. Hem kamuoyuyla ilişkisi olmayacak, basınla topluma seslenmeyecek, bizimle ilişkisi olmayacak. Bugüne kadarki durum sürerse tabii ki bu süreç gereğince ilerlemez. Bunu devletin de bilmesi gerekiyor. Artık bu konuda bir adım atılması gerekiyor. Biz zaten Önder Apo’nun özgürlüğünü hedefliyoruz. İlk önce özgür ve serbest çalışır olması, ardından da çok uzamadan Önder Apo’nun özgür olması gerekiyor” diye konuştu.
Önümüzdeki günlerde meclise sunulması beklenen çerçeve yasaya da değinen Karasu, Kürt sorununun ‘güvenlik sorunu’ olarak ele alınamayacağını yeni yasanın da o yaklaşımla olması gerektiğini kaydetti. Sürecin ilerlemesiyle silahların devre dışı kalacağını, fakat sorunu sadece silahsızlanmaya indirgemenin de doğru bir yaklaşım olmadığına dikkat çeken Karasu, bu konuda mantıklı ve makul bir yaklaşım sergilediklerini, benzer yaklaşımı devlet ve iktidarın göstermesi gerektiğini ifade etti.
Türk devletinin Alevilere yönelik baskılarına da değinen Karasu, “Demokrasi mücadelesinde Alevilerin de en önde olması lazım. İktidarın şu sözüyle, bu sözüyle inanç özgürlüğü kazanılamaz. İnanç özgürlüğünü sağlayacak tek şey demokrasi mücadelesidir. Demokrasi Aleviler için bir ibadet konusudur. Demokrasi sağlanırsa, Türkiye demokratikleşirse inanç özgürlüğüne kavuşurlar” dedi.
Bir süredir Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile ilgili tartışmalar devam ediyordu. ‘Bir kriz var mı, yok mu’ tartışması içerisinde nihayet beklenen görüşme oldu. Ankara da oldukça hareketli. Meclis Başkanı birçok siyasi parti liderini ziyaret etti. Yaptığı açıklamaya göre de çerçeve yasa önümüzdeki hafta parlamentoya gelecek. Başkanlığa sunulacak, Meclis Başkanlığı’na, ardından da Adalet Komisyonu’nda görüşülecek. Sonuç itibarıyla Genel Kurul’a inecek ve yasallaşacak. Tabii içeriğini biz bilmiyoruz ama bunu size soracağız. Nedir eldeki son durum? Size ulaşan herhangi bir bilgi var mı içeriğiyle ilgili?
Siz de belirttiniz, iki aydır Önder Apo ile görüşme olmuyordu. Bu aslında sürecin karakterine ters bir şey. Bu kadar önemli bir konu. Kendileri de çok önemli olduğunu değerlendiriyorlardı. Yüzyıllık bir sorunun biteceğini, Türkiye’ye yeni ufuklar açacağını belirtiyorlardı. Ama böyle bir konuda Kürt Halk Önderi ve baş müzakereci Önder Apo'yu iki ay görüştürmeme ister istemez bizde de, çeşitli çevrelerde de ‘Acaba ne oluyor’ biçiminde bir soruyu akla getirdi. Biz bunu eleştirdik, tutumumuzu ortaya koyduk. Devletin nasıl yaklaşması gerektiği üzerinde durduk. Bu değerlendirmelerimizden sonra Önderlikle iki ay sonra bir görüşme yapıldı. Tabii ki bu görüşmenin yapılması şunu gösteriyordu; bazı sorunlar var ama bu sorunların aşılması için yapılan tartışmalar var. Bu görüşmeyle bunların aşılmak istendiği biçiminde bir yaklaşımımız, değerlendirmemiz oldu.
Nitekim görüşme oldu. Görüşmeye DEM Parti Heyeti gitmişti. Yaptıkları açıklamalar oldu. Önder Apo’nun yaklaşımı oldu. Özellikle devlete yönelik dar, basit yaklaşılmaması üzerinde vurguları vardı. Türk-Kürt kardeşliğinin yeniden gerçekleşmesi, bu konuda bizim, Kürt halkının buna hazır olduğunu, bu kardeşleşmeye hazır olduğunu ifade etti. Tabii ki bu kardeşleşmenin de haklar temelinde, Kürt halkının temel hakları temelinde olması gerektiği açıktır. Bunu zaten biz de söylüyoruz, muhataplarımız da bunu biliyor. Bu yönüyle bize basın üzerinden aktarılanlar dışında kısa bir bilgi geldi. Yakında bize de bu beş saatlik görüşme konusunda bilgilendirme yapılacağı, bizim de görüşümüzün alınacağı belirtildi. Önder Apo şöyle bir yaklaşım göstermiş; bir taslak Önder Apo’ya götürülmüş, üzerinde durulmuş. Önder Apo bu taslak için, “Eksikleri, yetersizlikleri olabilir ama bir adım, bir kapı açma açısından bir başlangıçtır” biçiminde yaklaşılması gerektiğini belirtmiş.
TASLAĞI GÖRDÜKTEN SONRA TUTUMUMUZU NET BİR ŞEKİLDE ORTAYA KOYARIZ
Açıkça böyle bir yasa olabilir, bir başlangıç olabilir ama sonrasının da olması gerektiği biçiminde bir değerlendirme yapmış Önder Apo. Biz de tabii taslağı bekliyoruz. Bir ara bir taslak dolaşıma sokuldu, basın üzerinden bize de geldi. Tabii o taslağın kabul edilecek yanı yoktu. Anlaşılıyor ki o taslak üzerinde çalışılarak böyle bir uzlaşma gerçekleşmiş görünüyor. Özellikle mesela ‘terör örgütü’ gibi bir kavramın kullanılması, böyle bir süreç açısından... Partiyi feshettik, Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdık. Demokratik siyasal mücadele statüsü temelinde koşullar oluştuğunda, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün tam olduğu, örgütlenirken, düşünce belirtirken, Kürt sorununun çözümüyle demokratikleşmeye ilişkin değerlendirmeler ve örgütlenmeler yapılırken herhangi bir engelle karşılaşılmadığı takdirde biz zaten demokratik siyasal mücadele içine girebileceğimizi belirtmiştik. Bizim zaten yaklaşımımız o. Süreci zaten doğru buluyoruz, destekliyoruz.
Kuşkusuz iktidarın yaklaşımından dolayı halkın, dostların kaygıları oluyor. Biz kaygıdan çok, sürecin nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda tutum koyuyoruz, düşünce belirtiyoruz. Öte yandan şunu da her zaman biliyoruz: Sorun sadece devletin ne adım atıp atmayacağı üzerine durmak, beklenti içerisinde olmak değildir. Demokrasi güçlerinin, Kürt halkının örgütlü gücüyle sağlam durması, tutumunu ortaya koyması sürecin ilerlemesi açısından gereklidir. Bunu her zaman söyledik. Olması gereken budur. Biz zaten önümüze gelirse bunu değerlendireceğiz. Önder Apo’nun dediği gibi bu bir başlangıçsa, bir kapı açılıyorsa, en azından önümüzdeki dönemde yeni gelişmelerin, yeni adımların ön adımı olacaksa tabii ki biz de süreci teşvik eden bir yaklaşım içinde oluruz. Ama tabii taslağı bekliyoruz. Gördükten sonra tutumumuzu da açık ve net ortaya koyarız.
Yol haritası ile ilgili size ulaşan bir bilgi var mı? Tamam, içeriğinin tamamına sahip değilsiniz, size ulaştırılacak bu. Bunu DEM Parti İmralı Heyeti mi size ulaştıracak ya da devlet bürokrasisi mi, güvenlik bürokrasisi mi ya da devletin kendisi mi size ulaştıracak? Buna da bir açıklık getirirseniz... Kamuoyu açısından önemli. Diğeri, Meclis Başkanı’nın açıklamasına göre, önümüzdeki hafta çerçeve yasa parlamentoya gelecek. Parlamento tatile girmeden, hatta uzatıldığı sürede bu konuda bir yol haritası var mı? Süreç hemen başlayacak mı?
Şimdi DEM Heyeti dışında zaman zaman işleyen bir kanal var. Sanıyoruz o kanal üzerinden bize o bilgiler gelecek. Taslak bize gelecek. Biz değerlendireceğiz. Bunu öyle söyleyebiliriz. Yol haritası konusunda şu anda bizde net bir bilgi yok. Bilgiler geldiğinde, o beş saatlik tartışma bize aktarıldığında, orada herhalde yol haritası konusunda da bazı şeyler öğreneceğiz. Ama işte Meclis’e geleceği, yakında geleceği, Ağustos’un ilk haftasında da çıkabileceği biçiminde değerlendirmeler var. Bunu Numan Kurtulmuş da teyit ediyor. Daha önce de çeşitli defalar söylendi çıkarılacağı. Biz de bekliyoruz. Tabii şimdi bizim açımızdan da önemli. İşte Cumhuriyet Halk Partisi ile, Yeni Yol ile, çeşitli partilerle görüşülmesi önemli. Hatta isteriz ki Türkiye’deki demokratik kurumlar var, sivil toplum örgütleri var; onların da görüşünün alınması önemli.
Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu oluşturulmuştu, oraya ifadeler verildi ama taslak konusunda da tabii en geniş kamuoyunun bilmesi iyi olurdu. Bu tür sorunları böyle çözmek lazım. Tabii ilk hazırlanmasında, ilk görüşmelerde hemen kamuoyunun bilgilendirilmesi sonuç alınmadığı için, hâlâ yeterince olgunlaşmadığı için yapılmayabilir. Ama belli bir olgunlaştıktan sonra demokratik kurumlarla görüşmek de iyi olabilirdi. Partilerle görüşülüyor. Partiler zaten diyordu, bize bir şey gelmedi. Herhalde şimdi taslakla partilere gidiliyor. Partiler de bu konuda görüş belirteceklerdir. Meclis’e gelince de zaten bütün partiler kendi görüşlerini, düşüncelerini ortaya koyacaklardır. Yine beklentilerini ortaya koyacaklardır. Bu yasa çıktı ama arkasından nelerin gelmesi gerektiğini belirteceklerdir. Bu yönüyle herhalde kamuoyu bu süreçte daha fazla bilgi sahibi olacaktır. Sürecin giderek ilerleme durumu ortaya çıktığında doğal olarak kamuoyu da bu bilgiler doğrultusunda süreci izleyecektir. Biz olumlu gelişmeler olmasını ümit ediyoruz.
Dinamik bir tartışma, son iki yıldır da konuştuğumuz bir mesele. Ankara’ya dönüp baktığımızda sürekli meseleye güvenlik üzerinden bakıldığını görüyoruz. Siz de Kürt meselesinin güvenlik meselesi olmadığını söylüyorsunuz. Daha çok Ankara silahsızlanma üzerinde bir yasal düzenleme yapmak istiyor. Birkaç önemli alan var. Gerilla, zindanlarda çok sayıda tutsak bulunuyor. Aynı zamanda sürgünde, yurt dışında da çok sayıda Kürt siyasetçi var. Şimdi bunların Türkiye’deki siyasal sürece, Kürdistan’daki siyasal sürece, demokratik siyasal sürece katılması için bu süreçte - tamam elinizde bir taslak yok ama- nasıl bir taslak sorunun çözümünü kolaylaştırır, ilerletir? Bu konudaki görüşlerinizi yeniden güncelleyerek izleyicilerimizle paylaşabilir miyiz?
Şimdi bu konuda aslında Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu bir rapor sunmuştu. O raporda aslında birkaç yerde güvenlik politikalarıyla sonuç alınmadığını ifade ediyordu. Öte yandan altıncı ve yedinci madde başlıkları vardı. O yönlü adımların da atılması gerekiyordu. Onların anayasa, yasa ya da herhangi bir düzenleme gerekmeksizin yapılması gerekiyordu. İşte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıdır, Anayasa Mahkemesi kararlarıdır; bunlar uygulanmadı. Evet, komisyon da söylüyor, bu sadece güvenlik sorunu olamaz. Geçmişte güvenlik sorunu oldu ama sonuç alınmadı gibi değerlendirmeler vardı. O zaman yeni yasanın da o yaklaşımla olması gerekiyor.
Tamam, silahsızlanma olacak. Zaten biz Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdığımızı söyledik. Bu konuda sorun yok. Zaten eğer bir süreç gelişecekse tabii ki silahlar devre dışı kalacak. Bu konuda bizim herhangi bir itirazımız yok. Ama bu sorunu sadece silahsızlanmaya indirgemek de doğru bir yaklaşım değil. O zaten çözümsüzlük demektir. Eğer sadece silahların bırakılması süreci olacaksa bunu bir çocuk bile bilir ki bu çözüm üretmez. Yeni sorunlarla karşı karşıya getirir. Bu bakımdan tabii ki mantıklı ve makul bir yaklaşım gerekiyor. Biz bu yaklaşımı gösteriyoruz. Benzer bir yaklaşımı da tabii devlet ve iktidarın göstermesi gerekir.
İki sorun alanı vardı. Birincisi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsü. Aslında Devlet Bahçeli de bu statüye dikkat çekti. İkincisi de devlet sürekli kategorize etmek istiyordu, hükümetin kendisi. En son şu noktaya geldiler. Tamam kategorize etmeyeceğiz, ortadan kaldıracağız ama en azından medyaya yansıyan taslak bu şekildeydi. İki yüz yöneticiyi kapsam dışında bırakacağız. Bu iki sorunla ilgili herhangi bir gelişme var mı? Ya da bu konuda ne düşünüyorsunuz, ne olması gerekiyor?
Şimdi yeni İmralı’da tartışılan taslakta bu konulardaki tartışmalar vardı. Farklı görüşler vardı. Bunlar nasıl ortaklaştırıldı, hangi ortak noktada buluşuldu bunları tam bilmiyoruz. Ama şu açık, Önder Apo’nun durumu eskisi gibi olamaz. Mümkün değil. Eskisi gibi olursa bu ilerleme süreci yürütülemezdi. Hem kamuoyuyla ilişkisi olmayacak, basınla topluma seslenmeyecek, bizimle ilişkisi olmayacak. Bugüne kadarki durum sürerse tabii ki bu süreç gereğince ilerlemez. Bunu devletin de bilmesi gerekiyor. Artık bu konuda bir adım atılması gerekiyor. Biz zaten Önder Apo’nun özgürlüğünü hedefliyoruz. Bu hedefimizdir. İlk önce özgür ve serbest çalışır olması, ardından da çok uzamadan Önder Apo’nun özgür olması gerekiyor. Önder Apo’nun özgürleşmediği bir ortamda kim sorunun çözümünden bahsedebilir? Önder Apo’nun özgürleşmesinin gerçekleşeceğinin bilinmediği bir ortamda kim nasıl herhangi bir adım atabilir, gerekleri yerine getirebilir? Bu yönüyle gerilla da bu konuda hassas, biz de bu konuda hassasız, halkımız da hassas.
Bu bakımdan Önder Apo’nun özgürlüğünü sağlayacak, bu yolu açacak bir çözüm bulunması gerekiyor. Şu andaki durum kabul edilemez zaten. Onu aşan bir yaklaşımın olması gerekiyor ve bunun da uzun sürmeyecek bir biçimde Önder Apo’nun özgürleşmesiyle gerçekleşmesi gerekiyor. Çünkü süreç öyle ilerler. Bunu belirtebiliriz. Diğer belirttiklerimiz ise, eğer demokratik siyaset alanı açılacaksa, bu konuda ilerleme olacaksa, en başta demokratik siyaset alanında çalışmış da yasa dışı durumuna düşmüş, çıkmak zorunda kalmış olanların hızlıca dönmesi gerekiyor. Çünkü onların sorunu herhangi bir yasayla da ilgili değil. Böyle düzenlemelerle hemen geri dönebilirler. Zindandaki birçok arkadaşın çıkma durumu olabilir. Eskiden belirttiğimiz istekler, halkın talepleri, herhalde bu konularda bir ilerleme sağlanacaktır. Böyle bir yasa çıkacaksa bunları içermesi gerekiyor. Bu yönlü bir ilerleme sağlaması gerekiyor. Olacağını da düşünüyoruz.
Bu bağlamda demokratik kamuoyundan, Kürt halkından, parlamento dışı muhalefetten çözüm süreciyle ilgili, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile ilgili beklentiniz nedir? Çünkü çok tartışma var aslında. Daha çok AKP’nin antidemokratik uygulamalarından da yola çıkarak eleştiriler de oluyor. Güvensizlik meselesine kilitleniliyor. Bu konuda son gelişmeleri de göz önünde bulundurarak hangi mesajı vermek istersiniz?
Şimdi biz de tabii AKP’nin belli uygulamalarını, politikalarını eleştiriyoruz. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde olmaması gereken uygulamalar var. Muhalefete karşı var, çeşitli kurumlara karşı var. Bunlar zaten eleştirilen konular. Fakat biz şöyle yaklaşıyoruz; sürece kaygıyla yaklaşmak, ne olacak diye hep kaygıyla yaklaşmak, hep negatif yönden bakmak doğru değil. Bu sürecin gelişmesine, ilerlemesine, gerçekleşmesine destek olmaz. Bu bir seyircilik olur. Sadece eleştirmek olur. Böyle bir süreç var. Bu süreci nasıl ilerletebiliriz? Nasıl negatif yasalardan pozitif yasalara geçebiliriz? Bu konuda demokratik kamuoyunun irade ortaya koyması lazım. Halkımızın irade ortaya koyması lazım. Türkiye halklarının irade ortaya koyması lazım.
Bu süreçte demokrasi güçlerinin harekete geçmesi lazım. Bu Barış ve Demokratik Toplum Süreci aslında böyle bir imkân veriyor. Herkese bu Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde bu yasa nasıl çıkmalı, hangi yasalar olmalı, demokratikleşme nasıl olmalı biçiminde sözlerini söyleme zemini sunuyor. Bizim beklentimiz budur. Böyle olmalı. Sadece ‘Devlet adım atacak mı, atmayacak mı’ yaklaşımı demokratik mücadele anlayışına terstir. Demokratik gelişmeler hep mücadeleyle olmuştur. Beklentiyle olmamıştır, toplum mücadelesiyle olmuştur. En hafif deyimle devletle belli bir gerilim içinde gelişmeler oluyor. Demokratikleşme böyle gerilimsiz, sadece devletin akşam yatıp sabah adım attığı bir süreç değildir.
