Keleş: Kürt siyaseti güçlü bir diplomasi yürütmeli

Ortadoğu'daki savaşın ardından oluşan yeni denklemi değerlendiren Prof. Dr. Janroj Yılmaz Keleş, bölgedeki ‘kontrollü kaos’ ortamına dikkat çekerek, Kürt siyasetinde silahlı mücadelenin yerini güçlü bir diplomasiye bırakması gerektiğini söyledi.

JANROJ YILMAZ KELEŞ

Bölgesel ve küresel dengeleri sarsan İsrail-ABD ile İran arasındaki savaşı ve ardından gelen ateşkes sürecini ANF’ye değerlendiren Prof. Dr. Janroj Yılmaz Keleş, Trump yönetiminin öngörülemeyen hamlelerinden Hürmüz Boğazı’nın küresel etkilerine ve Kürtlerin bu tarihi kırılma anında izlemesi gereken strateji ile yol haritasına dair görüşlerini de paylaştı.

ABD-İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaşta bütüncül ve uzun vadeli bir stratejik planın net olmadığını söyleyen Keleş, şöyle konuştu:

“Operasyonlar büyük ölçüde İran’ın askeri ve nükleer kapasitesini zayıflatmaya odaklanan sınırlı darbeler şeklinde yürütülürken, bu askeri hedeflerin hangi siyasi sonuçlara bağlanacağı belirsiz kaldı. Bu durum, savaşın önceden tasarlanmış bir ‘sonuç stratejisi’nden ziyade, adım adım ilerleyen ve süreç içinde şekillenen bir baskı stratejisi olduğunu ortaya koydu.

Bu tablo aynı zamanda Donald Trump yönetiminde karar alma süreçlerinin dalgalı ve öngörülemez karakterini yansıttı. Trump’ın savaş süresince yaptığı günlük açıklamalar ve sanal medya üzerinden verdiği çelişkili mesajlar, hem gerçeklik ile söylem arasında bir kopuş yarattı hem de ABD dış politikasında belirgin bir işlevsel bozulma (dysfunctionality) algısını güçlendirdi. Savaşın kazanıldığına dair tekrar eden iddialar, NATO’dan destek arayışı ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının tetiklediği küresel ekonomik dalgalanmalar hem Amerikan kamuoyunda hem de bölge halklarında derin bir belirsizlik ve güven erozyonu yarattı. Bu süreçte Trump’ın, ABD içinde ve hatta Cumhuriyetçi çevrelerde dahi destek kaybıyla karşı karşıya kaldığı görüldü.

İran açısından bakıldığında, ocak ayındaki protestoların ardından beklenen geniş çaplı bir toplumsal ayaklanma gerçekleşmedi. Bunun en önemli nedeni, rejimin hızlı biçimde yerel kontrolü yeniden tesis etmesi oldu. Bununla birlikte, ABD’nin sivil hedefleri vurması ve yüksek sivil kayıplara yol açan saldırılar, İran toplumunda şok etkisi yarattı. Ancak bu durum rejim karşıtı mobilizasyonu güçlendirmekten ziyade, kısa vadede ‘dış tehdit karşısında konsolidasyon’ refleksini tetikledi.”

Hürmüz Boğazı krizinin ve ekonomik baskının Amerika’yı ateşkese zorladığını aktaran Keleş, şöyle devam etti:

“Trump yönetiminin net bir rejim değiştirme stratejisi ortaya koyamaması ve sürekli değişen söylemi, İran’daki farklı toplumsal kesimlerde savaşın amacına dair ciddi soru işaretleri doğurdu. Savaşın ateşkese evrilmesinde en kritik faktörlerden biri Hürmüz Boğazı oldu. İran’ın boğazı kapatmasıyla birlikte petrol ve gaz fiyatlarının hızla yükselmesi, hem ABD içinde hem de Batılı ülkelerde ciddi ekonomik baskı yarattı. ABD’nin NATO’dan destek aramasına rağmen beklediği karşılığı bulamaması ve ittifakın doğrudan çatışmaya dahil olmaktan kaçınması, Washington’un stratejik yalnızlığını görünür kıldı. Bu yalnızlık, yönetimi ateşkes arayışına yönelten temel unsurlardan biri oldu. Nitekim ABD kamuoyunda da bu savaşın ‘ulusal bir zorunluluktan ziyade İsrail merkezli bir çatışma’ olduğu yönündeki algı güçlendi.” 

Mevcut tablonun, kalıcı bir ateşkesten ziyade son derece kırılgan ve parçalı bir dengeye işaret ettiğine değinen Keleş, iki haftalık ateşkes zemini oluşmuş olsa da bunun sürdürülebilirliğinin, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ve sahadaki vekil aktörlerin kontrol altına alınmasına bağlı olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“İsrail’in Lübnan’ı bu ateşkes kapsamı dışında tutması, çatışmanın coğrafi olarak sınırlanamadığını göstermektedir. Bu nedenle savaşın doğrudan değil, vekil aktörler üzerinden sürme ihtimali oldukça yüksektir. Haşdi Şabi, Husiler ve Hizbullah gibi yapıların tam anlamıyla kontrol altına alınamaması, çatışmanın her an yeniden tırmanabileceği bir ‘frenlenmiş tırmanma’ durumunu ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda mevcut durumu ‘kontrollü kaos’ olarak tanımlamak mümkündür.