Demokrasi böyle değildir. Böyle gelmemiştir. Bu sürece de böyle bakmak lazım. Halkın bu işe müdahil olması lazım. Demokrasi güçlerinin müdahil olması lazım. Sorun, AKP sordu mu, sormadı mı, nasıl yaklaşıyor demeden kendi tutumlarını, örgütlü tutumlarını açıkça ortaya koymaları gerekiyor. Bunu bekliyoruz. Bu konuda gerçekten yetersizlik var. Kürt halkı çaba gösteriyor. Ama Türkiye’deki demokrasi güçlerinde hep böyle şikâyet eden, negatif yaklaşan bir tutum var. Hâlbuki mücadele ederek bu sürece, Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni güçlendirmek açısından, Önder Apo’nun bu süreci daha etkili yürütmesi açısından tabii ki demokrasi güçlerinin desteğini bekliyoruz.
Bu konuda size de eleştiriler var. ‘Niye bu koşullarda, bu antidemokratik uygulamaların olduğu bir dönemde AKP ile konuşuyorsunuz, buradan barış çıkmaz, çözüm çıkmaz. Çünkü demokrasi olmadan olmaz’ diyorlar. Ayrıca farklı bir kesim de analizlerinde şunu söylüyor; hükümet içeride ve dışarıda Kürt meselesinin çözümüyle ilgili kendi üzerinde bir baskı görmüyor. Baskı oluştuğunu görmüyor. Dolayısıyla çok rahat davranıyor. Bununla birlikte ikisini değerlendirirseniz, sadece eleştiri dediğiniz o önemliydi. Sadece şikâyet, sadece güvensizlik üzerinden mücadele olur mu?
Şimdi dış güçlerin, şuranın buranın Türkiye’de Kürt sorununun çözülmesi gibi bir derdi yok. Öyle bir dertleri yok. Onların devletle ilişkileri çıkar üzerinedir. Bir ara Tony Blair konuşmuştu. Hâlâ hatırlıyorum. Konu neye gelmişti, ağzından mı kaçırdı ya da söyleme ihtiyacı mı duydu bilmiyorum. Dedi ki; ‘Biz her yerde demokratik değerleri savunuyoruz. Demokratikleşmeyi savunuyoruz. Bu yönlü çabalarımız var. Sıra Ortadoğu’ya geldiğinde bu yaklaşımı gösteremiyoruz.’ Açıkça, sıra Ortadoğu’ya geldiğinde çıkarlar esas hâle geliyor diyorlar. Şimdi NATO toplandı. NATO ne yaptı? Herhangi bir demokratikleşme konusunda bir şey söylemiyor. Yeri geldiğinde kendisini demokrasinin savunucusu görüyor. Hatta ‘Biz demokrasimizi savunmaya çalışıyoruz. Rusya bizim demokrasimize karşı’ biçiminde söylemlerde bulunuyor. Ama sıra Türkiye’ye geldiğinde bu konuda herhangi bir şey söylenmiyor. Bu yönüyle oradan bir şey beklemiyoruz.
Bizim açımızdan önemli olan Türkiye halklarının ve Kürt halkının yüzyıldır yürüttüğü demokrasi mücadelesidir. Bunları küçümsemeyelim. Ağır bedeller ödenmiştir. Gerçekten büyük bedeller verilmiştir. Bunlar belli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Eskiden biz tarih kitapları okurduk, toplum sosyolojisini değerlendirirdik, Avrupa’nın şurasında şu kadar köylü ayaklanmış, şurada birileri iktidara kafa tutmuş, şurada emekçiler devlete karşı eylem yapmış gibi değerlendirmeler yapılarak bunların oralarda demokratikleşme yönünde gelişme sağlattığı belirtilirdi. Tarih kitapları da böyledir, sosyoloji kitapları da böyledir. Şimdi Türkiye’de az mı mücadele oldu? Kürt halkı zaten elli yıldan fazladır hep ayakta. Ayağa kalkmayan köy mü oldu, kasaba mı oldu? Neredeyse her yer bu mücadeleden etkilendi. Türkiye’de de demokrasi mücadelesi oldu. Biz buna dayanıyoruz. Barış savaşanlarla olacak, savaşıyoruz. Nasıl olacak?
Savaşanlar bir noktada artık bu savaşın sonuç vermediğini görecek, uzlaşacaklar ya da sonuna kadar savaşacak. Birisi yenilecek, birisi zafer kazanacak. Ya öyle çözülecek ya da öyle çözülemiyorsa ki bizim gerçeğimiz de öyle. Türk devleti bu kadar saldırıya rağmen amacına ulaşamadı. Hareketimiz ise büyük mücadele verdi, önemli toplumsal değişimler yarattı. Türk devleti toplumdaki özgürlük ve demokrasi mücadelesini bitiremedi, yok edemedi. Bu ortamda ortak bir nokta, bir uzlaşma arayışı ortaya çıktı. Önderlik zaten 1993’ten beri bunu arıyor. Turgut Özal ile birlikte arıyor. Özal aslında Kürt sorununun çözümünde çok radikal bir şey ortaya koymuyordu. Ama Özal ne yaptı? Altmış, yetmiş yıllık Kürt politikasında belli bir farklılık ortaya koydu. Ne oldu? Öldürüldü. Bu ciddi bir durumdur. Türkiye’de Kürt sorununun böyle bir gerçeği var.
Şimdi Önder Apo 1993’ten beri bu yönde adımlar atmak istiyor. Yeni değil bu. Biz bu sürece de hemen gelmedik. 1993 oldu, 1999 oldu, 2005 oldu, 2012 oldu. Çatışmasız süreçler oldu, görüşmeler oldu. Bunların hepsinin birikimi hem bizim açımızdan hem de Türk devleti açısından böyle bir noktaya getirdi. Bu bakımdan evet, zaten bu süreç başlayana kadar çok şiddetli bir savaş vardı. Şimdi çok şiddetli bir savaş vardı. Devlet Bahçeli o çağrıyı yapmadan bir ay önce bizi yok etmek için her yol ve yöntemi deniyorlardı. Gerçek buydu. Orada demokrasiyi bırakın, büyük bir zulüm vardı, büyük bir baskı vardı, diktatörlük vardı. Böyle bir ortamda iç koşullar ve dış koşullar öyle bir çağrı yapmayı gerektirdi ve böyle bir durum ortaya çıktı. Bu yönüyle ‘AKP ortada, nasıl olacak?’ biçimindeki söz çok genel geçer bir sözdür.
LOZAN ANTLAŞMASI TEMELİNDE KÜRT HALKINA KARŞI SOYKIRIM POLİTİKASI YÜRÜTÜLDÜ
Dünyadaki bütün çatışma çözümü örneklerini araştırın. Güney Afrika’da da çözüm sürecinden önce sağcı bir iktidar vardı. Onlar da otoriterdi. Genelde böyle olur. Ama bir müzakere olacaksa, karşılıklı bir çözüm yolu olacaksa durum değişecektir. Niye AKP ile çözüm aranıyor diyorlar? İktidar da o, devlet de o. Çıkmaza giren de o, uzlaşma arayan da o. Biz de zaten demokratik siyasal yollarla uzlaşmayla çözüm olur, biz buna hazırız dedik ve süreç yürüyor. Tabii ki Lozan Antlaşması ilginç bir antlaşmadır. Şimdi biliyorsunuz Sivas’ta Misak-ı Millî ilan edildi. Misak-ı Millî neyi içeriyordu? Güney Kürdistan’ı da içeriyordu, Rojava’yı da içeriyordu. Ama anlaşmazlık olunca şöyle bir durum ortaya çıktı. İngiltere dedi ki, ‘Sen buraları bırak, güneyi bize bırak, Rojava’yı Fransa’ya bırak, Bakur’da Kürtlere ne yaparsan yap.’
Mustafa Kemal iktidarı ve hükümeti de bugünkü Türkiye sınırları içerisinde iktidarını sağlamlaştırmak ve Kürtler üzerindeki yok etme politikasını izlemek için Musul ve Kerkûk’ü bıraktı. Bu böyle kirli bir anlaşmadır. İngiltere ile o dönemin koşulları öyleydi. Bir de zaten 20. yüzyılın başında İtalya’da da, Almanya’da da her yerde otoriter rejimler vardı. Böyle bir iklim vardı ve böyle bir Lozan Antlaşması ortaya çıktı. Lozan Antlaşması temelinde Kürtler üzerinde bir soykırım politikası yürütüldü. İşte Şêx Saîd’in idamı, Dersim’de yetmiş binden fazla insanın katledilmesi, bunların hepsi Lozan Antlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti hükümetine verdiği serbestliğin sonucudur, ‘Yapabilirsiniz’ dediler. Ama yüz yılı geçti. Kürtler hep itiraz etti. Türkiye’nin bu politikasını kabul etmediler. Türkiye ile Kürtler Osmanlı döneminde bu kadar kopmamıştı. Kurtuluş Savaşı’nda da kopmamışlardı. Birinci Meclis’te de vardılar, destek de verdiler.
Hatta şunu söyleyebiliriz. Misak-ı Millî kabul edildiğinde Musul ve Kerkûk de bunun içindeydi. Lozan Antlaşması olunca ilk karşı çıkanlar Kürt milletvekilleri oldu, ‘Niye Musul’u bırakıyorsunuz, niye Kürdistan’ı bırakıyorsunuz’ diye itiraz ettiler. Şimdi Kürtlerin yüz yıldır itirazı var. Artık bu politika yürütülemez. O dönemde koşullar böyle bir politika ortaya çıkardı ama Kürtler de bunu kabul etmedi. İtirazları bugüne kadar geldi. Artık gelinen aşamada Türkiye ile Kürtlerin barışması açısından yeni bir yaklaşım gerekiyor. Çünkü bir kopuş oldu. İşte onun için Önderlik demokratik entegrasyon diyor. Demokratik yaklaşımlarla, Kürtlerin varlığını ve temel haklarını tanıma temelinde Türkiye ile Kürtler arasında demokratik entegrasyon olsun diyor. Biz de Lozan’ın yıl dönümünde bu çağrımızı bir kez daha yineliyoruz.
Aslında bir paradoks var. Barış süreçleri olunca aynı çevreler itiraz ediyor. Savaş olunca niye savaşıyorsunuz, diyorlar. Bu da ilginç, Türkiye’ye özgü bir durum olsa gerek. 24 Temmuz 2015 tarihinde, Lozan Antlaşması’nın tam da yıl dönümünde size yönelik saldırılar başlatıldı. O günden beri hedefleri vardı. Belli ki o hedeflere ulaşılmadığı için bugün yeniden masaya oturdunuz. Şuraya bağlamak istiyorum. Alevi toplumunun tutumunu, mücadelesini çözüm sürecinde nasıl buluyorsunuz? Barış ve Demokratik Toplum Sürecine Alevilerin yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Şimdi tabii bu Cumhuriyet Kürtler üzerinde bir soykırım politikası izlediği gibi Aleviler üzerinde de bir inanç soykırımı politikası izledi. Türkiye, Türk devleti oldu, inanç olarak da Sünni İslam oldu. Ve diğer inançları yok etme politikası izlendi. Alevilik bir inanç olarak kabul edilmedi. Türkiye’nin neredeyse üçte biri bu inançta ama bu inanç yok sayıldı. Yok sayıldı. Hâlâ da yok sayılmaya devam ediyor. Sadece yok sayılmıyor. Kendine göre bir Alevilik yaratılmaya çalışılıyor. Bu açık. Bunu Aleviler her gün söylüyorlar. Gerçeği bu. Biz çocukluğumuzu biliyoruz. Cemevleri, cemler gizli yapılırdı. 200 metre ileride nöbetçiler beklerdi. Birileri gelecek mi? Asker gelecek mi? Polis gelecek mi? Böyle yapılırdı. Bu tabii bir inanç üzerinde büyük baskıydı. Şimdi bu nasıl ortadan kaldırılabilir? Bunun tek yolu, Kürtler nasıl ki itiraz ediyor, mücadele ediyorsa Alevilerin de bunu yapması gerekiyor. Aleviler bunu yapıyor.
Aslında Aleviler de bu politikaya itiraz ediyorlar. Eğer Aleviler sürekli demokrasiden söz eden partilere yöneliyorsa, evet demokrasiden söz ediyor, özgürlükten söz ediyor, gereğini yapmıyor ama bunu söyleyenlere yönelik bir yaklaşım gösteriyor. Alevi gençler Kürt Özgürlük Hareketi’ne de büyük katılım gösterdiler. Türkiye’deki sol harekete de büyük katılım gösterdiler. 1960’ların sonundaki Türkiye’deki devrimci gençlik hareketinde Alevi gençler çok fazla yer aldı. Zaten biz tarih sahnesine çıkınca Alevi Kürt gençleri mücadelemiz içinde de çok aktif yer aldılar. Kuruluşundan gerillanın geliştirilmesine kadar yer aldılar. Bu yönüyle aslında toplumun o itirazı, o sisteme karşı tepkileri bu biçimde hep yansıdı. Şimdi Alevilerin buna karşı tabii bir yaklaşım içinde olmaları gerekiyor. Ama şu kesin, iktidarın şu sözüyle, bu sözüyle inanç özgürlüğü kazanılamaz.
Şu partinin, bu partinin sözleriyle inanç özgürlüğü kazanılamaz. İnanç özgürlüğü ancak Kürtler nasıl ki varlık, kimlik, özgürlük mücadelesi için demokrasi mücadelesi veriyorlar, demokrasi mücadelesinde en öndeler. Alevilerin de demokrasi mücadelesinde en önde olması lazım. İnanç özgürlüğünü sağlayacak tek şey demokrasi mücadelesidir. Onun için ben defalarca daha önceki programlarda, yazılarımda söyledim. Demokrasi Aleviler için bir ibadet konusudur. Bir ibadet konusu, ibadet kadar önemlidir. Ancak demokrasi sağlanırsa, Türkiye demokratikleşirse inanç özgürlüğüne kavuşurlar. Bugünkü sorunları çözülür. Yoksa demokratikleşmediği müddetçe, Türkiye demokratik hâle gelmediği müddetçe Alevilerin hiçbir sorunu çözülmez. Bir kere bunun net bilinmesi, buna göre bir yaklaşım ortaya konulması gerekir.
Bu nasıl olabilir? Şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’nin deneyiminden nasıl faydalanabilirler? İkincisi de genel kanaat, devlet ve hükümet de onu istiyor, Alevilere diyor ki, Alevilik inançtır. Siz siyaset yapmayın, konuşmayın. Tamam, cemevleriniz var. Cemevleri de hâlen tanınmıyor. Bir taraftan asimilasyon makinesi de hâlen çalışıyor. "Siyaset yapmayın, sadece cenazelerinizi yıkayın, cenazelerinizi kaldırın, cemlerinizi yapabilirsiniz. Bunun dışındaki ülke meselelerine, toplumsal meselelere karışmayın" diyor. Böyle bir algı oluşuyor aslında geniş bir çevrede. Bu konuda ne dersiniz? Alevilerin bu konuda yapması gereken nedir? Çözüm süreci başta olmak üzere. Demokrasi mücadelesi evet, veriyorlar. Eşit yurttaşlık mücadelesini de uzun süredir sürdürüyorlar. Ama genel Alevi toplumunun tamamını kapsayacak şekilde bu nasıl yapılabilir?
Şimdi işte Aleviler siyasete girmesin, cemevlerinde cem yapsın demek, Alevileri siyasetten uzaklaştırmak, tabii demokrasi mücadelesinden uzaklaştırmaktır. Bu, Alevilere inanç soykırımını kabul edin demektir. Aleviliğinizden vazgeçip devletin istediği biçimde bir Alevi olun, hatta Sünnileşin demektir. Bu bakımdan Aleviler için en önemli ihtiyaç ibadetlerini de özgürce yapmak için, o ibadetin de doğru olması için. İbadet ki inancın görünür hâlidir, biçimidir, özü değildir. Zaten bu devlet Alevilerin özünü boşaltıp sadece bir ritüele dönüştürmek istiyor. Bu zaten Alevilikten kopmaktır. Zaten sadece ritüele dönüştükten sonra bir inanç özgürlüğü meselesi gündeme gelmez. Cemevlerine gidip sadece cem yapmak inanç özgürlüğü değildir. Alevilerin kimliği, kültürü, değerleriyle yaşaması gerekiyor. Değerlerini yaşatması gerekiyor. Bu da ancak demokrasiyle olabilir. Bu bakımdan demokratikleşme kesinlikle Alevilerin öncelikli konusu olmalı.
Demokratikleşme mücadelesi içinde olmayan Alevi, inanç soykırımını kabul etmiş Alevidir. Nasıl ki Kürt Özgürlük Hareketi içinde olmayan, Kürt özgürlük mücadelesine katılmayan Kürt, aslında kültürel soykırımı kabul etmiş olur, varlığı ortadan kaldırılmak isteniyor, bunu kabul etmiş olur. Bunların aynısı demokrasi mücadelesi içine girmeyen Aleviler için de geçerlidir. Bu bakımdan tabii ki Alevilerin Kürt halkının özgürlük mücadelesinden alacağı çok önemli dersler var. Öte yandan zaten Alevilerin yarısı da Kürt’tür. Belki daha fazlası Kürt’tür. Bunlar zaten Kürt özgürlük mücadelesi içinde yer alıyorlar. Bizim mücadelemiz içinde 50 bin şehidimiz var. Alevi gençlerin şehitleri toplamda 10 bini aşmıştır. Bu yönüyle gerçekten çok fazla şehit verilmiştir. Yine Dersim’de, belki Alevi değildir ama Kürdistan’ın her tarafından gelmiş şehitler verilmiştir. Bu açıdan Kürt özgürlük mücadelesi zaten aynı zamanda Alevilerin inanç özgürlüğü mücadelesidir.
Biz sadece Kürtlerin, hatta sadece Alevilerin değil, Türkiye’deki bütün farklı inanç topluluklarının, etnik topluluklarının özgür ve demokratik yaşamını savunuyoruz. Demokratik ulus diyoruz. Tekçi etnik anlayışa da karşıyız. Tekçi inanç anlayışına da karşıyız. Bu bakımdan Alevilerin de böyle olması gerekiyor. Alevilerin de özgürlüğüne kavuşması için sadece tekçi inanca değil, tekçi etnik anlayışa da karşı çıkması gerekiyor. Çünkü tekçilik diğerini üretiyor. Kürtler üzerindeki tekçi etnik politika yürütüldüğü müddetçe Aleviler üzerinde de benzer politika üretilir. Tekçi mezhep, tekçi inanç politikası yürütülür. Bu yönüyle gerçekten Alevilerin bu demokrasi mücadelesine çok aktif katılmaları gerekir. Bu konuda şöyle diyelim, farklı görüşler olabilir. Zaten demokrasi tek bir hareketin, tek bir gücün mücadelesiyle gerçekleşecek bir şey değildir.