Çatışma artık yalnızca ABD–İsrail ile İran arasında sınırlı bir savaş olmaktan çıkmış, bölgesel bir karakter kazanmıştır. İran’ın Güney Kürdistan’a ve Körfez ülkelerine yönelik hamleleri bu genişlemeyi göstermektedir. Bununla birlikte, Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerin henüz doğrudan ve açık bir pozisyon almamış olması, savaşın küresel bir çatışmaya dönüşmesini şimdilik sınırlamaktadır. Ancak enerji hatları ve Hürmüz üzerinden oluşan baskı, krizin küresel etkilerini derinleştirmektedir.”

Kürtlerin Rojhilat’daki siyasi pozisyonlarını ve savaş boyunca tutumlarını da değerlendiren Keleş, şunları ifade etti:

“Savaşın başında Amerika, Kürt aktörlerin sürece dahil olmasını istedi. Hatta Trump, bizzat telefon diplomasisi yürüterek bu yönde hem Güney’deki hem de Rojhilatli parti ve Kürt liderlerine baskı yaptı. Ancak Rojhilatli partilerin ‘uçuşa yasak bölge’ (no-fly zone) garantisi ve savaş sonrası özerklik statüsü gibi somut şartları Amerika tarafından karşılık bulmadı. İran ise bu süreçte Kürtlere karşı hem psikolojik hem de askeri bir baskı uyguladı: Erbil’i, siyasi parti merkezlerini ve hatta Neçirvan Barzani’nin evini hedef alarak, Rojhilatli partilerin İran rejimine karşı savaşa girmemeleri için caydırıcı bir mekanizma uyguladı. Kürtler, bu büyük baskı ve ikilem karşısında akıllıca bir diplomatik yöntem izleyerek savaşa doğrudan dahil olmadı. Trump yönetiminin baskısına rağmen bu mesafeyi korumaları önemli bir diplomatik başarıdır. Batılı devletlerin bile Trump'a karşı politika üretemedikleri bir durumda Kürtler dengeyi iyi korudu.

İran rejimi, dış saldırılar ve özellikle sivil alanların bombalanması sonrası oluşan ‘savunma refleksi’ ile toplumu geçici olarak kendi etrafında konsolide etmeyi başardı. Ancak bu durum yanıltıcı olmamalıdır. İran ekonomik olarak çok zor durumda ve bu başarı propagandası geçicidir. Kürtler açısından ise bu süreç, taleplerinin uluslararası arenada görünür hale gelmesi için bir fırsat yarattı. Özellikle Rojhilatlı Kürt örgütlerin Amerika ve Avrupa’da temsilcilikler açarak diplomasi trafiğini artırması stratejik bir kazanımdır. Ancak rejim, ateşkesten sonra gücünü konsolide edip Kürtlere yönelik sert bir ‘cezalandırma’ operasyonuna da girişebilir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, tarihsel olarak büyük güçlerin Kürtlerle kurduğu ilişki genelde ‘ilkesel bir statü ortaklığı’ değil, ‘konjonktürel bir güvenlik ortaklığı’ olmuştur. Bu durum, Kürtlerin kalıcı statü garantisi almasını zorlaştırıyor. Kürtler bu döngüyü kırmak için diplomaside oyun kurma becerilerine halen kavuşamadılar.”

Savaş sonrası süreçte Kürtlerin bölgesel konumunu ve özellikle Rojava’daki özerk yapının içinden geçtiği türbülansı değerlendiren Janroj Yılmaz Keleş, mevcut tablonun gerçekçi bir okumasının yapılmasının elzem olduğunu vurguladı. Rojava’daki sistemin ciddi bir basınç altında olduğunu ve yarı devlet yapısından merkezi hükümetin idari ağırlığının hissedildiği bir evreye geçildiğini belirten Keleş, bu durumun diplomatik ve stratejik bir özeleştiri gerektirdiğini savundu.

Kerkûk’ten Şengal’e uzanan hat üzerindeki siyasi kayıpların tesadüfi olmadığını, ideolojik ve stratejik hataların bir sonucu olarak görülmesi gerektiğini ifade eden Keleş, şöyle konuştu:

“Kürt toplumu artık dört parçada da statüsüz yaşamayı kabul etmiyor. Eşit yurttaşlık ve kendi kendini yönetme isteği her zamankinden daha güçlü. Ancak bunun yolu artık silahlı mücadeleden geçmiyor; Kuzey’de de Rojava’da da silahlı mücadele dönemi miadını doldurmuştur. Gelecekte bizi bekleyen senaryo ne tam merkezde ne de tamamen dışarıda olan bir Kürt pozisyonudur. Merkezi devletlerin zayıfladığı dönemlerde statü talepleri daha fazla karşılık bulabilir. Ancak bu fırsatların riske dönüşmemesi için Kürtlerin kendi aralarında asgari müştereklerde birleşmesi ve koordinasyon sağlaması şarttır.

Bölgesel bir ‘Kürtofobi’ ve güvenlikçi anlayışın hakim olduğu bu sert düzende, statü kazanımı ancak güçlü bir diplomasi ve uluslararası destekle mümkün olacaktır.”