Eskiden devrimler bir ittifak sorunudur derdik. Demokrasi de ittifaklar sorunudur. Hatta daha geniş ittifakları içine alan bir sorundur. Bu yönüyle tabii ki farklı görüşler olacak, farklı topluluklar olacak, bunlar bir araya gelecek, demokrasi mücadelesi verecekler. Önemli olan demokrasi mücadelesinde ortaklaşmaktır. Bu önemlidir. Demokrasi mücadelesinde ortaklaştıktan sonra, demokratik bir Türkiye yaratıldıktan sonra herkes farklı görüşlerini daha iyi tartışabilir. Tartışarak daha iyi ortak sonuca varabilirler. Demokrasinin olmadığı yerde ortak tartışma da iyi yapılamıyor. Çünkü ortak tartışma zeminleri de güçlü olmuyor. Demokratikleşme kültürü demek, demokratikleşme demek aynı zamanda bir kültürün gelişimi de demektir. Neyin? Özgür tartışmanın, ortak noktalarda buluşmanın kültürü demektir. Demokratikleşme olmayan yerde tartışmalar da çok demokratik olmuyor.
Birden fazla sorun alanı var Aleviler söz konusu olduğunda. Bunlardan biri de birlik meselesi. Bu başından beri konuşulan, tartışılan bir mesele. Devlet Alevileri bölmek, parçalamak ve yönetmek istiyor. Birçok çevre kendi Alevisini, kendine göre bir Alevilik yaratmak istiyor. Alevilerin köylerden kentlere göç etmesiyle birlikte bu mesele daha görünür olmaya başladı. Şimdi bu birlik meselesini Aleviler nasıl çözebilirler? Bir örnek vereyim, oradan devam edin lütfen. Son CHP içerisindeki ayrışma ne yazık ki Alevilerin bir kısmına da yansıdı. Aleviler de kendi içerisinde bölündü. İtirazlar da oldu. CHP içindeki bölünme neden Alevileri etkiliyor? Ama işte Alevilerin bir kısmı CHP seçmeni, CHP’ye oy veriyor. Böyle bir gerçeklik var tabii. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? Deneyimler ne diyor? Bugün sizin önermeleriniz nedir? Aleviler birlik sorunlarını çözüp kendi eşit yurttaşlık haklarını nasıl elde edebilirler? Kürtlerle daha fazla nasıl bir araya gelebilirler?
Şu açık: Yüzyıldır Aleviler üzerinde oyun oynanıyor. Devlet oynuyor. Şimdi işte Kültür Bakanlığına bağlı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı var. Açıkça Alevilere müdahaledir. İnanç olarak kabul etmemektir. Oyunlar oynanıyor. Bu konuda ister istemez çeşitli müdahalelerle farklı görüşler ortaya çıkıyor. Bunu biliyoruz. Bunun arkasında devlet de var. Devletin çeşitli kurumları var. Milli İstihbarat Teşkilatı var. Özel savaş var. Bu farklılıkları ortaya çıkarıyor. Tabii bizim için önemli olan şu. Bütün Aleviler şunu hedeflemeli; otantik Alevilik nasıldı? 200 yıl önceki Alevilik nasıldı? Bizim için bu önemli. 200 yıl önce bir müdahale yoktu. Evet, Osmanlı’nın baskısı vardı, zaman, zaman katliamlar oluyor. Ama Aleviliği şöyle tarif edelim, şöyle tanımlayalım diye bir şey yok. Çok sınırlı. Ama özellikle Cumhuriyetle birlikte bu konuya da el atılmıştır. Nasıl ki İslam devletleştirilmiş, devletin kontrolüne alınmış, Alevilik de öyle yapılmak istenmiştir.
İnançlar devletin kontrolünde olmamalı. Özerk olmalı. Özerk olan inançlar tehlikeli olur deniliyor. Öyle değil. Tehlikeli olmaz. İnançlar böyle devlet güdümüne girerse, iktidar güdümüne girerse tehlikeli olur. İslamiyet iktidarla tanıştıktan sonra bozulmuş. İktidarla tanışan her şey bozulur. Bu açıdan işte Alevilik de iktidarın kendine göre aracına getirilmiş. Türkiye Cumhuriyeti döneminde hâlâ devam ediyor. Şimdi tabii ki şu var, Aleviliğin farklı ocakları var. Her ocağın kendine göre bir özelliği var. İşte meşrebi var deniyor ya. Yol bir, sürek binbir. Böyle bir özellik var. Şimdi birlik konusunda da gerçekten bazıları bu kavram niye kullanılıyor diyor. Müsahip, kardeşlik denildi. Birbirlerine müsahip olarak bakmalılar. Böyle denildi. Evet, belki tam karşılamıyor Müsahiplik çünkü Alevilikte, biliyorsunuz, çok değerlidir. Kardeşten ötedir. Müsahip olursan kendi kardeşinden daha ileri bir ilişki ve birlik içine giriyorsun. O yönüyle belki tam karşılamıyor ama gerçekten ortak paydada buluşmaları lazım. Şu anda demokrasi ortak paydasında buluşmaları lazım. Tabii eksik var, etkilenmeler var. Bu yönüyle bizim eleştirdiğimiz gruplar var, çevreler var.
Biz istiyoruz ki otantik olsun. Şöyle olmasın; bizim yaratmak istediğimiz Alevilik, bizim düşüncemiz doğrultusunda bir Alevilik olsun. Öyle değil. İki yüz yıl önce otantiği nasılsa, iktidar ve devlet tarafından müdahale edilmeden gelen kültür nasılsa şimdi onu esas alalım. Onun üzerinden özü değişmeden yenilenme olsun. Yoksa şu değil: Biz şehre geldik, artık eskisi gibi yaşayamayız. Doğru değil. Bu kapitalizm oldu. Kapitalizme boyun eğeceğiz, Kapitalist kültüre boyun eğeceğiz. Yok. Alevilik toplumcu bir kültürdür. Aleviler şehre gelse bile bu kapitalizmin bireyci yaşamına, toplumu dağıtan yaşamına karşı çıkmalıdırlar. Aslında Alevilik toplumcu bir sistemdir. Özü demokratiktir. Demokratik karakteri toplumcu özünden geliyor. Bu bakımdan demokratikleşme mücadelesine yatkındır. Ama şöyle denilirse, şehre geldik artık eski değerlerimizi taşıyamaz, yürütemeyiz demek, kapitalizmin yarattığı etkiyle biz eski inancımızı yürütemeyiz demektir. Bu doğru değil. Önemli olan eski değerlerimizi nasıl yaşatacağız. Yaşatmalıyız. O toplumcu değeri yaşatmalıyız. Şehrin bireyci, dağıtan yaklaşımına teslim olmamalıyız.
Alevi toplumu bir toplumdu. Birbirleriyle dayanışma içindeydi. Bu dayanışmayı İstanbul’da da sürdürmeli, İzmir’de de sürdürmeli, Avrupa’da da sürdürmeli. Bunun yolunu bulmalı. Toplumcu, komünal yaşamın yolunu bulmalı. Aleviler toplumcu yaşamıştır. Komünal yaşamıştır. Şimdi işte bu tür tezler var. Şehre geldik, işte şöyle olur, böyle olur. Bu aslında çok ucuz, basit değerlendirmeler. Evet, şehre geliyor, yeni durumlar var. Ama burada da toplum nasıl korunacak? Toplumcu değerlerini nasıl koruyacak? Bunun örgütlü mücadelesi verilmeli. Bu da tabii ki nasıl ki kapitalizme karşı mücadele veriyoruz, kapitalizm toplumu dağıtıyor. Kapitalizmin toplumu dağıtmasını kabul mü edeceğiz? Kabul etmeyeceksek, Alevilerin de şehre geldikten sonra o toplumun dağıtılmasını kabul etmememiz lazım. Doğru Alevilik böyle olur.
Başından beri Aleviler ve Kürtler, birçok çevre söylüyor. Bu iki önemli toplumsal kesim, sorunları olsa da birbirinden farklılık da gösteriyor. Örgütlü toplumlar, Türkiye’nin, Kürdistan’ın önemli dinamik güçleri. Demokrasi ortak paydaysa, her ikisi daha fazla yan yana gelirse hangi sonuçlara yol açar? Bu konuda hangi çalışmaların yapılması gerekiyor karşılıklı olarak?
Tabii ki Kürt Özgürlük Hareketi ile Alevi Hareketi’nin, Demokratik Alevi Hareketi’nin bir araya gelmesi lazım. Alevi örgütlenmeleri çok. İki tanesi, üç tanesi dışında diğerlerinin genelde aslında demokratikleşme paydasında buluştuğunu görüyoruz. Birçok konuda ortaklaştığını görüyoruz. Evet, farklılıklar var. Var. Bu, şu veya bu nedenle oluşmuş, bunları tartışmanın yeri değil. Tabii ki birlik olsa, hepsi doğru anlayış içinde olsa iyidir. Ama şu anda onu yaratmak mümkün değil. Öyle gözüküyor. Şimdi Kürtlerle ilişki çok çok önemli. Eğer şu anda Türkiye’de Alevilere karşı biraz esneme olduysa bu, Özgürlük Hareketi’nin yarattığı sonuçlar üzerinedir. 1980’lerin sonunda başlamıştır. Bazı gevşetmeler, bazı değişiklikler oldu. Bakmışlardı ki Kürt Özgürlük Hareketi gelişiyor, Alevi gençler Kürt Özgürlük Hareketi’ne katılıyor, Kürt Özgürlük Hareketi demokratikleşme diyor. Birçok Alevi Türk de katılıyor. Böyle olunca belli bir değişiklik oldu. Gevşeme oldu.
Bunu Aleviler de kabul ediyor, birçok Alevi de kabul ediyor.
Etmeleri gerekiyor. Bu gerçek. Bu bizim söylemimiz değil ki! Bir toplumsal, tarihsel gerçek. Bunu böyle görmek gerekiyor. Ama işte devlet de Alevilerin, sadece Kürt Alevilerin değil, Türk Alevilerin de Özgürlük Hareketi’ne doğru yaklaştığını görünce hem bazı konularda yumuşama yaptı hem de Sivas Katliamı bu nedenle gerçekleşti. Sivas Katliamı, Aleviler demokrasi mücadelesinde yer almak istiyorlardı, demokratik söylemlerde bulunuyorlardı. Bu demokratik söylemlerde bulunmalarının, demokrasi mücadelesinin içine girmelerinin önünü almak için o katliam gerçekleşti. O katliamın gerçekleşmesini sağlayan etkenler kesinlikle bunlardır. Çünkü o dönemde gerçekten Alevilerin genelinde bir demokrasi mücadelesi, demokratikleşme söylemi gelişiyordu.
Türk devleti için ise demokratikleşme kavramı tehlikelidir. Kürtler yararlanır diye demokratikleşmeyi yapmıyor, demokratikleşmeyi geliştirmiyor. Demokratikleşme bilinci, kültürü, söylemi gelişirse bundan Kürtler yararlanır diyor. Onun için demokratikleşme söylemi geliştiren kesimlere, demokratikleşme düşüncesini ortaya koyanlara, bireyse bireye müdahale ediyor, topluluksa topluluğa müdahale ediyor. Aleviler bunu da görmeli. Gerçekten Kürt Özgürlük Hareketi’yle demokrasi mücadelesinde ortaklaşırlarsa bundan Kürtler kadar Aleviler de yararlanır. İşte bir Demokratik Toplum Süreci var. Buna destek olmaları gerekiyor. Bu sadece Kürtlerin özgürleşme sorunu, Kürt sorununu çözme sorunu değil.
Bu aynı zamanda Alevi sorununu çözme anlamına mı geliyor?
Evet, kesinlikle öyledir. Aleviler şunu bilsin, ben Alevi olduğum için değil. Zaten bu hareket Çubuk Barajı’nda kurulmuştur, altı kişidir. Altı kişiden dördü Alevidir. Üçü Dersimli, biri Vartoludur. Hareketimiz bu konuda hep Aleviler konusunda da, Êzidîler konusunda da, Süryaniler konusunda da, farklı inançlar konusunda da hep özgürlükçü yaklaşım içinde oldu. Dar yaklaşım içinde olmadı. Evet, biz bütün inançlara değer veriyoruz. İslam toplumuna değer veriyoruz. Onların toplumsal değerlerine, onların inançlarına değer veriyoruz. Alevilerinkine de, Êzidîlerinkine de veriyoruz. Çünkü bütün inançların değerleri aslında toplumsaldır. İktidara bulaşmadığı takdirde hak, adalet, eşitlik, vicdan, bunlar bütün dinlerin ortak değerleridir. Bu bakımdan biz dinlere Avrupa’nın yaklaşımı gibi yaklaşmıyoruz. Dinlerin çıkışındaki o değerlerin aynı zamanda toplumcu değerler olduğunu, sosyalizmin kapsayacağı değerler olduğunu söylüyoruz.
Mustafa Karasu deyince akla Alevilerle ilgili birçok meselede görüş bildiren, yorum yapan, analizler yapan bir isim akla geliyor. Alevi toplumu içerisinde, Dersim toplumu içerisinde, Kürt Alevi toplumu içerisinde görüşleriniz fazlasıyla önemseniyor, dikkate alınıyor, tartışma da yaratıyor. Alevi toplumuna, özellikle Alevi medyasıyla ilgili, sivil toplum örgütlenmesiyle ilgili neler önermek istersiniz? Çünkü örgütlü olmayınca ne yazık ki bu sorunlar ortaya çıkıyor. Suriye’de son dönemde Alevilere yapılanlar ortada. Türkiye’de bu risk var mı? Bunu da belki ayrıca tartışmak lazım. Geçmişte yapıldı çünkü. Fakat iki nokta önemli. Bir, Alevi medyasını nasıl buluyorsunuz? Toplumun örgütlenmesinde önemli bir rolü var. Diğeri de sivil toplum örgütlenmesi. Mesele sadece cemevi değil. Kültürel faaliyetler var, bunun dışındaki alanlarla ilgili faaliyetler var. Bunları nasıl buluyorsunuz ve ne olması gerekiyor?
Bazı şeylerin daha iyi anlaşılması açısından bir şey söyleyeyim. Benim babam çok itikatlı birisiydi. Bir derviş gibiydi. Öyle bir ortamda yetiştim. Çevre de öyleydi. Benim babam herhâlde Aleviliği yaşatmak için, Alevilerin varsa ihtiyaçlarını karşılamak için her şeyini verirdi. Ve hep böyle yaklaşmıştır. Çocukluğumdan biliyorum, böyle yaklaşmıştır. Hatırlarım, bizim bütün köyde, sadece bizim köy değil, ta Maraş’ın köylerinden gelirlerdi. Bütün hastalar geldiğinde bizim eve gelirlerdi. Biz de yoksulduk o zaman. Çok yoksulduk. Fakat tabii böyle bir gelenek vardı. Şimdi ben bazen düşünüyorum, tepki duyuyorum. Şuna tepki duyuyorum; on milyonlarca bir nüfustan bahsediyoruz. Bir televizyonunuzu yaşatamıyorsanız, gazetenizi yaşatamıyorsanız, bu nasıl inanmaktır? Böyle olur mu?
Eskiden neydi? Alevi toplumunu esas yaşatan pirlerdi, değil mi? Pirler, çıralıkla, değil mi? Bu Alevi toplumunun ihtiyaçlarını karşılarlardı, kendi ihtiyaçlarını karşılarlardı. Alevilik içinde kendi dayanışması vardı. Zaten müsahiplik kavramı öyle çıkmış. Kimse yoksul kalmasın. Bir kişi oldu mu onun kardeşi var, müsahibi var. Çünkü onun yoksulluğundan, onun zor duruma düşmesinden diğer müsahibi sorumludur. Şimdi geçmişte bütün Alevilerin çıralık verdiğini biliyoruz. Çıralık vermeyen Alevi mi vardı geçmişte? Hangi köyde, hangi aile çıralığını vermemiş? Çünkü onunla Alevi toplumu yaşatılıyor. Şimdi ise günümüzde, çağımızda basın çok önemli değil mi? Basın olmadan bir toplumu yaşatmak, bir toplumu eğitmek, bir toplumun yeni koşullarda ayakta durmasını sağlamak mümkün mü?
Bir basın kuruluşu kendisini doğru dürüst yaşatamıyor, bir gazete yaşatamıyor, bir televizyon yaşatamıyor. Hâlbuki bu Alevi toplumu bir televizyon değil, on tane, yirmi tane televizyonu yaşatır. Bu konuda Alevilerin gerçekten biraz öz eleştiri vermesi lazım. Sünni toplum camilerini yaşatmak için her türlü desteği veriyor. Öyle değil mi? Şimdi Avrupa’da DİTİB var, değil mi? Onların camileri var, birçok şeyleri var. Kendi inançlarını sürdürmek için destek veriyorlar. Bu bakımdan basın önemli, Aleviler basına sahip çıkmalı, yaşatmalı. Herkes geçmişte nasıl çıralık veriyorsa, artık o çıralığın bir kısmı da basına gitmeli. Basın olmadan Alevi nasıl kendi kültürünü, kendi değerlerini yaşatacak, dünyaya tanıtacak, çocuklarını eğitecek?
Bütün Alevi toplumuna hitap eden medya nasıl olmalı? Çünkü Alevi medyası zayıf. Bu gerçeği kabul etmek lazım. Bir diğeri de toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak bir medya. Bunu yeterli buluyor musunuz ya da nasıl olmalı?
Şimdi Alevi medyası, tabii çok çeşitli gruplar var. Tek bir grupla sınırlı olmamalı. Daha geniş, diğer Alevileri de kapsayan, onların sesine de yer veren ama bir doğrultusu, bir bakışı olmalı. Otantik dedim ya, gerçek Aleviliği temsil eden bir bakış olmalı. Esas doğrultusuyla olmalı ama farklı Alevi süreklerinin, örgütlenmelerinin sesi de o basında yer almalı. Çünkü tartışma kültürü önemli. Tartışılmalıdır, tartışmadan doğru bulunamaz. Aleviler yeni yeni yazıyor, yeni yeni çiziyor. Şöyle değil, Alevi edebiyatı, literatürü çok kapsamlı değil. Tartışmaya yeni yeni giriliyor, yeni yeni araştırılıyor. Bu bakımdan yeni yeni araştırılırken birisi illa da şu benim dediğim doğru, illa da şöyle olsun demeden tartışarak ortak noktalara varmalı.
Tabii ki bir Alevi kanalının, bir Alevi gazetesinin otantik kültürü esas alan, bu devletin yönlendirmelerinden, etkilemelerinden kendini azade tutacak, uzak tutacak bir yaklaşım içinde olması gerekir. Böyle bir yaklaşım içinde olmalı. Ve böyle tabii olumsuz yaklaşımlar vardır, biz biliyoruz. Bu olur mu? Ayıp değil mi? Diyelim Alevi Kürtlerin bir örgütlenmeleri vardı, diğer birçok Alevi örgütlenmesi ondan uzak duruyordu. Niye? Devlet bize şöyle yaklaşıyor, devlet bize böyle tutum takınır diye, ortak Alevi etkinlikleri oluyor, herkes bir yere geliyor, imza atıyor, bildiri dağıtıyor. Neredeyse Alevi Kürtlerin, Dersim coğrafyasının, Güneybatı coğrafyasından çıkan, oradaki örgütlenmeleri daha da fazla olan bir derneğini, bir eğilimi eskiden uzak tutuyorlardı. Şimdi o aşılmış, bu iyi bir şey. Bunun aşıldığını görüyoruz, önemli olan da bu. Bunun aşıldığını görmek iyi ama eskiden yapılan yanlışlığın da görülmesi gerekiyor.
Çünkü niye uzak duruluyordu? O Kürt Alevinin düşünceleri eksikti, yetersizdi diye değil. Zaten çok farklı Aleviler var, diğerinin yaklaşımını, tutumunu beğenmiyordu ama bir araya geliyordu. Bu konuda da tabii daha demokratik olmak lazım, özellikle de Alevi Kürtlüğünün özelliklerini dikkate almak lazım. Evet, Türk Aleviliği de var, Türkmen Aleviliği var, Kürt Aleviliği var, hepsinin özgünlükleri var. Denilmiyor mu, "yol bir, sürek binbir". Sürek varsa farklı özellikleri olacak, farklı özelliklerini göreceksin. Ben mesela şunu doğru bulmadım daha önce de: Alevileri tek bir merkeze toplayalım, doğru değil. Farklı ocaklar var, demokratik konfederal örgütlenme olmalı. Her ocağın, her süreğin belli bir özelliği olmalı, özgünlüğü olmalı. Hepsini birleştirelim, bir merkezde yönetelim, bir tane piri olsun, bu yaklaşım doğru değil. Bu merkeziyetçi anlayış, o devletçi iktidar anlayışıdır. O tür yaklaşımları doğru görmedik.
Başından beri Aleviler de kategorize edildi devlet tarafından. Siz de konuşmanızda biraz dikkat çektiniz. Alevi Kürtlere yönelik başka bir sistematik politika da devreye konuldu. Asimilasyon orada çok daha başka türlü işletildi. Hem inanç hem etnik kimliğine, siyasal kimliğine yönelik saldırılar oldu. Bu hâlen devam ediyor. Sürekli ortadan kaldırmak isteyen, demografik yapıyı da değiştirmek isteyen bir anlayışı, bir politikayı gördük, izledik. Bugün de dönüp baktığımızda büyük Dersim coğrafyasını Dersim 1938 Soykırımı’ndan bugüne kadar Tunceli sınırlarına sıkıştırmak istiyor. Bağını koparmak istiyor. Orada da Alevileri bölmek ve parçalamak istiyor. Bununla ilgili görüşünüz nedir? Bu ortak hafıza nasıl inşa edilebilir? Bu konuda Alevi Kürtler dünyanın birçok yerine dağılmış. Avrupa’da büyük, ciddi örgütlülükleri var. Evet, Dersimliler de var, Pazarcıklılar var, Koçgirililer var. Geçmişteki haritalara baktığımızda işte Dersim, Koçgiri, Batı Dersim olarak tarif edilir. Gimgim-Varto, Doğu Dersim olarak, Büyük Dersim coğrafyasından söz ediyorum. Bu toplumsal hafıza yeniden nasıl inşa edilebilir? Yıkılanlar yeniden nasıl inşa edilebilir? Bu konudaki görüş, önerileriniz, tespitleriniz neler? Çünkü toplum yakından izliyor. Dersimliler izliyor, Koçgirililer izliyor, Aleviler, Alevi Kürtler izliyor. Söyleyecekleriniz önemli.
Şimdi bir kere şu önemli, bilmek lazım. Bütün Alevi Kürtlerin bilmesi lazım. Şark Islahat Planı, birinci derecede Dersim ve Fırat’ın batısını Türkleştirme üzerine kurulmuştur. Şark Islahat Planı’nın esası budur. Böylelikle Fırat’ın doğusundaki Kürtlüğe barikat olan, o Kürtlüğün yaşamasında önemli etken olan bu barikat yıkılarak soykırım Fırat’ın doğusuna geliştirilmek istenmiştir. Bir kere Alevi Türkler şunu bilmeli; Maraş’ta, Sivas’ta, Malatya’da bizim Alevilerimizin kültürü, dili niye ortadan kaldırıldı? Bunu kendi içlerinde hissetmeliler. Böyle bir soykırım var. Kendilerinin Türkçesi ortadan kaldırınca tepki duymaz mı? Bir kere bunu bilmeleri gerekiyor, bu çok önemli. Gerçekten şimdi sadece Dersim’de de öyledir, Kirmanckî neredeyse yok olmak üzere. Tabii Dersim coğrafyası zaten eskiden de, Osmanlı döneminde de geniştir. Koçgiri’yi alır, Divriği’ye kadar alır, Erzincan’ı... Çok geniş bir alan. Evet, Dersim böyle geniş bir coğrafyadır.
Fırat’ın batısı Dersim olarak ifade edilmez ama kültürel olarak, inanç olarak ilişkiler çok sıkıdır. Ben biliyorum, Dersim Soykırımı’nı Fırat’ın batısındaki Aleviler derinden hissetmiştir. Dedem her zaman bahsettiğinde bir hüzünle bahseder. Bu bakımdan Fırat’ın batısındaki Alevi Kürtler, Dersim’de yaşananları bir nevi kendilerine yönelik görmüşlerdi, kabul etmişlerdi. Bu kültür eskiden fazlaydı. Şimdi biraz daha Dersim’de olan olaya sanki kendi dışındaymış gibi bakma yaklaşımı var. Ya da Dersim, Maraş’taki olaylara kendi dışındaymış gibi bakıyor. Bu tabii doğru bir yaklaşım değil.
Bir de Dersim önemli. Şu bakımdan önemli: Aleviliğin hemen hemen şu anda en yoğun yaşandığı yer oluyor. Bu bakımdan da önemli. Evet, Maraş’ta öyleydi, Malatya’da öyleydi ama şimdi oralar gerçekten büyük bir göçe tabi tutulmuş, soykırıma tabi tutulmuşlardır. Orada Kürt nüfusu seyreltilmiştir.
Coğrafya Kürtlere ait, toprak olarak ama nüfus olarak Kürtler seyreltilmiştir. Tabii ki Kürtlerin, Dersim’in ve Güneybatı’nın, Sivas’ın demokrasi mücadelesinde de her konuda da ortaklaşmaları gerekiyor. Birbirlerine güç vermeleri gerekiyor. Zaten devlet parçalıyor. Devlet zaten Alevileri çeşitli şekillerde parçalamak istiyor. Bu yönüyle Alevilerin de ortak davranması gerekiyor. Alevi Kürtlerin de Dersim, Sivas, Maraş, Malatya çevresinde gerçekten ortak duygularını geliştirmeleri, sevinçte ve tasada bir olmaları çok önemlidir. Bu gelişebilir. Bu niye gelişebilir? Bunun tarihte temeli var zaten. Tarihte böyleymiş. Belki şu andaki iletişim kanalları yoktu, yollar yoktu, arabalar yoktu, telefon yoktu. Ama bu kadar iletişim tekniği olmamasına rağmen ortak duygular bugünden daha güçlüydü. Şimdi her türlü iletişim olduğuna göre bu duyguların daha da güçlendirilmesi ve geliştirilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Dünyanın konuştuğu bir başlığı da size sormadan geçmek istemiyorum. İran meselesi... Savaş yeniden başladı, devam ediyor. Durmadan, inişli çıkışlı devam ediyordu. Bir tarafta müzakere masası, bir tarafta sahadaki karşılıklı saldırılar. Yeni bir aşamaya geçmiş gibi görünüyor ve Kürtleri, Kürdistan’ı doğrudan etkileyen de bir mesele. Hatta Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni de etkileyecek bir öneme sahip. Ne oluyor, ne bitiyor? Bu konudaki görüşleriniz nedir? Sizin elinizde doğrudan sizi etkileyecek, Kürtleri etkileyecek veriler var mı bu savaşla ilgili? Kürtlerin buradaki pozisyonu ne olmalı?
Önder Apo zaten Ortadoğu’da her zaman üçüncü güçten bahsetti. Rojava’da biz bu politikayı izledik, bu yaklaşımı ortaya koyduk. İran için de bu yaklaşımımız böyledir. Zaten ABD’nin, İsrail’in hegemonik yaklaşımları var. Ama İran da bir diktatörlüktür. Halk üzerinde baskı ve zulüm yapan bir rejimdir. Bu ikisini de görmek, ikisine karşı da tutum almak gerekiyor. Şimdi şöyle olamaz, her gün idam var, idamlar oluyor. Serhildan oluyor, binlercesini katlediyor. Böyle bir İran antiemperyalist olamaz. Zaten günümüzde artık topluma dayanmayan, demokratik olmayan ülkeler antiemperyalist mücadele veremez. O sadece egemen güçler mücadelesidir. Biri uluslararası egemen güçtür, birisi bölgesel egemen güçtür. Birisi dünya üzerinde egemenlik kurmak isteyen bir güç, diğeri kendi toplumu üzerinde egemenlik kurmak isteyen bir güçtür.
Bu konuda bizim yaklaşımımız, iki güce karşı da tutum almaktır. İran toplumu gerçekten demokratik dinamikleri olan bir toplumdur. İran toplumu küçümsenmemeli. Onlarca yıldır sürekli ayaktadır. Bütün idamlara rağmen, katliamlara rağmen bu toplum ayaktadır. Her ayaklanma, her ayağa kalkış İran toplumunu değiştiriyor. İşte "Jin Jiyan Azadî" ayaklanması oldu, toplumu değiştirdi, öncekiler de değiştirdi. İran toplumu öyle Tom Barrack’ın dediği bir toplum değil. Ortadoğu toplumu öyle değil. Ortadoğu toplumu sadece monarşiye layık, monarşiyle yönetilebilir, orada başka bir rejim olmaz yaklaşımı oryantalist yaklaşımdır. O, Batı’nın Ortadoğu toplumlarını beğenmeyen yaklaşımıdır. Şu anda İran toplumu gerçekten demokratik devrimci bir toplumdur. Şu andaki rejimin desteği yüzde 20 bile değil. Bu bakımdan biz tabii ki bu savaşın halklara bir çıkarı olmadığını düşünüyoruz. Hiç kimseye çıkarı yok, yararı yok. Ama İran politikasını da antiemperyalist göremeyiz.
Bu kadar idam olacak, bu kadar kendi toplumunu katledecek. Buna nasıl pozitif yaklaşacağız? İran’ın bu yaklaşımı ABD savaşıyla başlamadı ki, önceden de vardı. Önceden de İran halkı ayaklandığında baskıyla, zorla yaklaştı. Jin, Jiyan, Azadî Hareketi de zorla bastırıldı. Bu yönüyle gerçekten bundan halklar zarar görüyor. Tabii ki İran toplumu, Kürt halkı da dikkatli davranıyor. Aslında rejimden memnun değil. Kesinlikle memnun değil, çok rahatsızlık içinde. Ama böyle bir Ortadoğu’da hegemonya kurmak isteyen, kendi etkisini artırmak isteyen bir güçten yana görünmemek için de şu anda tutumunu, İran rejimini kabul etmeyen tutumunu sadece düşünce ve duygu olarak gösteriyor. Ama şunu söyleyelim, İran bu biçimde götüremez. Değişecek! Bu saldırı altında sistem içi bir değişiklik olacak. Zaten ABD onu arıyor, sistem içi bir değişiklik arıyor. Rejim içinde bir değişiklik arıyor. Ya da halklar İran toplumunu harekete geçirerek İran’ı değiştirecektir. İran artık bu yaklaşımla devam edemez. Yine Kürtlere saldırılar yapıyor. Topluma saldırı yapıyor.
Kürtlere yönelik İran’ın saldırılarının artmasını bekliyor musunuz? Çünkü hem içeride saldırılar yapıyor hem de yine Güney Kürdistan’a, Rojhilatlı gruplara yönelik saldırılar yapıyor.
Evet, saldırılar var. PJAK’lılar Mahabad-Seqiz tarafında. 6 PJAK’lı katledildi. Yine İran, KDP’liler sınırı geçerken vuruldular, sürekli vuruluyorlar. Bu aslında İran’ın Kürt politikasındaki o klasik yanlış politikasının devam ettiğini gösteriyor. Onunla bir yere varılamaz. Onunla bir sonuç alınamaz. Onunla Kürtlerin de iradesi kırılamaz. Bu yönüyle ya İran politikasını değiştirecektir, değiştirecektir politikayı ya da artık İran toplumunun isteği de Ortadoğu’daki gelişmeler de İran’ı şu veya bu biçimde değiştirecektir.
Türkiye’nin İran politikasını, dolayısıyla Rojhilat politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önce hem Hakan Fidan hem de Yaşar Güler, PJAK’la ilgili, "İran’a anlık istihbarat veriyoruz, istihbarat paylaşımında bulunuyoruz" biçiminde zaman zaman açıklamalar yaptı. Savaş büyürse, gelişirse İran’ın içlerine girebilir Rojhilat’ı kastederek birtakım hazırlıklar yaptıkları da söyleniyor. Böyle bir ihtimal görüyor musunuz? Böyle olursa süreç nasıl etkilenir?
Şöyle değil, öyle bir şey yok, Türkiye, Rojava’ya müdahale ettiği gibi İran’a müdahale edemez. Bir hamasettir. Kürtler zaten oradaki halklarla birlikte İran’ı değiştirme mücadelesi içine girerler. Öyle bir şey olursa sadece Kürtler değil, İran halkıyla birlikte böyle bir durum, gelişme ortaya çıkabilir. Evet, Türkiye şimdiye kadar zaten NATO üyesiydi, ABD’nin İran politikasına karşı değildi. Destek veriyordu. Zayıflamasını istiyordu ama yıkılmasını kendisi için uygun görmüyordu. Öyle denilebilir. Ama zayıflamasını istiyordu. ABD’nin politikalarına da engel olmadı. Hatta Trump "bize yardımcı oldular" dedi. Bu kesindir. Başka türlü zaten davransaydı NATO toplantısı Ankara’da olmazdı. Fakat Ankara’da Türkiye tamamen değişti. Önceki İran politikası da değil. Artık tümüyle ABD’nin politikasına endekslenen bir Türkiye var. Bundan sonra güya İran’da bir değişim olacaksa ben ABD ile birlikte hareket edeyim, hatta İsrail’le birlikte hareket edeyim, İran’da bir şey olursa bizim aleyhimize bir şey gelişmesin, diyor. Şu anda Türkiye’nin İran politikası budur. ABD’nin politikasına endekslenmiştir. İran’daki herhangi bir değişimin kendi aleyhine dönmemesi yönünde bir yaklaşım içindedir.
Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi burada da, Rojhilat’ta da ve İran’da da vekil güçler kullanmak istediğine dair iddialar var. Eğer böyle bir durum olursa bu aynı zamanda yeni bir iç savaş anlamına gelmez mi?
Şimdi şöyle bir şey var tabii. Türkiye’nin Batı Azerbaycan denen bölgede Kürtler ve Türkler iç içe yaşıyor. Azeriler iç içe yaşıyor. Kürtlerin yoğunluğu ise tabii Batı Azerbaycan’ın güneyindeki Kürdistan bölgesinde var. Batı Azerbaycan’ın güneyinde Kürt yoğunluğu, işte Mahabad var. Böyle bir durumda Azerileri Kürtlerle karşı karşıya getirebilir. Öyle duyumlar alıyoruz. Ama Kürtler duyarlı. Kürtler Azerilerle karşı karşıya gelmek istemiyor. Birlikte yaşıyorlar. Kürtlerin zaten hiçbir halkla düşmanlığı yok. Ama Türk devleti yapabilir. Mümkündür. Kendi Kürt sorununu çözmediği müddetçe Türk devleti Başûr’un başına da beladır, Rojava’nın da, Rojhilat’ın da. Kendi Kürt sorununu çözerse o zaman Kürdistan’ın diğer parçalarına yaklaşımı da o negatif durumdan çıkabilir.
İran’la bir ittifak, Kürt meselesi üzerinden Kürtlere karşı bir ittifak yeniden güncellenebilir mi? Böyle bir risk görüyor musunuz?
Zor, bu olacak bir durum değil, siyasi koşullar ona el vermiyor. Böyle bir durumda açık söyleyeyim, ikisi de kaybeder. Bu Ağrı İsyanı dönemindeki gibi değildir. Kürtler örgütlenmiş, her tarafında örgütlü gücü, siyasi gücü var, etkisi var, ilişkileri var. Kürtleri artık yüz yıl önceki Kürtler olarak görüp ona göre davranmak, derler ya, yaş tahtaya basmak olur. Bunu söyleyebilirim.
Peki, son olarak kendimizle ilgili bir soru sorup öyle kapatmak istiyorum. Demokratik Toplum Süreci ile birlikte Kürt medyasını, Kürt meselesinin barışçıl çözümünden söz ediyoruz. Temel haklardan söz ediyoruz. Sivil toplum örgütlerinden de beklentiler var. Siz Kürt medyasını nasıl görüyorsunuz? Kürt medyasının performansını yeterli buluyor musunuz?
Şimdi şöyle, Kürt medyası evet, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni anlatmaya, işlemeye çalışıyor. Fakat daha yaratıcı olmalı, topluma seslenmeli, toplumun sesini duyabilmeli, toplumun içine girmeli. Yayınları biraz daha toplumda işlevli olmalı. Toplumu etkileyecek biçimde olmalı. Şu anda böyle uzaktan seslenme gibi oluyor. Toplumu bu işin içine katmıyor, katması gerekiyor. Yine Türkiye halklarına da seslenmesi gerekiyor. Türkiye’deki demokrasi güçlerine de seslenmesi gerekiyor. Son zamanlarda Kürt medyası, bizim özgün medya dediğimizde çok değil ama Kürt medyasında da böyle bir daralma, kendisini Kürtlerle sınırlı tutma, diğer halklara açılma, demokrasi güçlerine açılma, onları da bu işin içine katma konusunda belli yetersizlikler var. Eskiden demokrasi güçlerine, Türkiye toplumuna, diğer halklara seslenmesi daha fazlaydı. Bu konuda eksikler var, yetersizlikler var. Bu yönüyle önemli bir medya var ama ortaya çıkardığı ürün nedir dersek yetersizdir. Bu yönüyle tamam, bir emek veriyorlar, bunu görüyoruz. Ama emeklerinin karşılığını tam almaları için de yaratıcı olmaları gerekiyor.